HALKWEBYazarlarUsanmanın Sosyolojisi: Ahlakın Çöküşünden Hamasetin İktidarına

Usanmanın Sosyolojisi: Ahlakın Çöküşünden Hamasetin İktidarına

Usandım. Ama umutsuz değilim. Çünkü her çürümüş düzen, önce seslerden korkar. Ve usananların sesi artık çoğalıyor.

0:00 0:00

Usandım.
Ama bu usanç, bireysel bir tükenmişlik değil. Bu, kolektif bir çürümenin içimde bıraktığı tortu. Çünkü bazı toplumlar yoksullaşırken yalnızca ceplerini kaybetmez; kelimelerini, kavramlarını, utanma duygusunu da kaybeder. Biz, tam olarak bu evredeyiz.
Bu ülkede ahlak, artık bir değerler bütünü değil; bir sopa, bir tehdit, bir hizalama aracı. Kimlik kartı gibi taşınıyor: “Bizden misin, değil misin?”

Bira içene düşmanlık, hırsıza hayranlık tam da bu yüzden mümkün oluyor. Çünkü mesele suç değil; suçlunun hangi tarafta durduğu. Ahlak, artık davranışla değil, aidiyetle ölçülüyor.
Dürüstlük neden yük oldu biliyor musunuz?

Çünkü dürüstlük yalnızlıktır.
Yalan ise kalabalık.
Kalabalıklar yalanla yürür.
Kalabalıklar slogan ister, düşünce değil.
Kalabalıklar parıltıya bakar; gölgeleri görmek istemez. Çünkü gölgeler, suç ortaklığını hatırlatır.

Kadının saçını, eteğini, rujunu dert ediyorsunuz; ama canı elinizden kayıp giderken gözlerinizi başka yöne çeviriyorsunuz. Çünkü kadını “birey” olarak değil, kontrol edilmesi gereken bir alan olarak görüyorsunuz. Onun yaşamı değil, sizin tahakkümünüz kutsal.
Kadın sokakta yürürken kalbinden bir parça çalınıyor.

Ama siz hâlâ onun makyajını tartışıyorsunuz.
Bu, ahlak değil; bu, iktidar fantezisi.

Evinde tencere boş olan ama pavyonda cömertlik oynayanlardan usandım.
Çünkü yoksulluk bu ülkede artık yalnızca ekonomik değil; ahlaki bir savrulma. İnsanlar hayatlarını değil, vitrinlerini doyuruyor. Gerçek yaşamdan kaçıp sahte parıltılara sığınıyorlar. Yoksullukla yüzleşmek zor; o yüzden eğlenceyle örtülüyor.

Cebinde icra kâğıdıyla “Almanya bizi kıskanıyor” demek, bir cehalet değil yalnızca; psikolojik savunma mekanizması. Gerçeği kabul edemeyen zihin, hayali zaferler üretir. Bu yüzden televizyonlarda sürekli “büyüyoruz” deniyor; çünkü küçüldüğümüzü söylemek cesaret ister.

Evde borç, ekranda hamaset.
Bu ülkenin en pahalı ürünü artık umut.

Şeyhine diz çökerken Mustafa Kemal’e küfür etmeyi ibadet sananlar…
Burada durup düşünmek gerek. Çünkü bu bir inanç meselesi değil; bu, tarihsel intikam kompleksi. Bilgiyle hesaplaşamayanlar, sembollerle kavga eder. Okumadıkları bir hayatın kurucusuna saldırarak kendi cehaletlerini kutsarlar.

İnanç kalpte çiçek açar demiştim; siz o bahçeyi tel örgülerle çevirdiniz. İçeriye sevgi değil, korku diktiniz. O yüzden ibadet, merhamet üretmiyor artık; itaat üretiyor.
Vakıflarda çocuklar istismar edilirken susanların, parkta gülen gençlere saldırması tesadüf değil.

Çünkü gerçek suçla yüzleşmek cesaret ister; gülene saldırmak kolaydır. Gençlerin kahkahası sizi rahatsız ediyor; çünkü sizin hayatınızdan çalınan neşe, başkasının yüzünde parlıyor.

Kirasını ödeyemeyip saraya alkış tutmak…
Bu, yalnızca çelişki değil; itaatin estetiği. İnsanlar, kendi yoksulluklarını kutsallaştırarak dayanılır kılıyor. Alkış, acının üzerini örten ritmik bir gürültü.
Zalime boyun eğip garibana kabadayılık taslayanlar…
Bu toplumda korku, erdem gibi öğretiliyor. Güçlüye karşı susmak “akıl”, zayıfa vurmak “cesaret” sayılıyor. Oysa bu, yalnızca korkunun maskesi.

Komşusu açken tok yatmak, bireysel bir bencillik değil artık; sistemsel bir normal. Duvarlar yükseldikçe vicdanlar küçülüyor. Herkes kendi kabuğuna çekiliyor; çünkü dayanışma, iktidar için tehlikelidir.

Kendinden güçlüye selam, zayıfa tokat…
Bu bir karakter bozukluğu değil; bu, öğretilmiş bir davranış. Çünkü bu düzende güçlüye karşı durmak risk, zayıfa vurmak bedava.

Arkadan konuşup yüzüne gelince kıvırmak…
Bu toplumun resmi dili oldu. Sözler arkadan hançer, önden tebessüm. Çünkü dürüstlük bedel ister; riyakârlık ise konfor.

Müdürüne el pençe durup çaycıya bağıranlar…
İktidarın en küçük kopyaları bunlar. Ezilen, ezme fırsatı bulunca tereddüt etmiyor. Çünkü kendisine yapılanı değil, yapamadığını hatırlıyor.

Takvim yaprağını okuyamayıp Atatürk’ü eleştirmek…
Cehalet, bilgiye karşı hep saldırgandır. Okumak zahmetlidir; bağırmak kolay. O yüzden cehalet, yüksek sesle konuşur.

Çocuğuna ayakkabı almayıp sevgilisine araba almak…
Bu, sevgi değil; bu, gösteri. Çocuk gelecektir; gösteri bugündür. Bu toplumda bugün, yarını her zaman yendi.

Doğalgaz faturasını ödeyemeyip “rezerv bulduk” demek…
Evin soğukken ekranın sıcak olması, yalanın konforudur. Gerçek üşütür; yalan ısıtır.

“Ben hep 50 liralık alıyorum” diyenler…
Bu cümle, ekonomik cehaletin değil; inkârın sloganı. Hayat pahalı, ama fark etmek acı verdiği için inkâr ediliyor.

Faizi, enflasyonu konuşunca bayrak ve ezanla susturmak…
Bu, tartışma değil; duygusal şantaj. Gerçekler, kutsal sembollerle bastırılıyor. Ama gerçek, bastırıldıkça daha sert geri döner.

Torpille işe girip haram-helal dersi verenler…
İşsiz gençlerin feryadı duyulmadan ahlak konuşmak, ahlaksızlıktır.

Ve bir de şunlardan usandım:
Cheddar’ı, Mozarella’yı, Pecorino Romano’yu, Ricotta’yı yemeyip;
hepsini “lor peyniri zaten” sananlardan.

Bilmediğini merak etmeyen,
bilmediğini öğrenmek yerine küçümseyenlerden usandım.

Dünyanın tadına bakmadan,
dünyayı “zaten aynı şey” diyerek geçiştirenlerden.
Ağzına hiç değmemiş bir lezzet hakkında hüküm verenler var bu ülkede.
Tatmadan karar veriyorlar,
görmeden biliyorlar,
okumadan eleştiriyorlar.
‘Cheddar’la ‘lor’u aynı sanan zihniyet,
hukukla adaleti de,
dinle ahlakı da,
eleştiriyle ihaneti de aynı sanıyor zaten.

Mozarella’nın sütle, zamanla, emekle kurduğu ilişkiyi bilmeyen;
Pecorino’nun sabrını, Ricotta’nın inceliğini hiç tatmamış olan,
hayatın da tek tip, tek tat, tek doğru olduğuna inanıyor.

Çeşitlilik korkutuyor onları.
Fark, tehdit gibi geliyor.
Çünkü farklı olanı tanımak,
insanı kendisiyle yüzleştirir.
Ve bu ülkede en korkulan şey,
aynaya bakmaktır.

Her şeyi “lor peyniri işte” diye geçiştiren akıl,
her şeyi “vatan”, “din”, “beka” diyerek de geçiştirir.
Detaydan kaçar.
Nüanstan nefret eder.
Çünkü nüans düşünmeyi gerektirir,
düşünmek ise cesaret.
Aynı damak körlüğü,
aynı zihin körlüğüdür bu.
Tat almayan dil,
hakikat ayırt edemez.
Ayrım yapamayan akıl,
adalet üretemez.
Ve evet…
“Türkiye cennet” diyen ama dünyayı görmeyenler…
Görmeden inanmak, sorgulamadan sevmek, düşünmeden savunmak… Bu üçlü, bu ülkenin zihinsel prangası.

Velhasıl dostlar…
Sırtlanlarla aslan avına çıkanlardan,
kartallar için uçuş belgeseli düzenleyen acemi ördeklerden,
din deyip kula kulluk edenlerden usandım.
Ama en acısı ne biliyor musunuz?
Bu çelişkilerin artık kimseyi şaşırtmaması.
Ve en çok kendime kızıyorum.
Hâlâ sabrettiğim için.
Hâlâ “belki değişirler” dediğim için.
Ama artık yeter.
Çünkü susmak, tarafsızlık değil; suç ortaklığıdır.
Çünkü gülüp geçmek, masumiyet değil; kaçıştır.

Usandım.
Ama umutsuz değilim.
Çünkü her çürümüş düzen, önce seslerden korkar.
Ve usananların sesi artık çoğalıyor.
Bir gün, doğru olan kazanacak.
O gün geldiğinde,
bugün karanlıkta saklanan herkes
ışıkla yüzleşmek zorunda kalacak.
Ve evet…
Gölgeler,
güneşin altında
erir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI