Bakın, Türkiye’de seçmeni anlamak için siyaset bilimi okumaya gerek yok. Gerçekten yok. Bir gün pazara gidin, domatesin fiyatına bakın. Etiketi görünce içinizden hafif bir “Yuh artık” çıkıyorsa ekonomi iyi gitmiyordur.
Bu sadece bir his değil, veriler de bunu söylüyor. Ocak 2026’da yapılan bir araştırmada millete Türkiye’nin en önemli sorunu nedir diye sorulmuş. Yüzde 42 ekonomi demiş. Yoksulluk, geçim sıkıntısı, hayat pahalılığı ilk sırada. İkinci sırada yüzde 25,8 ile adalet ve hukuk var.
Memleketin iki ana derdi var. Para ve adalet.
Güvenlik, terör, beka gibi başlıklar tek hanelerde kalmış. Yıllarca siyasetin merkezinde duran konular bugün seçmenin zihninde ikinci plana düşmüş görünüyor. Çünkü insan önce ev bütçesini toparlamaya çalışıyor.
Bu yeni bir tablo değil. 2001 krizini hatırlayın. Bankalar battı, insanlar işsiz kaldı, küçük esnaf kepenk indirdi. 2002’de sandık ne yaptı? O dönemin koalisyon hükümetini oluşturan DSP, ANAP ve MHP’yi Meclis dışı bıraktı. Seçmen ekonomik yönetimi başarısız bulduğunu açıkça gösterdi.
Kimse küresel finans sistemini analiz etmedi. İnsanlar kendi hayatına baktı. Maaşım eridi mi? İşim güvende mi? Borcumu ödeyebiliyor muyum? Bu sorulara hayır cevabı veren milyonlar sandıkta yön değiştirdi.
Sonra 2002 ile 2007 arası ekonomi toparlandı. Büyüme geldi, kredi genişledi, gelirler arttı. Seçmen bu kez istikrarı ödüllendirdi. 2007 ve 2011 seçimlerinde güçlü destek çıktı. Çünkü seçmen romantik değildir. Ekonomi iyiyse, büyük teorilere ihtiyaç duymaz.
Ama iş sadece para mı?
Adalet meselesi hafife alınacak bir şey değil. 28 Şubat sürecinde bir kesim kendini sistem tarafından dışlanmış hissetti. Parti kapatma davaları ve özellikle 2008’de iktidar partisine açılan kapatma davası, milyonlar için “benim oyumla gelen irade yargı yoluyla tasfiye mi ediliyor” sorusunu gündeme getirdi. 2010 referandumunda insanlar Anayasa maddelerinin teknik ayrıntılarını oylamadı. Yargının yapısı değişirse daha adil mi olur, yoksa güç başka bir merkezde mi toplanır mı diye düşündü. 2017 sistem değişikliğinde de tartışma sadece hükümet modeli değildi. İnsanlar istikrar mı artar, denge mekanizmaları zayıflar mı sorusuna cevap verdi.
Yani seçmen hukuk kitabı okumadı. Kendi adalet hissini tarttı.
Bugün ankette adaletin ikinci sırada çıkması boşuna mı? İnsan geçim sıkıntısını bir süre tolere eder. Ama haksızlığa uğradığını düşünürse içten içe kırılmaz mı?
Asıl çarpıcı veri şu. Bu sorunu hangi parti çözebilir sorusuna yüzde 55,5 hiçbiri cevabı verilmiş.
Yani toplumun yarısından fazlası sorun olduğunu düşünüyor ama mevcut partilerin çözebileceğine inanmıyor. Bu sadece iktidara yönelik bir memnuniyetsizlik değil. Aynı zamanda alternatiflerin de güçlü bir güven duygusu oluşturamadığını gösteriyor. Seçmen bir yandan mevcut tabloyu eleştiriyor, diğer yandan elindeki seçeneklere de temkinli yaklaşıyor. Herkes kendi mahallesinde daha rahat ama genel tabloda ciddi bir güven açığı var.
Seçmenin kafasındaki denklem aslında çok basit.
Hayat zorlaştı mı?
Hakkım korunuyor mu?
Bunu gerçekten düzeltecek biri var mı?
İlk iki soruya evet diyen çok. Üçüncü soruda ise bir tereddüt var.
Türkiye’nin siyasi tarihi aslında çok net bir şey söylüyor. Ekonomi ciddi biçimde bozulduğunda seçmen mevcut iktidarı cezalandırıyor ve yön değiştiriyor. Adalet duygusu zedelendiğinde toplumda gerilim artıyor, kutuplaşma sertleşiyor. Ama asıl kırılma güven kaybolduğunda yaşanıyor. İnsanlar sadece bir partiye değil, bütün siyasal aktörlere mesafe koymaya başlıyor. Sandığa gitse bile isteksiz gidiyor, heyecan duymuyor, seçeneklere inanmıyor. Güven kaybı büyüdüğünde sistemle arasına görünmez bir mesafe koyuyor.
İşte tam bu noktada siyaset kaçınılmaz sonuçla yüzleşir.
İşte tam bu noktada son sözü sandık söyler.
Ve sandık konuştuğunda, genelde çok net konuşur.
