“Bugün Türkiye’nin sorunlarını hangi siyasi parti çözebilir?”
Bu soruya verilen cevapların yaklaşık %40’ı tek kelimede birleşmektedir: Hiçbiri.
Bu cevap, klasik anlamda bir kararsızlık değildir.
Bu cevap, “biraz daha bekleyelim” diyen bir tereddüt hiç değildir.
Bu cevap, seçmenin siyasal alanın tamamı hakkında verdiği toplu bir ehliyetsizlik ve yetersizlik hükmüdür.
Bu yüzde kırk, sandıktan çıkmış bir sonuç değil; sandık daha kurulmadan verilmiş bir siyasal iflas kararının toplumsal ifadesidir.
Türkiye bugün siyaset biliminin alışıldık kriz başlıklarıyla açıklanabilecek bir eşiğin üzerinde değildir. Ortada askerî bir darbe yoktur. Bir iç savaş yoktur. Anayasanın askıya alındığı bir olağanüstü hâl rejimi yoktur. Doğal afetlerin yarattığı zincirleme bir yönetilemezlik durumu da söz konusu değildir. Buna rağmen ülke, derin ve kalıcı bir siyasal tıkanma içindedir.
Bu çelişki tek bir gerçeğe işaret eder:
Sorun olağanüstü koşullar değil, olağan siyasetin çürümesidir.
Bu çürümenin birinci ve asli sorumlusu, yaklaşık çeyrek yüzyıldır ülkeyi yöneten Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarıdır. Ekonomi yönetilememektedir. Enflasyon, gelir dağılımı adaletsizliği ve yoksullaşma artık geçici dalgalanmalar değil, kalıcı bir rejim hâline gelmiştir. Hukuk sistemi siyasal talimatlara tâbi kılınmış, yargı bağımsızlığı fiilen ortadan kaldırılmıştır. Devlet, kamusal bir yapı olmaktan çıkarılmış; parti sadakatiyle işleyen bir aygıta dönüştürülmüştür. Yolsuzluk münferit vakalar olmaktan çıkmış, sistematik bir yönetim pratiğine dönüşmüştür. Hesap verme mekanizması ise fiilen tasfiye edilmiştir.
Ancak tabloyu siyasal açıdan felç eden asıl mesele bu değildir.
Asıl mesele, bu iktidarın karşısında yer alan ana muhalefetin, iktidar alternatifi olarak algılanmamasıdır.
AKP’nin “Türkiye’nin sorunlarını kim çözebilir?” sorusunda hâlâ yaklaşık %20 civarında işaretleniyor olması bir başarı göstergesi değildir. Bu oran, iktidara duyulan güvenin değil; alternatifsizlik hissinin derinliğinin ölçüsüdür. “Bunlar kötü ama en azından bunlar var” düşüncesinin sayısal karşılığıdır.
İşte bu noktada %40 “hiçbiri” yanıtı gerçek anlamını bulur.
Bu kitle, klasik anlamda bir “kararsız seçmen” değildir.
Bu kitle “henüz ikna olmadım” dememektedir.
Bu kitle açıkça şunu söylemektedir:
“Bu siyasal alanın tamamı, benim hayatımı değiştirecek kapasiteyi kaybetmiştir.”
Bu bir küskünlük değildir.
Bu bir soğuma değildir.
Bu bilinçli bir vazgeçiştir.
Toplumun neredeyse yarısı, siyasal temsil mekanizmasını zihinsel olarak terk etmiştir. Güven yoktur. Umut yoktur. Yönelim yoktur. İktidar vardır ama derin bir meşruiyet krizi içindedir. Muhalefet vardır ama iktidar iddiası yoktur.
Bu ikili boşluk hâli, demokrasinin en tehlikeli evresini tarif eder. Çünkü demokrasiler yalnızca sandıkla ayakta kalmaz; inandırıcı alternatiflerle yaşar. Alternatif ortadan kalktığında, iktidar değişimi de anlamını yitirir.
Bu nedenle bugün Türkiye’nin temel sorunu yalnızca kötü bir iktidar değildir.
Asıl sorun, iktidar alternatifi üretemeyen bir siyasal alanın varlığıdır.
Bu bölüm bir temenni değildir.
Bir çağrı değildir.
Bu bölüm, tutulmuş bir kayıt ve verilmiş bir hükümdür.
38. Kurultay Öncesi: İktidar Eşiğine Kadar Gelen Muhalefet
Birinci bölümde tarif edilen siyasal iflas tablosu, muhalefetin hiçbir zaman iktidara yaklaşamadığı anlamına gelmez. Aksine, Türkiye siyasal tarihinde nadiren görülen bir eşik, 38. Kurultay öncesi dönemde fiilen aşılmıştır. Bu, muhalefetin ilk kez yalnızca “itiraz eden” değil; iktidarın yerine geçebilecek bir siyasal özne olarak algılandığı andır.
Bu tespit bir nostalji değildir.
Bu bir “keşke” anlatısı hiç değildir.
Bu, ölçülebilir, gözlemlenebilir ve seçmen davranışıyla doğrulanmış soğuk bir siyasal gerçektir.
Devletin bütün imkânlarının iktidar lehine seferber edildiği, medyanın büyük ölçüde denetim altına alındığı, hukukun siyasal baskı aracına dönüştürüldüğü bir rejimde muhalefetin ulaştığı %48,5, basit bir seçim sonucu değildir. Bu oran, muhalefetin zihinsel iktidar barajını aştığını gösterir.
Siyasette asıl eşik sandık değildir.
Asıl eşik, seçmenin şu cümleyi kurabildiği andır:
“Bunlar gerçekten iktidara gelebilir.”
38. Kurultay öncesi dönemde toplumun geniş bir kesimi bu cümleyi kurabilmiştir. Bu, iktidar değişiminin önkoşuludur. Zihinde mümkün görülmeyen hiçbir değişim sandıkta gerçekleşmez. Bu nedenle %48,5 bir zafer değildir; ama kesinlikle bir yenilgi de değildir. Bu oran, iktidar ihtimalinin toplumsal meşruiyet kazandığını gösterir.
Bu eşik, kişisel karizma ya da tekil popülerlik sayesinde aşılmamıştır. Bu eşik, kapsayıcı bir siyasal mimari sayesinde mümkün olmuştur. Kimlikleri birbirine çarpıştırmak yerine yan yana getiren; kişisel hırsları değil, kolektif hedefi önceleyen bir denge kurulmuştur. Bu denge kusursuz olduğu için değil; dışlamadığı için çalışmıştır.
Bu dönemde muhalefet, “kim kime karşı” sorusunu merkezden çekip almış; “ülke nasıl yönetilecek” sorusunu öne koyabilmiştir. Bu tercih, seçmende yalnızca öfke değil; güven üretmiştir. Güven, siyasette en zor üretilen ama iktidar için en vazgeçilmez duygudur.
Bu mimarinin merkezinde Kemal Kılıçdaroğlu liderliğinde kurulan genişleme stratejisi vardır. Bu tespit, bir liderlik övgüsü değildir. Bu, tarihsel bir veri kaydıdır. Sonradan yaşanan tartışmalar, kişisel hesaplaşmalar ya da “değişim” anlatıları bu gerçeği ortadan kaldıramaz. Tam tersine, bu gerçeği yok sayarak yapılan her siyasal okuma, muhalefetin neden gerilediğini anlamayı imkânsız kılar.
38. Kurultay öncesi tablo kusursuz değildir.
Ama bu tablo mümkünlük hissini yaratmıştır.
İktidarın yenilmez olmadığını, değişimin hayal değil seçenek olduğunu göstermiştir.
Ve siyasette en ağır hata, hiç yaklaşılamamış bir hedefin kaybı değildir.
En ağır hata, ulaşılabilir olduğu gösterilmiş bir iktidar ihtimalinin geri çekilmesidir.
Toplum bunu affetmez.
Bir kez “olabilir” dediği bir şeye sonra “olmaz” denmesini, basit bir hata olarak değil; siyasal bir irade eksikliği olarak okur. 38. Kurultay öncesi dönemin asıl değeri burada yatar. Bu eşik korunmalıydı. Çünkü bu eşik kaybedildiğinde, geriye yalnızca oy değil; siyasal güven de kaybedilir.
Bu eşik korunmamıştır.
Korunmamakla kalmamış; kurultay sonrasında atılan adımlarla bilinçli biçimde dağıtılmıştır. Kapsayıcı mimari daraltılmış, kolektif hedef geri çekilmiş, iktidar iddiası kişisel ve geçici hesaplara feda edilmiştir. Muhalefet, iktidar eşiğinden alınıp yeniden “haklı ama etkisiz” bir konfora itilmiştir.
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru hâlâ yakıcıdır:
Bu eşik neden korunmadı?
Bu soruya verilecek cevap, yalnızca geçmişi değil; bugünkü dağılmanın mantığını da açıklar. Çünkü bu gerileme bir tesadüf değildir. Bu gerileme, bilinçli tercihler zincirinin sonucudur. Ve bu zincirin bir sonraki halkası, kurultay sonrasında belediyelerden başlayarak ahlaki alana yayılan derin bir inandırıcılık kaybıdır.
Bu kaybın nasıl üretildiği, kimin savunulduğu, kimin dışlandığı ve iktidar iddiasının nasıl çöktüğü 3. BÖLÜM’ün konusudur.
38. Kurultay Sonrası: Belediyeler, Aklama Refleksi ve İktidar İddiasının Çöküşü
38. Kurultay sonrasında yaşananlar bir “yenilenme”, bir “enerji değişimi” ya da bir “tazelenme” değildir. Bu dönem, muhalefetin iktidara en fazla yaklaştığı eşiğin bilinçli biçimde terk edildiği bir siyasal kırılmadır. “Değişim” etiketiyle sunulan yeni hat, iktidar ihtimalini büyütmemiş; tersine, onu parçalamış, daraltmış ve seçmenin zihninde geri çekmiştir.
Bu bir yanlışlar toplamı değildir.
Bu, ardışık ve sonuçları öngörülebilir tercihler zinciridir.
Bu zincirin ilk ve en yıkıcı halkası, CHP’nin iktidara yürüyebileceği en güçlü alan olan ahlaki üstünlüğün aşınmasıdır. CHP, uzun yıllar yerel yönetimleri “temiz yönetim” iddiasının vitrini olarak sundu. Bu vitrin yalnızca belediyecilik başarısını değil; iktidar iddiasının ahlaki dayanağını temsil ediyordu. 38. Kurultay sonrasında ise bu vitrin çatladı.
Belediye iştirakleri, kapalı ihale süreçleri, danışmanlık sözleşmeleri, şirket yönetimleri ve parti içi kadrolaşma pratikleri; CHP’yi AKP belediyeciliğinden ayıran niteliksel çizgiyi bulanıklaştırdı.
Seçmenin zihninde kurulan cümle nettir ve yıkıcıdır:
“Bunlar yapmıyor” değil,
“Bunlar da yapıyor.”
Bu cümle kurulduğu anda siyaset kaybedilir. Çünkü muhalefet iktidara “daha iyi” olduğu için değil; daha farklı olduğu için yürür. Fark ortadan kalktığında, üstünlük de ortadan kalkar. Bu aşamadan sonra dosyaların hukuki içeriği, savunmaların teknik ayrıntıları ya da “henüz bir şey kanıtlanmadı” söylemleri belirleyici olmaz. Algının kendisi belirleyici hâle gelir.
Bu erozyonun merkezinde, başta İstanbul Büyükşehir Belediyesi olmak üzere büyükşehirler yer almıştır. İBB, CHP açısından sıradan bir yerel yönetim değildir; iktidar iddiasının vitrini, geleceğin devlet yönetiminin provası olarak sunulmuştur. Bu nedenle İBB etrafında oluşan her şüphe, her kapalılık ve her savunma refleksi yalnızca bir belediyeye değil; partinin tamamına yazılmıştır.
İBB iştirakleri üzerinden yürütülen kapalı süreçler, yüksek maaşlı pozisyonlar, siyasi sadakate dayalı atamalar ve şeffaflıktan uzak yönetim pratikleri; “biz farklıyız” iddiasını sistemli biçimde aşındırmıştır. Burada mesele hukuki sonuçlardan önce siyasal algıdır. Ve siyaset, algı üzerinden yürür.
Ancak asıl yıkıcı olan yalnızca bu pratikler değildir.
Asıl yıkıcı olan, Genel Merkez’in bu tablo karşısında aldığı pozisyondur.
Parti yönetimi, enerjisini şeffaflığı zorlamak, bağımsız denetimi dayatmak ve gerekirse kendi kadrolarını feda etmek yerine; partiyle organik bağı olmayan yolsuzluk sanıklarını aklama refleksi etrafında harcamıştır. Savunulan şey parti ilkeleri değil; kriz üreten figürler olmuştur. Bu tercih bir zorunluluk değil; bilinçli bir yönelimdir.
Bu yönelimin doğal sonucu, partinin emekçilerinin ve örgüt kadrolarının dışlanması olmuştur. Yönetimi eleştiren, denetim talep eden, şeffaflık isteyen parti emekçileri; “disiplin”, “uyum” ve “zamanlama” gerekçeleriyle ya kenara itilmiş ya da ihraç edilmiştir. Parti, kendisini var eden tabanla hesaplaşmayı göze alırken; siyasal maliyeti yüksek savunular için bütün kapasitesini seferber etmiştir.
Seçmen bu tabloyu görmüş ve şu hükme varmıştır:
“Bu yapı, iktidar olmak için değil; mevcut düzeni sürdürmek için vardır.”
Bu aşamada iktidar tahayyülü, kolektif bir programdan koparılmış; kişisel hikâyelere ve mağduriyet anlatılarına teslim edilmiştir. “Değişim” söylemi, içerik üretmek yerine duyguyu uzatmanın aracına dönüşmüştür. İktidarın nasıl kurulacağı, hangi çıkar gruplarına dokunulacağı, hangi bedellerin ödeneceği konuşulmamış; bunun yerine kişisel savunma hattı siyasetin merkezine yerleşmiştir.
Bu zeminde 86 miting yapılmıştır. Sayısal olarak etkileyici, görüntü olarak kalabalık, duygusal olarak yüksek; fakat siyasal olarak sonuçsuz bir mitingler zinciri. Meydanlar dolmuştur. Öfke dile getirilmiştir. Sloganlar atılmıştır. Ancak bu mitinglerin hiçbiri iktidar algısı üretmemiştir.
Çünkü ortada bir hikâye yoktur.
Bir yol haritası yoktur.
Bir bedel listesi yoktur.
Kalabalık vardır ama yön yoktur.
Ses vardır ama hedef yoktur.
Slogan vardır ama plan yoktur.
Seçmen miting meydanlarından rahatlamış; ama ikna olmadan ayrılmıştır. Çünkü şu sorular cevapsız kalmıştır:
“İlk 100 günde ne yapacaksın?”
“Hangi çıkar grubuna dokunacaksın?”
“Benim hayatım ne zaman değişecek?”
Bu sorular cevapsız kaldığı sürece mitingler iktidar üretmez. 86 miting, muhalefetin gücünü değil; iktidar iddiasının yokluğunu görünür kılmıştır.
Bu dönemde Ekrem İmamoğlu hattında kurulan siyaset de aynı açmazı üretmiştir: kişisel ikna ve mağduriyet merkezli bir çizgi. Mağduriyet anlatısı kısa vadede mobilize edici olabilir; fakat uzun vadede iktidar iddiasını felç eder. Çünkü seçmen eninde sonunda şu soruyu sorar:
“Tamam, sana bunu yaptılar.
Peki iktidara gelince ne yapacaksın?”
Bu soruya programatik bir cevap verilmediği sürece, mağduriyet siyaseti tükenir.
Sonuç olarak 38. Kurultay sonrası dönem, bir oy düşüşü değil; ahlaki ve siyasal inandırıcılık kaybı dönemi olarak kayda geçmiştir. Bu kayıp tesadüf değildir. Bu kayıp, bilinçli tercihlerle üretilmiştir.
Bu kaybın kurumsallaştığı, ideolojik bir hatta bağlandığı ve artık geri dönüşü zor bir siyasal mimariye dönüştüğü moment ise 39. Kurultay ile birlikte yaşanacaktır.
Zorunlu Kırılma: Konforlu Muhalefetin İflası (39. Kurultay, Sağa/Neoliberal Kayış ve Merkezin Tasfiyesi)
Bu noktadan sonra “yenilenme”, “arayış”, “denge” gibi kavramlarla konuşmak gerçeği perdelemekten başka bir anlam taşımaz. 39. Kurultay ile birlikte yaşanan şey bir üslup değişimi değil; siyasal yön değişikliğidir. Bu değişiklik, muhalefeti iktidar eşiğine taşıyan kapsayıcı hattın tasfiyesi ve partinin bilinçli biçimde sağa, teknokratik ve neoliberal bir çizgiye çekilmesidir.
Bu bir zorunluluk değildir.
Bu bir mecburiyet hiç değildir.
Bu, tercihtir.
Ve her tercih gibi sonuç üretir.
39. Kurultay, yalnızca bir yönetim değişimi değildir; merkez değişimidir. Parti içi çoğulculuğun yerini dar bir karar halkası almış; örgüt emeğinin yerini iletişim stratejileri ikame etmiş; siyasal programın yerini piyasa dostu, risksiz ve steril söylemler doldurmuştur. Bu yeniden konumlanma “iktidara hazırlık” adı altında pazarlanmış; gerçekte ise iktidara giden yolu daraltmıştır. Çünkü iktidar, belirsizlikle değil; netlikle, bedelle ve yönle kurulur.
Bu dönemde Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezi’nin siyasal öncelikleri açık biçimde yer değiştirmiştir. Partinin asli meselesi emekçilerin geçim krizi, yoksullaşma ve borçluluk olmaktan çıkmış; kriz üreten figürlerin savunusu siyasetin merkezine yerleşmiştir. Partiyle organik bağı olmayan yolsuzluk sanıkları için harcanan enerji, parti örgütünün denetim talebine ve şeffaflık çağrısına kapalı tutulmuştur. Bu kapanma bir refleks değil; kurumsal bir tercih olarak işletilmiştir.
Bu tercihin doğal sonucu, örgüt emekçilerinin dışlanmasıdır. Yönetimi eleştirenler “uyumsuz”, “zamanlaması yanlış”, “süreci zedeleyen” etiketleriyle ya susturulmuş ya da ihraç edilmiştir. Parti, kendisini var eden tabanla arasına mesafe koyarken; siyasal maliyeti yüksek savunular için tüm kapasitesini seferber etmiştir. Seçmen bu tabloyu okumuş ve şu hükme varmıştır:
“Bu yapı, bedel ödemeye değil; bedelden kaçınmaya programlıdır.”
39. Kurultay’la birlikte şekillenen çizgi içerik bakımından da nettir: sağa / neoliberal kayış. Yoksulluğun, borçluluğun ve geçinememenin yerini; reform, yönetişim, verimlilik ve piyasa uyumu almıştır. Bu dil, soyut ve güvenli olduğu ölçüde siyasal olarak etkisizdir. Halk gelecek vizyonu dinlemez; bugünün çıkışını sorar. Bugünün çıkışını söylemeyen her siyaset, yarının iktidarını kuramaz.
Bu ideolojik kayış, liderlik düzleminde de tamamlanmıştır. Özgür Özel çizgisi, çatışmadan kaçınmayı erdem sayan; bedel ilan etmeyi risk olarak gören bir denge siyaseti üretmiştir. Bu dil güvenlidir. Kimseyi ürkütmez; çünkü kimseye dokunmaz. Ama iktidar da kurmaz. İktidar, çıkar gruplarına dokunmayı, kazanan–kaybeden ilan etmeyi ve bu bedeli üstlenmeyi gerektirir. Bu irade gösterilmediği sürece, en parlak iletişim stratejisi dahi boştur.
Bu hatta paralel olarak sürdürülen mağduriyet merkezli siyaset de aynı sonucu üretmiştir. Mağduriyet anlatısı kısa vadede mobilize edici olabilir; fakat uzun vadede iktidar iddiasını felç eder. Çünkü seçmen eninde sonunda aynı soruya gelir:
“Tamam, sana bunu yaptılar.
Peki iktidara gelince ne yapacaksın?”
Bu soruya programatik, bedelli ve net bir cevap verilmediği sürece mağduriyet siyaseti tükenir. Kalabalık ama sonuçsuz mitingler, bu tükenişin sahadaki karşılığıdır. Duygu vardır; yön yoktur. Slogan vardır; plan yoktur. İktidar algısı üretmeyen her miting, muhalefetin gücünü değil; iddia eksikliğini görünür kılar.
Sonuç olarak bugün yaşanan şey bir oy kaybı değildir.
Bugün yaşanan, iddia kaybının kurumsallaşmasıdır.
Kapsayıcı hattın tasfiyesi, ahlaki alanın aşınması, örgüt emekçilerinin dışlanması ve sağa/neoliberal kayış; aynı zincirin halkalarıdır. AKP kötü olduğu için gitmez. Muhalefet haklı olduğu için gelmez. İktidar, ancak net bir yön, açık bir bedel ve kolektif bir program ortaya konduğunda değişir.
Bugün böyle bir alternatif yoktur.
Bu yokluk kader değildir.
Bu yokluk, bilinçli bir tercihtir.
Ve her bilinçli tercih gibi,
sonucu bellidir.
