Türkiye siyasetinde bazen öyle tablolarla karşılaşıyoruz ki; siyasetin, sendikacılığın ve “sosyal demokrasi” kavramının içi boşalırken insan gülse mi ağlasa mı bilemiyor.
Karşımızdaki manzara tam bir ibret vesikası: İşten atılan CHP’li işçi, işten atan CHP’li belediye ve işçinin derdini dinleyen taraf AK Parti.
Evet, yanlış okumadınız. Bu bir fıkra değil, bugünün Türkiye’sinde emeğin acı gerçeği.
Hukuk Kâğıt Üstünde, İşçi Kapı Önünde
Kendini “sosyal demokrat” olarak tanımlayan belediyelerde, sendikalı işçiler kapı önüne konuluyor. İşçiler mahkemeye gidiyor, davalarını kazanıyor; yargı açıkça “İşe iade edilsin” diyor. Ancak ne hikmetse, o çok savunulan hukuk devleti ilkeleri belediye kapısından içeri giremiyor. Mahkeme kararları uygulanmıyor, hukuk kâğıt üzerinde kalıyor ve işçiler yıllarca kapı dışında bekletiliyor.
Burada asıl sorulması gereken soru şudur: Hukuksuzluk bu kadar ayyuka çıkmışken, o “devrimci” sendikalar neden sessiz?

Aynı şube çatısı altında örgütlü olan sendikalar, işçinin hakkını savunmak yerine sendika içi iktidar hesaplarına mı odaklanmış durumda? İşten atmalar karşısında kararlı bir direniş hattı örülmemesi, emeğin değil siyasi dengelerin gözetildiğini ispatlıyor. Oysa sendikal mücadelenin alfabesi bellidir: İşçinin hakkı, hiçbir siyasi hesaba kurban edilemez!
Meydanda Başka, Masada Başka: TÜİK Paradoksu
Çelişki bununla da sınırlı değil. Meydanlarda, ekranlarda hep bir ağızdan bağırıyorlar: “TÜİK rakamları gerçeği yansıtmıyor, halkı kandırıyorlar!”
Peki, toplu sözleşme masasına oturulduğunda ne oluyor? Beşiktaş’tan Sarıyer’e, Kartal’dan Kadıköy’e kadar; meydanda “yalan” denilen o TÜİK rakamları, işçinin alın terine değer biçilirken tek ölçüt kabul ediliyor. İşçiye bir yandan “bu rakamlar sahte” denilip, diğer yandan o sahte rakamlarla yaşamaya zorlamak, yoksulluğu kurumsallaştırmaktır.
Meydanda söylenen söz, masada yutuluyorsa; orada emek mücadelesinden değil, sadece bir tiyatrodan bahsedilebilir.
Sıcak Bir Yaz Kapıda: Grev ve Direniş Sesleri
Şimdi yeni bir toplu sözleşme dönemi yaklaşıyor. Hayat pahalılığı yangını büyürken, işçiyi yine resmi enflasyonun dar koridorlarına hapsetmek isteyenler bilsin ki; bu dönem sıradan bir süreç olmayacak.
Emekçiler artık şu üç şeyi net olarak talep ediyor:
Dürüstlük: Meydanda eleştirdiğiniz rakamı, masada önümüze koymayın.
Hukuk: Mahkeme kararlarını sadece kazanmak yetmez, uygulayın!
Tutarlılık: “Sosyal demokrat” etiketini, işçinin hayatında bir karşılığı varsa taşıyın.
Bizim Hikâyemiz Namuslu
Biz ne mi yaptık? Sadece konuşmadık.
TBMM’ye gidip direnişi anlattık.
CHP Genel Merkezi önünde sesimizi yükselttik.
Çiğli’deki kadın işçilerin onurlu mücadelesine, Beşiktaş emekçileri olarak omuz verdik.
Çünkü dayanışma, kürsülerden atılan boş bir slogan değil; zor günde yan yana durma iradesidir. Rahmetli Bülent Ecevit’in dediği gibi: “Namuslu bir hikâyen varsa, seni kimse satın alamaz.”
Bizim hikâyemiz namuslu. emek mücadelesi verdik; ne Aziz İhsan’ların ne de itirafçı Ozan’ların Ertan’ların yol arkadaşıyız. Onların kurduğu denklemlerin parçası olmayı reddediyoruz.Bedeli ne olursa olsun, tarihin ve emeğin doğru tarafında durmanın huzuruyla yürümeye devam edeceğiz. Bu sınav, ya emekçilerin lehine geçilecek ya da bu yaz sadece sıcaklığıyla değil, biriken öfkenin patlamasıyla hatırlanacak.
Can Fırat Acısu

