2025 yılı Türkiye için takvimdeki kronolojik bir durak değil; toplumsal yapının derinlerinde biriken gerilimlerin gün yüzüne çıktığı bir “kırılma yılı” oldu. Ekonomi, eğitim ve siyaset sacayağında gözlemlenen olaylar, artık geçici çözümlerle onarılamayacak bir yapısal yorgunluğun ilanı niteliğindeydi.
Rakamlar ve Gerçekler
Ekonomideki tablo, açıklanan resmî verilerin ötesine geçerek bir hayatta kalma mücadelesine dönüştü. Emekli ve memur ücretlerindeki artışlar, enflasyonun yıkıcı hızı karşısında daha mutfağa ulaşmadan etkisini yitirdi. Üniversite mezunlarının işsizlik sarmalında, emeklilerin ise temel bir insan hakkı olan barınma krizinin kıskacında kaldığı bu dönem; gelir dağılımındaki adaletsizliğin en çıplak haliyle görünür olduğu bir kesit olarak kayda geçti.
Eğitim Maskeli Sömürü: MESEM
Yılın en karanlık başlığı kuşkusuz MESEM projesi kapsamında sıklaşan çocuk işçi trajedileriydi. “Mesleki eğitim” adı altında, denetimsiz ve ağır iş koşullarına mahkûm edilen çocuklar, sistemin yapısal hatalarının bedelini hayatlarıyla ödedi. Siyasi irade bu projeyi bir istihdam başarısı olarak haklı çıkarmaya çalışırken; eğitim kılıfı altına gizlenen bu sömürü düzeni, toplumsal vicdanda derin bir yarılma yarattı.
Epistemolojik Kopuş
Siyasi alanda toplumsal krizler, popülist söylemlerle örtülmeye çalışıldı. “Aile Yılı” ilan edilen bir dönemde, temel gıdaya erişemeyen ailelere sunulan tren bileti indirimi veya kamu misafirhanesi kolaylıkları, yönetimdeki epistemolojik kopuşun en somut örneğiydi. Ekonominin gerçeklerinden ve günlük yaşam pratiklerinden tamamen kopan bu anlayış; alım gücü erimiş bir topluma bu tür “indirimler” vaat ederek trajikomik bir çelişkiye imza attı.
Gençlik: Dinlenilmeyen Özgün Çığlık
Gençlik, 2025’in en dinamik ancak en yalnız bırakılan öznesiydi. Saraçhane’de filizlenen gelecek ve adalet talepli protestolar, siyasetin dar kalıplarına hapsedildi. İktidar bu sesleri “muhalefetin siyasi hamlesi” olarak yaftalayıp kriminalize ederken; muhalefet de büyük bir yanılgıya düşerek gençliğin meydanlara çıkışını doğrudan kendisine verilmiş bir destek olarak algıladı. Oysaki gençlik, muhalefete payanda olmak için değil; oluşan iklimi uygun bularak kendi özgün sorunlarını ve taleplerini haykırmak için oradaydı. Bu iletişim kazası sonucunda gençliğin saf itirazı, iki kutup arasında siyasi bir kaldıraca dönüştürülmek istenirken asıl sorunlar yine temsil bulamadı.
Arınma Sancısı ve Kutuplaşma
Toplumsal kutuplaşma bu yıl kabuk değiştirerek her mahallenin kendi içine sızdı. Kara para, yolsuzluk ve yasa dışı bahis gibi unsurların kökleştirdiği “Kriminal Ekonomi”ye karşı yürütülen operasyonlar ve medya üzerinden yürüyen tartışmalarla birlikte, ortak vicdanda bir “arınma” ihtiyacı her zamankinden daha yüksek sesle dillendirildi. Ancak bu hayati talep, siyasetin dar koridorlarında gerçek bir yüzleşme yerine, tarafların birbirini tasfiye ettiği bir araca dönüştürülmek istendi. İktidar içinden gelen özeleştiri sinyalleri statüko tarafından yutulurken, muhalefet cephesinde arınma çağrısı yapan isimler kendi mahallelerinde dirençle karşılaştı.
2026’nın Eşiği
2025’in mesajı nettir: Yapısal sorunlar ötelendikçe kırılganlık artıyor. Çocukların işçileştiği, gençlerin istikbal kaygısı güttüğü ve siyasetin toplumsal taleplere karşı duyarsızlaştığı bir düzenin sürdürülebilirliği kalmamıştır. 2026’ya girerken asıl mesele; bu birikmiş toplumsal gerilimi mantıklı bir akılla çözüp çözemeyeceğimizdir.
Bu krizden çıkışın yolu, gençlerin sesini araçsallaştırmadan dinlemekten ve “arınma” idealini siyasi çıkarlardan kurtarıp şeffaf bir zemine taşımaktan geçiyor. Aksi takdirde, bu epistemolojik kopuş (gerçeklikten kopuş) hali, geri dönülemez bir toplumsal parçalanmaya evrilecektir.
Önümüzde kritik bir tercih duruyor: Ya yine hakikati konuşanların susturulduğu bir yıla hapsolacağız ya da ortak iradeyle bu enkazı kaldıracağız.
Umuyorum ki bu toplum, hapsolmayı asla benimsemeyecektir.
