HALKWEBYazarlar6 Mayıs. Tarihin Ağırlığıyla Oynamak

6 Mayıs. Tarihin Ağırlığıyla Oynamak

Tutuklu Arkadaşlarının Mücadelesi Denizlerin Mücadelesi Değil Özgür Özel…!

0:00 0:00

6 Mayıs 1972…
Bir takvim günü değil.
Bir idam sehpasının gölgesi.

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan…

Onlar bir siyasi pozisyonun değil,
bir bedelin adıdır.

İnandıkları şey uğruna ölüme yürüyen üç genç.

Ama bugün mesele onların ne yaptığı değil—
bizim onların adını neye dönüştürdüğümüz.

Çünkü artık Türkiye’de tarih hatırlanmıyor,
kullanılıyor.

Bu kullanım, masum bir hatırlama biçimi değil.
Bu, seçici bir hafıza üretimidir.
İşine gelen kısmı büyüten, işine gelmeyeni sessizce silen bir zihniyetin ürünüdür.

Ve bu zihniyetin en tehlikeli yanı şudur:
Geçmişi olduğu gibi anlamaya çalışmaz—
onu bugünün siyasi ihtiyaçlarına göre yeniden yazar.

Özgür Özel çıkıyor ve
güncel siyasi tartışmaların ortasında
“Bu arkadaşların mücadelesi Denizlerin mücadelesidir” diyor.

Hayır.

Bu bir benzetme değil.
Bu bir eşitleme çabasıdır.

Ve bu eşitlemenin ne tarihsel zemini var
ne de ahlaki karşılığı.

Burada yapılan şey, sadece bir retorik hamle değildir.
Bu, siyaset dilinin bilinçli bir genişletilmesi—
hatta daha doğru ifadeyle, gevşetilmesidir.

Çünkü bir kez bu kapıyı açtığında,
her mücadele her mücadeleye benzetilebilir.
Her kriz, her tarihsel referansla meşrulaştırılabilir.

Ve o zaman şu olur:

Hiçbir şey, gerçekten hiçbir şey,
kendi bağlamı içinde değerlendirilemez hale gelir.

Bugün;

Uşak, Bolu, Antalya, Görele ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi etrafında dönen
yolsuzluk iddiaları, etik tartışmalar, kamu kaynaklarının kullanımı…

(iddialar, soruşturmalar, kamuoyuna yansıyan dosyalar…)

Bunlar, kendi içinde ciddi, tartışılması gereken, açıklama gerektiren konular.

Ama sen bu alanı terk edip,
meseleyi tarihsel bir sembol üzerinden kurduğun anda—
artık tartışmayı çözmeye çalışmıyorsun.

Onu yönlendiriyorsun.

Bunları alıp,
idam sehpasına yürüyen bir tarihsel mücadeleyle yan yana koyuyorsun.

Bu sadece bir hata değil.

Bu, ölçü kaybıdır.

Ama daha da ötesi:

Bu, siyaset ile tarih arasındaki sınırın bilinçli şekilde silinmesidir.

Çünkü o sınır kalktığında,
artık hiçbir kavram kendi ağırlığını taşıyamaz.

Çünkü Deniz Gezmiş’in mücadelesi;

• Kişisel çıkarla ilgili değildi
• Koltukla ilgili değildi
• Gündelik siyasetle ilgili değildi

Bu mücadele, doğru ya da yanlış bulunabilir—
ama indirgenemez.

Bugünün tartışmalarına, bugünün dosyalarına, bugünün polemiklerine…

Bu indirgeme yapılırsa ne olur?

Sadece tarih küçülmez.

Bugün de büyümez.

İkisi de anlamsızlaşır.

Sen bu iki dünyayı aynı cümlede kurduğun anda,
artık yorum yapmıyorsun—

tarihi zorluyorsun.

Ve tarih zorlandığında,
önce anlamını kaybeder,
sonra saygınlığını.

Bugün gerçekten Deniz Gezmiş mi anılıyor?
Yoksa onun adı üzerinden bir ahlaki üstünlük alanı mı kuruluyor?

Çünkü bu ikisi aynı şey değil.

Birincisi hafızadır.
İkincisi siyasettir.

Ve ikisini karıştırdığın anda,
ne hafıza kalır
ne siyaset.

6 Mayıs’ta mesele sadece anmak değil.

Mesele şu:

Tarihi gerçekten anlamaya mı çalışıyorsun,
yoksa onu bugünün tartışmalarında bir araç olarak mı kullanıyorsun?

Eğer cevap ikincisiyse—

kurduğun her cümle sadece tartışmalı değil,
sorumsuzdur.

ÇELİŞKİNİN MERKEZİ: SOLCULUK MU, ETİKET Mİ?

Şimdi daha ağır bir tabloya bakalım.

Bir yanda:

Berkin Elvan
Bu ülkenin hafızasında bir kırılma.

Bir çocuk.

Ve birileri çıkıp ona “piç” diyor.

Arif Kocabıyık

Bu söz, sadece bir hakaret değil—
toplumsal vicdana saldırıdır.

Bu söz, bir bireye yönelmiş gibi görünse de aslında bir toplumun en hassas sinir uçlarına dokunan,
bir ortak acıyı aşağılayan,
bir hafızayı küçümseyen bir dildir.

Ve bu tür bir dil karşısında beklenen şey nettir:
Mesafe.
Netlik.
Tavır.

Ama sonra ne oluyor?

Aynı isim, siyasi olarak ağırlanıyor,
rozet takılıyor.

Aynı siyasi dilin içinde, aynı dönemde,
aynı aktörler tarafından.

Yani bir yanda toplumsal vicdanı yaralayan bir söz,
diğer yanda o sözün sahibine açılan bir siyasi alan.

Bu sadece bir çelişki değil.
Bu, bilinçli bir tercih.

Şimdi soruyorum:

Bir yanda “Denizlerin mücadelesi” diyorsun,
diğer yanda bu sözü söylemiş birine siyasi meşruiyet veriyorsun.

Bu iki durum aynı ideolojik çerçevede nasıl duruyor?

Durmuyor.

Duramaz.

Ama daha önemlisi şu:

Buna rağmen aynı cümlede tutulmaya çalışılıyor.

İşte bu, bugünkü siyasi dilin en kritik sorunu.

Ve mesele burada bitmiyor.

Cemal Enginyurt ve Adnan Beker
“içimizdeki en solcular” diye otobüs üstüne çıkarılıyor.

Alkışlatılıyor.

Bu görüntü sadece bir miting sahnesi değil.
Bu, bir zihniyetin dışa vurumu.

Çünkü o sahnede verilen mesaj şu:

İdeolojik geçmiş önemli değil.
Söylem tutarlılığı önemli değil.
Dün ne dediğin önemli değil.

Bugün nerede durduğun ve ne işe yaradığı önemlidir.

Şimdi tekrar soruyorum:

Solculuk nedir?

Bir ideolojik hat mı?
Bir değerler bütünü mü?
Yoksa sahnede dağıtılan bir etiket mi?

Eğer bugün birine “en solcu” diyorsan,
yarın aynı sıfatı bambaşka birine veriyorsan—
orada artık ideoloji yoktur.

Orada kullanım vardır.

Ama bu kullanımın bir maliyeti vardır.

Kısa vadede alkış alırsın.
Genişleme sağlarsın.
Farklı kesimleri yan yana getirirsin.

Ama uzun vadede ne olur?

Hiçbir şeyin anlamı kalmaz.

Bir hareket, kendi kavramlarını esnetmeye başladığında
ilk başta bunu “esneklik” zanneder.

Ama aslında yaptığı şey şudur:

Kendi sınırlarını silmek.

Ve sınırlar silindiğinde,
kimlik çözülür.

Bugün tam olarak bu yaşanıyor.

“Sol” kelimesi,
içeriğinden koparılıp bir tür alkış aparatına dönüştürülüyor.

“Direniş” kelimesi,
her eleştiriye karşı kullanılan bir kalkan haline geliyor.

“Deniz Gezmiş” ise…
giderek bir referans etiketine indirgeniyor.

Ve bu üçü birleştiğinde ortaya çıkan şey,
ne ideoloji oluyor ne mücadele.

Ortaya çıkan şey:
sloganlaşmış boşluk.

GERÇEK ŞU:

Solculuk;

• Tutarlılıktır
• Bedeldir
• Çelişkiyi kaldırmaz

Ama bugün kurulan dil:

• İhtiyaca göre değişiyor
• Kişiye göre esniyor
• Alkışa göre şekilleniyor

Bu siyaset değil.

Bu, kimlik çözülmesidir.

Eğer bir siyasi hareket;

• Berkin Elvan’a edilen sözü görmezden gelebiliyorsa,
• Aynı anda Deniz Gezmiş referansıyla konuşabiliyorsa,
• “En solcu” tanımını konjonktüre göre dağıtabiliyorsa—

o hareket kendine şu soruyu sormak zorundadır:

Ben gerçekten bir çizgiyi mi temsil ediyorum,
yoksa sadece o çizginin dilini mi kullanıyorum?

Eğer bir hareket,
kendi kavramlarının içini boşaltarak büyümeye çalışıyorsa—

aslında büyümüyor,
kendisini eritiyordur.

Ve en tehlikelisi:

Bunu yaparken farkında bile olmayabilir.

BU DİL KİME HİZMET EDİYOR?

Bu dil neden kuruluyor?

Cevap basit:

Çünkü zor sorulara cevap vermek yerine,
tartışmayı duygusal zemine çekmek daha kolay.

Bu bir refleks.
Ama sıradan bir refleks değil—
siyasetin en eski, en işlevsel, en riskli reflekslerinden biri.

Yolsuzluk iddiaları mı var?
→ “Denizler” de.

Etik tartışma mı var?
→ “Mücadele” de.

Eleştiri mi var?
→ “Biz o geleneğin parçasıyız” de.

Bitti.

Tartışma başka yere kayar.

Ama bu kayma tesadüf değildir.
Bu, bilinçli ya da bilinçsiz, ama sonuçları itibarıyla çok net olan bir yönlendirmedir.

Çünkü tartışma zemini değiştiğinde,
sorular da değişir.

Ve sorular değiştiğinde,
hesap verme ihtiyacı ortadan kalkar.

İşte bu, siyasetin en eski yöntemi:
meşruiyeti gerçeklikten değil, sembolden üretmek.

BU MEKANİZMA NASIL ÇALIŞIR?

Önce bir kriz oluşur.
Sonra o kriz, doğrudan cevaplanmak yerine başka bir çerçeveye taşınır.

O çerçeve genelde şudur:

• Tarih
• Duygu
• Sembol

Ve bu üçü birleştiğinde ortaya çıkan şey,
eleştiriyi zorlaştıran bir atmosferdir.

Çünkü artık mesele şu değildir:

“Ne yaptın?”

Mesele şuna dönüşür:

“Sen kimin tarafındasın?”

İşte bu noktada siyaset, içerikten kopar—
kimlik savaşına dönüşür.

6 MAYIS NEDEN BU KADAR KULLANIŞLI?

Çünkü 6 Mayıs nötr değildir.

Duygusu vardır.
Tarihi ağırlığı vardır.
Toplumsal karşılığı vardır.

Ve en önemlisi:

Kimse o gün üzerinden konuşurken rahatça karşı çıkamaz.

Çünkü karşı çıktığında risk alır.
Yanlış anlaşılma ihtimali doğar.
Toplumsal refleks devreye girer.

İşte bu yüzden 6 Mayıs,
siyasetin en rahat “sığınabileceği” alanlardan biridir.

Ama tam da bu yüzden,
en fazla korunması gereken alandır.

ÖLÇÜNÜN KAYBI

Ama burada kaçan şey şu:

Tarih referans değildir.
Tarih ölçüdür.

Bu cümle sadece teorik bir tespit değil—
siyasi ahlakın temelidir.

Çünkü sen kendini Deniz Gezmiş’le aynı cümleye koyduğun anda,
aslında şunu söylemiş olursun:

“Ben de aynı düzlemdeyim.”

Peki gerçekten öyle misin?

Aynı bedel var mı?
Aynı risk var mı?
Aynı yalnızlık var mı?
Aynı tutarlılık var mı?

Eğer bu soruların cevabı net değilse—
kurduğun cümle sadece zayıf değildir.

Çökmüştür.

ÇELİŞKİLERİN TOPLAMI: BİR SİSTEM

Bir yanda:

Berkin Elvan’a edilen ağır sözler.

Diğer yanda:

Arif Kocabıyık gibi bir isme açılan siyasi alan.

Bir başka tarafta:

Cemal Enginyurt ve Adnan Beker gibi figürlerin
“en solcu” diye sunulması.

Ve tüm bunların üstünde:

“Denizlerin mücadelesi” söylemi.

Bu tekil hatalar değil.

Bu bir dil sistemi.

Bu sistemin özelliği şu:

• Çelişkileri örtmek
• Sınırları belirsizleştirmek
• Kavramları esnetmek

Ve en sonunda:

Her şeyi aynı anda doğru gibi göstermek

KİME YARIYOR?

Kısa vadede:

• Eleştiriden kaçanlara
• Hesap vermek istemeyenlere
• Tartışmayı kontrol etmek isteyenlere

Uzun vadede?

Kimseye.

Çünkü bu dil yaygınlaştıkça, toplum şunu fark eder:

Kavramlar yerinden oynatılıyor.
Tarih araçsallaştırılıyor.
İdeoloji esnetiliyor.

Ve o anda en kritik şey olur:

Güven çözülür.

SİYASETİN SINAVI

Siyaset sadece güç kazanma sanatı değildir.

Siyaset aynı zamanda sınır bilme sanatıdır.

Hangi kavram nerede kullanılır?
Hangi isim hangi bağlamda anılır?
Hangi tarih hangi tartışmaya dahil edilir?

Bu soruların cevabı yoksa—
orada siyaset yoktur.

Orada sadece kullanım vardır.

6 Mayıs bir anma günü değildir sadece.

Bir sınırdır.

O sınırı aşarsan,
sadece bir siyasi hata yapmazsın—

bir hafızayı kirletirsin.

Ve unutma:

Toplum hemen tepki vermez.
Ama unutmaz.

Biriktirir.

Ve günü geldiğinde tartışma şuraya gelir:

Kim haklı değil—

kim neyi ne kadar hoyratça kullandı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI