Bazı gözler vardır; insana bakar ama ten görür, renk görür. İnanç görür, aksan görür, kıyafet görür, memleket görür.
Ayırır, sayar, tartar.
Ve insanı, insandan ayırır.
Bazı gözler ise insana bakınca sadece can görür. Bu gözler için insan ne biyolojidir, ne renk, ne beden. İnsan bir özdür.
Candır.
***
Irkçılık, tam da bu iki bakış arasındaki farktan doğar.
Klasik ırkçılık, insanı biyolojik özelliklerine göre sınıflandırır; bunu açık ya da örtük bir hiyerarşi içinde sunar. Daha görünürdür, daha kabadır.
Yeni ırkçılık-kültürel ırkçılık ise daha sessizdir. Daha kibar görünür ama daha derin yaralar açar. Farklı olanı tehlike sayar, dışlar; insanı diliyle, inancıyla, kültürüyle, yaşam biçimiyle, hafızasıyla ezer.
“Ben ırkçı değilim” diye başlar,
“ama…” diye devam eder.
Kendi kültüründen, kendi alışkanlıklarından olmayan herkese karşı hoşnutsuzluk, korku, mesafe ve nefret üretir.
İnsanın yüzüne bakılır, ama insanlığı görülmez. O anda insan ya sadece bir biyolojiye ya da bir korku nesnesine indirgenir.
Bu hâli en yakıcı biçimde anlatanlardan biri Frantz Fanon’dur.
“Bana bakan rengimi gördü,” der Fanon.
O bakışta insan yoktur, nefes yoktur, can yoktur. Zihinlere yerleştirilmiş bir etiket vardır sadece.
Ve insan, o bakışta yavaş yavaş silinir.
Fanon’un anlattığı şey yalnızca siyah olmak değildir. Görülmeden görülmenin, bilinmeden yargılanmanın açtığı acıdır bu.
İnsan yerine bir kimliğe indirgenmenin, can yerine bir kategoriye hapsedilmenin acısı…
Bir başka yerde, bir başka zamanda Hannah Arendt bu acının nereye varabileceğini gösterir bize.
Sıradan insanların, komşuların, memurların, “işini yapan” insanların nasıl canilere dönüşebildiğini anlatır.
Kötülüğün her zaman şeytani bir yüzle gelmediğini söyler. Bazen son derece normal, son derece alışıldık görünür. İşte “kötülüğün sıradanlığı” tam da budur.
Bugün yaşadığımız kültürel ırkçılık, Fanon’un yaşadığı o bakışla Arendt’in tarif ettiği o sıradanlığın birleştiği yerde durur.
***
Dünyada bunun en bilinen biçimlerinden biri İslamofobidir. Özellikle Batı ülkelerinde yükselen aşırı sağ siyaset, medya dili ve radikal gruplar tarafından üretilen nefret söylemleriyle beslenir.
İnsanlar inançlarından, kıyafetlerinden, isimlerinden yargılanır.
Bu, yeni bir ırkçılık biçimidir.
İnsanlar bir anda “uyumsuz”, “tehlikeli”, “geri” ilan edilir.
Ten konuşulmaz belki; ama bakış hâlâ aynıdır. Aynı yerden beslenir: ırkçılıktan. Ve bu mesele yalnızca “öteki ülkelerin” meselesi değildir.
Bu topraklarda da tanıdıktır.
Bazen en yakınımızda olur.
Birlikte çay içtiğin, kahve içtiğin biri, ertesi gün sana başka bir gözle bakar.
Sanki bir fazlalık varmış gibi. Sanki sen bir anda “farklı” olmuşsun gibi.
Üstelik bu bakış çoğu zaman en eğitimlilerden gelir. Bilim insanlarından, profesörlerden, kendini “akılcı”, “ilerici”, “modern” diye tanımlayanlardan…
Görevi insanları yaşatmak olan bir tıp profesörünün, başka insanları öldürebilecek bir virüs bulmaktan söz edebilmesi… Bir başkasının insanları “hırt”, “alt tür” diye tanımlaması…
Üstelik bu dil çoğu zaman süslü kelimelerin ardına gizlenir.
Kendini “araştırmacı”, “gazeteci”, “aydın” diye tanıtanların, başını örttüğü için bir kadını küçümseyebilmesinde görünür.
Bazen de “entelektüel” bir iddiaya dönüştürülür; dindar bir insanın pozitif bilim yapamayacağına, yeni bir düşünce üretemeyeceğine dair üstenci yargılarda kendini gösterir.
Bunların hiçbiri basit bir dil kazası değildir.
Bunlar kültürel ırkçılığın rafine, kibar ama son derece yıkıcı hâlleridir.
***
Son yıllarda bu ülkenin gözleri önünde yaşananlar, kültürel ırkçılığın hafızasında uzun uzun anlatılacak örnekler bıraktı.
Bunların en çarpıcılarından biri de Kemal Kılıçdaroğlu öznesi üzerinden üretilen klasik ve kültürel ırkçılıktır; üstelik hâlâ diri, hâlâ etkilidir.
Nasıl mı?
Yaptığı siyaset konuşulmadı; kimliği konuşuldu. Söyledikleri değil, ait olduğu kültür tartıldı. Projeleri değil, “ne olduğu” ima edildi. “Kazanamaz aday” örtüsü altında açıkça söylenmeyen “çünkü”ler dolaşıma sokuldu:
Çünkü Alevi,
çünkü Kürt,
çünkü Türkmen,
çünkü yaşlı,
çünkü Tuncelili (Dersimli),
çünkü Doğulu…
Kemal Kılıçdaroğlu, klasik ırkçılık ile kültürel ırkçılığın neredeyse bütün renklerinin aynı anda yüklendiği bir figüre dönüştürüldü.
Ve belki de en acısı, bunun önemli bir kısmı kendini sosyal demokrat, eşitlikçi, özgürlükçü diye tanımlayan bir çevreden geldi.
Birlikte yol yürüdükleri insanların kimi sessiz kaldı, kimi mesafe koydu, kimi akıl verdi, kimi de açıkça bu dile eklemlendi.
Tam da bu nedenle ırkçılık bazen bağırarak değil, susarak büyür.
Daha da acısı, bu yapılanların yanlış olduğunu dile getirenlerin de benzer biçimde hedefe konulmasıydı.
Üstelik bu söylem ve eylemler çoğu zaman karşı cepheden değil, CHP’nin içinden geldi.
Nasıl mı?
Belediyelerde grev olur, grev yapan işçiler Kürt olmakla suçlanır.
Eleştiri olur, Aleviler “en tehlikeli” ilan edilir.
Dindar bir aday olur, “sana niye oy verelim” denir.
Sonra şu sorular gelir:
“CHP eleştirilir mi?”
“Muhalefete muhalefet olur mu?”
Evet, olur.
Çünkü korku başlamıştır.
Rakiplerine benzeme korkusu…
Yıllardır eleştirilen, itiraz edilen, insanlık adına karşısında durulan ne varsa, dile, bakışa, eyleme, suskunluğa sinme ihtimalidir bu korku…
Sevilen, güvenilen bir yapının insanlık adına utanç verici örnekler sergileyebilmesi ihtimalidir bu korku.
İnsanları ırklarına, inançlarına, kültürlerine, giyimlerine, yediklerine, içtiklerine, memleketlerine göre “uyumsuz”, “bizden değil”, “fazla”, “eksik”, “geri”, “kazanamaz”, “kazanmamalı” ilan edebilme ihtimalidir bu korku…
Birlikte yol yürüdüğün, can dediğin, kardeş dediğin insanların bir gün o sıradan kötülüğe yaklaşmasıdır asıl tedirginlik.
Arendt’in anlattığı o eşik…
Yani insanın “ben yapmam” dediği çizginin ne kadar yakın olduğudur.
İnsanlık tarihi, bu çizgi aşıldığında sıradan insanların nasıl canavarlara dönüşebildiğini gösteren örneklerle doludur.
İnsanı yaralayan, üzen, dışlayan her bakış, her kelime, adı ne olursa olsun ırkçılıktır.
Ve en tehlikelisi, kendini masum sanandır.
Peki,
herkesin bu çizgiyi ne kadar kolay geçebildiğini gördüğümüzde, korkmakta haksız mıyız?
