HALKWEBGündemTÜRKİYE’NİN DEMOKRASİ KRİZİNİN GÜVENLİK KRİZİNE DÖNÜŞMESİ Mİ, ÖZGÜR ÖZEL CHP’SİNİN MEŞRUİYET KRİZİ...

TÜRKİYE’NİN DEMOKRASİ KRİZİNİN GÜVENLİK KRİZİNE DÖNÜŞMESİ Mİ, ÖZGÜR ÖZEL CHP’SİNİN MEŞRUİYET KRİZİ Mİ?

0:00 0:00

CHP’de kurultay tartışmalarının, ceza davalarının, mutlak butlan kararlarının ve meşruiyet tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde Özgür Özel’in uluslararası kamuoyuna hitaben kaleme aldığı Newsweek yazısı dikkat çekicidir. Çünkü yazı yalnızca Türkiye’deki siyasi gelişmeleri değerlendirmemekte; bu gelişmeleri NATO, Avrupa ve bölgesel güvenlik bağlamına yerleştirerek uluslararası bir mesele olarak sunmaktadır.

CHP’nin tedbiren görevden uzaklaştırılan Genel Başkanı Özgür Özel’in 01 Haziran 2026 tarihinde Newsweek’te yayımlanan “Turkey’s Democratic Crisis Is Becoming a Security Crisis” başlıklı yazısı, ilk bakışta Türkiye’deki demokrasi, hukuk devleti ve siyasal rekabet sorunlarına ilişkin uluslararası kamuoyuna yapılmış bir çağrı gibi görünmektedir.

Ancak metin dikkatle okunduğunda, bunun yalnızca bir demokrasi eleştirisi olmadığı; Türkiye’deki iç siyasi ve hukuki tartışmaları uluslararası güvenlik meselesi hâline getirmeyi amaçlayan bir siyasal söylem olduğu anlaşılmaktadır.

Özel’in temel iddiası şudur:

Türkiye’deki demokratik gerileme artık yalnızca Türkiye’nin iç meselesi değildir; NATO’nun, Avrupa’nın, Karadeniz’in, Doğu Akdeniz’in, Orta Doğu’nun, göç yönetiminin ve enerji güvenliğinin de meselesidir.

Bu iddia basit bir dış politika değerlendirmesi değildir.

Bu, Türkiye iç siyasetinin uluslararası güvenlik gündemine taşınmasıdır.

Uluslararası ilişkiler literatüründe bu tür söylemler “güvenlikleştirme” olarak adlandırılır. Güvenlikleştirme, normal siyasal ve hukuki tartışmaların güvenlik tehdidi olarak sunulması ve böylece olağan siyasal alanın dışına taşınması anlamına gelir.

Özgür Özel’in yaptığı da tam olarak budur.

Türkiye’deki siyasi rekabet, yargı süreçleri, mahkeme kararları, belediye başkanlarına yönelik soruşturmalar, CHP kurultaylarına ilişkin uyuşmazlıklar ve parti içi meşruiyet tartışmaları; NATO’nun güvenliği, Avrupa’nın istikrarı ve bölgesel düzen açısından tehdit olarak sunulmaktadır.

Bu nedenle şu soru kaçınılmazdır:

Türkiye gerçekten bir güvenlik krizi mi yaşamaktadır, yoksa Özgür Özel CHP’si kendi meşruiyet krizini uluslararası güvenlik diliyle yeniden paketlemeye mi çalışmaktadır?

Güvenlik Krizi Var mı?

Soğuk Savaş sonrasında Balkanlar, Arap Baharı sürecindeki bazı ülkeler ve çeşitli renkli devrim tartışmalarında iç siyasi meselelerin uluslararası güvenlik sorunu olarak tanımlanması, dış aktörlerin müdahalesini meşrulaştıran söylemlere dönüşmüştür. Bu nedenle güvenlikleştirme yalnızca akademik bir kavram değil, somut siyasi sonuçlar doğurabilen bir süreçtir.

Bir ülkede güvenlik krizinden söz edebilmek için devlet otoritesinin çökmesi, anayasal düzenin fiilen işlemez hâle gelmesi, yaygın iç çatışma ortamının doğması, ülke bütünlüğünün tehdit altına girmesi veya dış politika kapasitesinin ciddi biçimde kaybolması gerekir.

Türkiye’de sert siyasi tartışmalar vardır.

Yargı kararları yoğun biçimde eleştirilmektedir.

İktidar-muhalefet ilişkileri gerilimlidir.

Toplumda kutuplaşma vardır.

Ancak bunların varlığı, tek başına Türkiye’nin bir güvenlik krizine girdiği anlamına gelmez.

Özgür Özel’in yazısında da Türkiye’nin NATO yükümlülüklerini yerine getiremediği, Karadeniz’de rolünü kaybettiği, göç yönetimini tamamen yitirdiği, enerji güvenliğinde işlevsizleştiği veya dış politika kapasitesinin çöktüğü yönünde somut bir veri bulunmamaktadır.

Tam tersine, Türkiye dış politika alanında hâlâ merkezi bir aktördür.

Karadeniz’de Montrö rejimini uygulayan ülke Türkiye’dir.

Rusya-Ukrayna Savaşı’nda hem Kiev hem Moskova ile konuşabilen az sayıdaki aktörden biri Türkiye’dir.

Tahıl Koridoru girişiminde Türkiye merkezi rol üstlenmiştir.

NATO’nun ikinci büyük askeri gücü olarak ittifak içindeki stratejik önemini korumaktadır.

Avrupa’nın enerji güvenliği, göç yönetimi, Doğu Akdeniz dengeleri, Kafkasya, Balkanlar ve Orta Doğu başlıklarında Türkiye hâlâ vazgeçilmez bir aktördür.

Dolayısıyla Özgür Özel’in çizdiği “demokratik çöküşten güvenlik krizine giden Türkiye” tablosu ile Türkiye’nin fiilî dış politika kapasitesi arasında ciddi bir uyumsuzluk vardır.

Türkiye’nin Stratejik Önemini Anlatmak mı, Türkiye’yi Şikâyet Etmek mi?

Özgür Özel’in yazısındaki en kritik paragraf, Türkiye’nin Karadeniz’in kapısı, NATO’nun ikinci büyük askeri gücü, Avrupa, Avrasya, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz arasında bir kavşak olduğu; göç, enerji ve bölgesel güvenlik bakımından oynadığı rol nedeniyle Türkiye’deki demokratik çöküşün sınırları içinde kalmayacağı iddiasıdır.

Bu paragraf ilk bakışta Türkiye’nin jeopolitik öneminin kabulü gibi görülebilir.

Ancak metnin bütünüyle birlikte okunduğunda anlamı farklıdır.

Özel, Türkiye’nin stratejik önemini anlatmak için değil, Türkiye’deki iç siyasi gelişmeleri uluslararası güvenlik tehdidi olarak göstermek için bu unsurları kullanmaktadır.

Yani mesaj şudur:

“Türkiye’deki mevcut siyasi süreçler devam ederse, bunun sonuçları yalnızca Türkiye’yi değil, NATO’yu, Avrupa’yı, Karadeniz’i, Doğu Akdeniz’i, Orta Doğu’yu, enerji güvenliğini ve göç yönetimini de etkiler.”

Bu dil, artık klasik muhalefet dili değildir.

Bu dil, Washington’a, Brüksel’e, NATO çevrelerine ve uluslararası medyaya yöneltilmiş bir çağrıdır.

Mantıksal sonucu da açıktır:

Eğer Türkiye’deki iç siyasal gelişmeler uluslararası güvenliği tehdit ediyorsa, uluslararası aktörlerin Türkiye iç siyasetine baskı yapması meşru görülebilir.

İşte yazının en sorunlu yönü buradadır.

Muhalefetin görevi ülkesindeki hukuksuzluk iddialarını eleştirmek, demokrasi talep etmek ve hukuk devleti savunusu yapmak olabilir.

Ancak ülkesinin iç siyasi ve hukuki tartışmalarını uluslararası güvenlik tehdidi olarak sunmak başka bir şeydir.

Bu, Türkiye’yi uluslararası alanda şikâyet etmek ve dış baskı üretmeye elverişli bir söylem kurmak olarak algılanır.

Siyasi meşruiyetin kaynağı Washington, Brüksel, Newsweek ya da NATO çevreleri değildir.

Siyasi meşruiyetin kaynağı ulus/millet iradesidir.

Newsweek’e Anlatılmayan CHP Gerçeği

Özgür Özel’in yazısındaki asıl eksiklik, CHP’nin kendi içinde yaşadığı meşruiyet krizinin tamamen yok sayılmasıdır.

Yazıda Ekrem İmamoğlu’ndan, CHP’li belediye başkanlarına yönelik soruşturmalardan, CHP yönetimine yönelik yargısal süreçlerden ve mutlak butlan kararından söz edilmektedir.

Ancak CHP’nin 38. Olağan Kurultayı, İstanbul İl Kongresi, 21. Olağanüstü Kurultay, 22. Olağanüstü Kurultay, YSK kararları, ilçe seçim kurulu kararları, tam kanunsuzluk başvuruları, CHP Tüzüğü’nün 48. maddesi, delege hesapları, noter imzaları ve ceza davası gibi konular Newsweek okuyucusundan gizlenmektedir.

Oysa tartışma yalnızca “iktidar muhalefeti tasfiye ediyor” basitliğinde değildir.

CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma yürütülmüş ve iddianame düzenlenmiştir.

İddianamede tanık anlatımları, MASAK raporları, YSK ve ilçe seçim kurulu yazışmaları, kurum yazışmaları, CD/DVD inceleme tutanakları ve emniyet fezlekesi gibi delillere yer verilmiştir.

Bu tek başına mahkûmiyet anlamına gelmez.

Ancak ortada yalnızca siyasi söylenti değil, ceza yargılamasına konu edilmiş ciddi bir iddia ve dosya bulunduğunu gösterir.

İddianamede ayrıca 38. Olağan Kurultay’da toplam delege sayısının 1366 olduğu, ilk turda Özgür Özel’in 682, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 664 oy aldığı, 18 oyun geçersiz sayıldığı, salt çoğunluğun sağlanamaması nedeniyle ikinci tura geçildiği, ikinci turda Özgür Özel’in 812, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 536 oy aldığı belirtilmektedir.

Bu tablo, kurultayın sonucunun özellikle ilk tur bakımından ne kadar hassas bir denge üzerinde şekillendiğini göstermektedir.

İddiaların odağında da tam olarak bu hassas denge vardır:

Delegelerin iradesinin sakatlanıp sakatlanmadığı,

menfaat temini iddiaları,

siyasi vaatler,

işe yerleştirme iddiaları,

para veya başka maddi menfaat iddiaları,

delegelerin yönlendirilip yönlendirilmediği,

ikinci tur öncesinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun çekildiği yönünde algı oluşturulup oluşturulmadığı.

Bunların tamamı hukuki inceleme konusudur.

Dolayısıyla Özgür Özel’in Newsweek’te “yargı yoluyla muhalefet tasfiye ediliyor” derken bu dosyalardan hiç söz etmemesi ciddi bir eksikliktir.

İstanbul İl Kongresi ve Zincirleme Meşruiyet Sorunu

CHP İstanbul İl Kongresi de bu tartışmanın merkezindedir.

İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi dosyasında 08.10.2023 tarihli İstanbul İl Kongresi’nin yetki, yer, usul, delege iradesi ve menfaat karşılığı oy yönlendirme iddialarıyla tartışma konusu yapıldığı görülmektedir.

İddialara göre kongre Sarıyer İlçe Seçim Kurulu’na bildirilmesine rağmen Beyoğlu sınırlarında yapılmış; delegelerin iradesinin para, telefon, tablet, iş vaadi ve çeşitli maddi menfaatlerle yönlendirildiği ileri sürülmüş; kongrede kullanılan oy sayısı ve delege sınırı da ayrıca tartışılmıştır.

Mahkeme, ilgili seçim evraklarının, savcılık dosyalarının ve benzer dava dosyalarının dosyaya getirtilmesi yoluna gitmiştir.

Bu da konunun basit bir parti içi çekişme olmadığını, yargısal inceleme konusu yapılan ciddi bir süreç olduğunu göstermektedir.

 

 

İstanbul İl Kongresi neden önemlidir?

Çünkü İstanbul delegeleri CHP kurultaylarında ağırlığı yüksek bir delegasyon oluşturmaktadır.

Eğer İstanbul İl Kongresi bakımından ciddi bir hukuki sakatlık iddiası varsa, bu yalnızca İstanbul il yönetimini değil, sonraki kurultay süreçlerinin meşruiyetini de etkileyebilecek niteliktedir.

Bu nedenle İstanbul kongreleri, 38. Olağan Kurultay, 21. Olağanüstü Kurultay ve 22. Olağanüstü Kurultay birbirinden kopuk olaylar değildir.

Aynı meşruiyet zincirinin halkalarıdır.

Ankara 42. Asliye Hukuk ve BAM 36. Hukuk Dairesi Süreci

Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde CHP’nin 38. Olağan Kurultayı, İstanbul İl Kongresi, 21. ve 22. Olağanüstü Kurultayları ile ilgili davalar bir arada değerlendirilmiştir.

İlk derece mahkemesi, daha sonra yapılan olağanüstü kongre ve kurultayları dikkate alarak davaların konusuz kaldığı sonucuna varmıştır.

Ancak bu yaklaşım tartışmalıdır.

Çünkü mutlak butlan iddiasında asıl mesele, sonradan yapılan işlemlerin önceki hukuki sakatlığı giderip gidermeyeceğidir.

Eğer bir kurultay baştan itibaren mutlak butlanla sakatsa, o kurultaydan doğan yönetimin daha sonra yeni kurultay yapması, tartışmalı biçimde kendi meşruiyetini üretmesi anlamına gelir.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin müdahalesi bu nedenle önemlidir.

BAM 36. Hukuk Dairesi, ilk derece mahkemesinin kararını kaldırmış; davanın kabulü yönünde hüküm kurmuş; 4-5 Kasım 2023 tarihli CHP 38. Olağan Seçimli Kurultayı’nın mutlak butlanla sakat olduğu sonucuna ulaşmıştır.

Bu karar, Özgür Özel’in Newsweek yazısında sunduğu tablonun aksine, meselenin sadece siyasi iktidarın müdahalesi olarak geçiştirilemeyeceğini göstermektedir.

Ortada ceza soruşturması, iddianame, hukuk davaları, istinaf incelemesi ve mutlak butlan tartışması bulunmaktadır.

Bütün bunları yok sayarak meseleyi yalnızca “muhalefete operasyon” olarak anlatmak, hukuki gerçekliği eksiltmektedir.

21. Olağanüstü Kurultay ve “Konusuz Kalma” Stratejisi

CHP yönetiminin 38. Olağan Kurultay’a ilişkin davalar devam ederken 21. Olağanüstü Kurultay’a gitmesi, hukuki bakımdan ayrıca tartışmalıdır.

Çünkü bu hamle, devam eden mutlak butlan davalarının etkisini bertaraf etmeye yönelik bir “konusuz bırakma” stratejisi olarak algılanmıştır.

Nitekim Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin davaların konusuz kaldığı yönündeki yaklaşımı da bu tartışmayı güçlendirmiştir.

Ancak burada temel soru şudur:

Hukuken meşruiyeti tartışmalı bir yönetim, yeni bir kurultay yaparak önceki sakatlığı ortadan kaldırabilir mi?

Eğer 38. Olağan Kurultay mutlak butlanla sakatsa, o kurultay sonucunda oluşan yönetimin olağanüstü kurultay çağrısı yapma, gündem belirleme ve sonraki süreci yönetme yetkisi de tartışmalı hâle gelir.

Bu nedenle 21. Olağanüstü Kurultay, mutlak butlan tartışmasını sona erdiren değil, tersine derinleştiren bir aşama olarak değerlendirilmelidir.

22. Olağanüstü Kurultay, Tüzük m.48 ve Tam Kanunsuzluk İddiaları

CHP’nin 22. Olağanüstü Kurultayı ise ayrı bir tartışma başlığıdır.

Bu kurultay bakımından temel mesele, kurultayın hangi tüzük hükmüne göre yapıldığıdır.

CHP Tüzüğü’nde olağanüstü kongre ve olağanüstü kurultay bakımından farklı düzenlemeler bulunmaktadır.

İtirazların merkezinde, 22. Olağanüstü Kurultay bakımından CHP Tüzüğü’nün 48. maddesinin uygulanması gerektiği iddiası vardır.

Bu madde çerçevesinde tartışılan hususlar şunlardır:

Kurultay delegelerinin yeterli imzayı usulüne uygun biçimde toplayıp toplamadığı,

noter onaylı imza sürecinin gerçekliği,

15 günlük imza toplama süresine uyulup uyulmadığı,

toplanan imzaların 7 gün içinde teslim edilip edilmediği,

662 noter onaylı imzanın hangi süreçte ve hangi usulle toplandığı,

Genel Başkan’ın kamuoyuna yansıyan “1000’i aşkın imza” açıklamasıyla resmi bildirilen 662 imza arasındaki fark,

gündem dışına çıkılıp çıkılmadığı,

güven oylaması ve seçim süreçlerinin tüzüğe uygun yürütülüp yürütülmediği,

salt çoğunluk hesabının hazır bulunanlara göre mi, yoksa üye tamsayısına göre mi yapılacağı,

İstanbul delegelerinin hukuki statüsünün kurultay çoğunluk hesabını etkileyip etkilemediği.

Bu tartışmalar teknik gibi görünebilir.

Ancak aslında doğrudan demokratik meşruiyetle ilgilidir.

Çünkü bir siyasi partinin genel başkanını, parti meclisini ve yetkili organlarını belirleyen kurultayın hangi usulle toplandığı, kimlerin oy kullandığı, hangi çoğunlukla karar alındığı ve delegelerin hukuki statüsünün ne olduğu, parti içi demokrasinin temelidir.

22. Olağanüstü Kurultay bakımından başlangıçta 1309 delege üzerinden askı sürecinin işletildiği, itirazlar sonrasında kesin delege sayısının 1127 olarak değerlendirildiği, buna rağmen 662 imza üzerinden olağanüstü kurultay sürecinin başlatıldığı ileri sürülmektedir.

Bu durumda şu sorular cevap beklemektedir:

Salt çoğunluk hesabı hangi delege sayısına göre yapılmıştır?

İstanbul delegeleri hesaba katılmış mıdır?

Görevden uzaklaştırılan veya hukuki statüsü tartışmalı delegelerin imzaları ve oyları nasıl değerlendirilmiştir?

662 imza gerçekten CHP Tüzüğü m.48’deki süre, şekil ve teslim şartlarına uygun mudur?

15 günlük imza toplama ve 7 günlük teslim kuralı uygulanmış mıdır?

Eğer uygulanmadıysa, bu durum neden tam kanunsuzluk olarak değerlendirilmemiştir?

Bu sorulara cevap verilmeden “demokrasi” söylemi eksik kalır.

Çünkü demokrasi yalnızca iktidarın seçimleri kaybetmeye hazır olması değildir.

Demokrasi aynı zamanda muhalefet partilerinin kendi iç seçimlerini hukuk içinde yapmasıdır.

YSK ve İlçe Seçim Kurulu Kararları

Bu süreçte YSK ve ilçe seçim kurulu kararları da tartışmanın parçasıdır.

22. Olağanüstü Kurultay bakımından Çankaya 4. İlçe Seçim Kurulu’nun kararları ve YSK’ya yapılan tam kanunsuzluk başvuruları, meselenin yalnızca parti içi bir tartışma olmadığını göstermektedir.

Burada ayrıca dikkat çekici olan husus, kurultayı yöneten seçim hâkimi ile itirazları değerlendiren merci arasındaki ilişkinin de tartışılmış olmasıdır.

Bir yandan kurultay seçim kurulu gözetiminde yapılmakta, diğer yandan seçim sürecine ilişkin itirazlar yine aynı yapı içinde ele alınmaktadır.

Bu durum, özellikle tarafsızlık, çekinme, denetim ve etkili başvuru hakkı bakımından tartışmaya açıktır.

YSK’nın tam kanunsuzluk iddialarına yaklaşımı ise ayrıca eleştirilmelidir.

Çünkü eğer bir siyasi partinin kurultayında tüzük hükümleri, delege statüsü, çoğunluk hesabı, gündem sınırlaması ve imza şartları bakımından ciddi sakatlık iddiaları varsa, bunların “parti içi mesele” veya şekli değerlendirmelerle geçiştirilmesi demokratik denetim açısından sorunludur.

Tam kanunsuzluk, sadece seçim sonucuna ilişkin basit bir itiraz yolu değildir.

Ağır ve açık hukuka aykırılıkların, süreye bağlı olmaksızın giderilmesini amaçlayan olağanüstü bir denetim alanıdır.

Bu nedenle 22. Olağanüstü Kurultay bakımından ileri sürülen iddialar, Özgür Özel’in Newsweek’te çizdiği mağduriyet tablosunun dışında bırakılamaz.

Suçları Siyasallaştırarak Kurtulma Çabası mı?

Burada dikkatli bir ayrım yapmak gerekir.

Hiç kimse hakkında kesin mahkeme kararı olmadan “suçludur” denilemez.

Masumiyet karinesi herkes için geçerlidir.

Ancak masumiyet karinesi, açılmış ceza davalarının, iddianamelerin, tanık anlatımlarının, delil tartışmalarının ve mahkeme kararlarının yok sayılması anlamına da gelmez.

Özgür Özel’in Newsweek yazısındaki problem tam da buradadır.

Yazı, hukuki süreçleri açıklamak yerine onları bütünüyle siyasallaştırmaktadır.

Kurultay iddiaları yoktur.

İddianame yoktur.

MASAK raporları yoktur.

Tanık anlatımları yoktur.

İstanbul İl Kongresi yoktur.

Mutlak butlan yoktur.

Tüzük m.48 yoktur.

662 imza yoktur.

1127 delege hesabı yoktur.

YSK ve ilçe seçim kurulu tartışmaları yoktur.

Tam kanunsuzluk başvuruları yoktur.

Bunların yerine tek bir anlatı vardır: “Demokratik muhalefet yargı eliyle tasfiye ediliyor.”

Bu anlatı eksiktir.

Çünkü hukuki süreçleri bütünüyle siyasi komplo olarak göstermek, suç iddialarını ve meşruiyet tartışmalarını görünmez kılma çabasına dönüşebilir.

Bu durumda asıl mesele şudur:

CHP yönetimi hukuki iddialara hukuk içinde cevap mı vermektedir, yoksa bu iddiaları uluslararası kamuoyuna taşıyarak siyasi mağduriyet söylemiyle etkisizleştirmeye mi çalışmaktadır?

Türk Dış Politikasıyla Örtüşmeyen Bir Tablo

Özgür Özel’in yazısında Türkiye’nin stratejik önemine yapılan vurgu, Türk dış politikasının temel gerçekleriyle de sorunlu biçimde ilişkilendirilmektedir.

Türkiye gerçekten Karadeniz, NATO, Avrupa güvenliği, göç, enerji, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu bakımından kritik bir ülkedir.

Ancak bu gerçek, Türkiye’nin iç siyasi tartışmalarının otomatik olarak uluslararası müdahale konusu yapılmasını gerektirmez.

Türk dış politikasının ana ekseni, tarihsel olarak egemenlik, toprak bütünlüğü, bağımsız karar alma kapasitesi, denge politikası ve bölgesel etkinlik üzerine kuruludur.

Türkiye’nin jeopolitik önemi, yabancı aktörlerin Türkiye iç siyasetine müdahalesini meşrulaştıran bir araç değil; Türkiye’nin bağımsız dış politika kapasitesini güçlendiren bir unsurdur.

Özel’in yazısı ise bu stratejik önemi tersine çevirmektedir.

Türkiye’nin jeopolitik konumu, Türkiye’nin uluslararası baskıya açık hâle getirilmesi için argüman olarak kullanılmaktadır.

Bu, Türk dış politikasının geleneksel egemenlik refleksiyle örtüşmez.

Türkiye’nin dış politika çizgisi, içerideki siyasi tartışmalar ne kadar sert olursa olsun, ülkenin uluslararası platformlarda güvenlik riski olarak sunulmasını değil; sorunların Türkiye’nin kendi demokratik ve hukuki mekanizmaları içinde çözülmesini gerektirir.

Bu nedenle Özgür Özel’in yazısı, yalnızca iktidarı eleştiren bir muhalefet metni değildir.

Aynı zamanda Türkiye’nin stratejik önemini Türkiye üzerindeki dış baskı beklentisine bağlayan problemli bir dış politika söylemidir.

Sonuç: Demokrasi Söylemi mi, Meşruiyet Krizini Örtme Çabası mı?

Eğer gerçekten demokrasi savunulacaksa, bunun ilk adresi yabancı dergiler değil, hukuk önünde açıklığa kavuşturulması gereken kurultay süreçleri olmalıdır. Demokrasi talebinin inandırıcı olabilmesi için önce parti içi meşruiyet tartışmalarına, delege iradesine ilişkin iddialara, ceza davalarına ve mutlak butlan kararlarına açıklık getirilmesi gerekir. Aksi hâlde demokrasi söylemi, meşruiyet krizini perdeleyen bir siyasi iletişim aracına dönüşme riski taşır.

Türkiye’de demokrasi, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve siyasal rekabet alanında sorunlar tartışılabilir.

İktidar eleştirilebilir.

Yargı kararları eleştirilebilir.

Soruşturmalar ve tutuklamalar hukuki bakımdan sorgulanabilir.

Ancak bütün bunlar yapılırken CHP’nin kendi içindeki meşruiyet krizi yok sayılamaz.

38. Olağan Kurultay’a ilişkin iddianame,

İstanbul İl Kongresi’ne ilişkin davalar,

Ankara 42. Asliye Hukuk ve Ankara BAM 36. Hukuk Dairesi süreçleri,

mutlak butlan tartışması,

21. Olağanüstü Kurultay’ın konusuz bırakma etkisi,

22. Olağanüstü Kurultay’daki tüzük, imza, delege ve salt çoğunluk tartışmaları,

YSK ve ilçe seçim kurulu kararları,

tam kanunsuzluk başvuruları,

Özgür Özel CHP’sinin meşruiyetinin tartışmalı olduğunu göstermektedir.

Bu tablo ortadayken, Newsweek okuyucusuna yalnızca “Türkiye’de demokrasi çöküyor, bu da NATO ve Avrupa için güvenlik krizidir” demek, eksik ve yönlendirilmiş bir anlatıdır.

Asıl soru şudur:

Türkiye’nin demokrasi krizinin güvenlik krizine dönüşmesini mi konuşuyoruz?

Yoksa Özgür Özel CHP’sinin şaibeli kurultaylar, ceza davaları, mutlak butlan kararları ve tam kanunsuzluk iddialarıyla ağırlaşan meşruiyet krizini uluslararası demokrasi ve güvenlik söylemiyle örtme çabasını mı?

Demokrasi, yalnızca iktidara karşı kullanılan bir slogan değildir.

Demokrasi, önce kişinin ve kurumların kendi meşruiyetini hukuk içinde kurmasıdır.

Hukuki meşruiyeti tartışmalı olanların, kendi sorunlarını NATO, Avrupa ve uluslararası güvenlik söylemi üzerinden perdelemeye çalışması ise demokrasi savunusu değil; iç siyaseti dış baskı alanına taşıma girişimidir.

Türkiye’nin ihtiyacı dış müdahale çağrıları değil, kendi hukuk düzeni içinde şeffaflık, hesap verebilirlik ve gerçek demokratik meşruiyettir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI