Tuana…
Artık sadece bir isim değil; bu ülkenin siyasetiyle, kurumlarıyla ve suskunluklarıyla yüzleşmek zorunda olduğu bir kırılma noktası.
Bir genç kadın, ciddi iddialar ve ardından “şüpheli” bir ölüm.
Bu ülkede “şüpheli” kelimesi artık hukuki bir terim değil, siyasi bir sığınaktır. Gerçeğin üzerini örten, sorumluluğu dağıtan ve zamanla unutturan bir mekanizma.
Daha vahimi ise bu olayın etrafında örülen sessizliktir.
Siyasi partiler nerede? Kadın örgütleri neden parçalı, neden seçici? Hangi olayda kimlerin ne kadar ses çıkaracağı, failin kim olduğuna göre mi belirleniyor?
Eğer öyleyse, ortada savunulan bir “hak” yoktur; yalnızca pozisyon vardır.
Bugün Tuana için susanlar, dün başka bir olayda en önde yürüyenler olabilir. Ama bu tutarsızlık, mücadeleyi değil; güveni öldürür. Kadın hakları mücadelesi, siyasi konjonktüre göre açılıp kapanan bir başlık değildir. Ya her durumda savunulur ya da hiçbir zaman gerçek anlamda savunulmamıştır.
Siyasi partiler açısından tablo daha da ağırdır.
Kendi içlerinden çıkan iddialar karşısında refleksleri aynı: Savun, geçiştir, unuttur. Oysa siyaset, sorumluluk makamıdır; koruma kalkanı değil. Bir failin kimliği, partisi ya da pozisyonu, adaletin uygulanma biçimini değiştiremez. Değiştiriyorsa, orada hukuk değil, açık bir çürüme vardır.
Kadın örgütlerinin ve sivil toplumun bu noktadaki sınavı da nettir:
Evrensel bir ilke mi savunuluyor, yoksa ideolojik bir alan mı korunuyor? Eğer tepki seçiciyse, o tepki ahlaki değil politiktir. Ve politik olan, çoğu zaman güç dengelerine göre şekillenir.
Bu yüzden mesele yalnızca Tuana değil.
Mesele, bu ülkede adaletin gerçekten eşit olup olmadığıdır.
Mesele, kadınların ve gençlerin hayatının, siyasi hesaplardan daha değersiz görülüp görülmediğidir.
Bugün verilen mesaj tehlikelidir:
“Güçlüysen korunursun, yalnızsan unutulursun.”
Buna alışmak, bunu kabullenmek, bunu normalleştirmek…
İşte asıl çürüme tam olarak budur.
Açık konuşmak gerekir:
Suskunluk tarafsızlık değildir. Suskunluk, güçlüden yana pozisyon almaktır.
Seçici öfke ise vicdan değil, stratejidir.
Tuana için adalet istemek, bir siyasi tercih değil; temel bir etik zorunluluktur.
Ama bu zorunluluğu bile hesap ederek yerine getiren bir düzen, artık sadece sorunlu değil; tehlikelidir.
Çünkü burada kaybedilen yalnızca bir hayat değil;
Toplumun adalete olan inancıdır.
Ve o inanç bir kez yıkıldığında, hiçbir siyasi söylem, hiçbir kurum, hiçbir yapı onu yeniden kolayca kuramaz.
Tuana’yı unutmak kolaydır.
Zor olan, bu düzenle yüzleşmektir.
