Her şeyi sınırsız bir özgürlük zannına bağlayanların; ilkel yaşamın sürdürülemez olduğunu, toplu yaşamın ahlaki değerler üzerine kurulduğunu ve toplumsal sözleşmeyle kaybedilen şeyin aslında vahşi bir “doğal özgürlük” olduğunu bilmemeleri içler acısıdır. Bireysel özgürlükler, toplumu ayakta tutan ahlaki değerlerin önüne geçemez. Nerede ve hangi şartta olursak olalım; her şeyden önce edep!
Ne yazık ki hadsizlik, sınır tanımıyor. Kötülüklerinden, hasetliklerinden ve inançlara duydukları kinden beslenen kibirli bir güruh; haddini bilmezliği bir başkaldırı, iyi olandan intikam alma aracı olarak görüyor. Kutsalları çiğnemekle büyüklenip, ağız dolusu kahkahalar atıyorlar. Bunlar, kendi zehirleriyle kıvranan ve toplumu da o zehirle çürütmek isteyen vicdan yoksunlarıdır.
Oysa kadim devletimizin milli ve dini değerleri, milletimizi bir arada tutan, kardeşliği ve barışı sağlayan en büyük mukaddesatımızdır. Sanatçı, siyasetçi, hatta cumhurbaşkanı dahi olsa hiç kimse bizi biz yapan bu değerlere dil uzatamaz, milleti ayrıştıramaz! İnananların vicdani huzuru için işleyen hukuki süreçleri sırf ideolojik körlükle “siyasi yargı” olarak nitelendirip, bu hadsizleri korumaya çalışmak toplumsal yapıya en büyük zararı verir. Adalet karşısında eşitlik ilkesi, kişinin unvanına göre esnetilemez. Sıradan bir vatandaşa gösterilmeyen müsamaha, sırf popüler olduğu için birine gösterilir ve hakaret normalleştirilirse, ahlaki yozlaşmanın önüne geçemeyiz. Geleneklerimiz çürür, adalet duygusu yara alır.
Kutsal değerler ile bireysel özgürlükler arasındaki o bıçak sırtı denge, siyasi partilerin sığ argümanlarından çok daha derin, doğrudan toplumun ruhunda açılan bir yaradır. Mesele sadece sahne arkasına sığınıp pervasızca konuşan bir komedyenin sözleri, siyasi ikbal devşirmek için “Bakara-makara” diyerek ayetlerimizle dalga geçenlerin aymazlığı ya da devlet büyüklerimize fütursuzca hakaret edenlerin hadsizliği değildir; mesele, hukuki usul tartışmalarının çok ötesindedir. Asıl büyük kayıp ve kambur; “özgürlük” kavramını ahlaki ve vicdani bir sorumluluktan kopararak, sınırsız bir yıkım hakkı gibi gören modern savrulmadır. Kur’an-ı Kerim gibi milyarlarca insanın canından aziz bildiği değerlerle dalga geçmeyi “bireysel hak” potasında eritmeye çalışanlar, özgürlüğü yüceltmiyor; aksine, toplumu bir arada tutan o görünmez ama sarsılmaz mukaddes bağları zedeliyor. Kutsala saldırıyı sıradanlaştıran bu yaklaşım, bireyi özgür kılmak bir yana, manevi bir çoraklığa sürüklüyor.
Bu yozlaşmanın ve toplumsal yaralanmanın faturası ise bu pervasızlığı “ifade özgürlüğü” kalkanının arkasına saklanarak meşrulaştırmaya çalışan kesimlerin sırtında bir kambura dönüşmektedir. Fildişi kulelerden yapılan entelektüel savunmaların arkasına gizlenerek, toplumun vicdanında açılan yarayı görmezden gelmek büyük bir körlüktür. Çünkü adalet ve özgürlük, ancak toplumun ruhuna saygı duyulduğunda yaşayabilir. Sırf “hukuken nerede durmalıyım” hesabı yaparken, milletin kutsalına yapılan saygısızlığa göz yuman ya da bunu dolaylı yoldan koruyan zihniyet, en büyük kaybı toplumsal meşruiyetini ve inandırıcılığını tamamen yitirerek yaşar.
İster muhalefet ister iktidar cenahında olsun; kendinden olan suçluyu/hadsizi savunmak yerine, bu kutsallar üzerinden birbirimize cephe açmayı bırakıp kenetlenmek zorundayız. Dini ve milli değerlerimiz kimsenin tekelinde olmadığı gibi, marjinal çıkışları “sanat veya özgürlük” kılıfıyla korumak da muhalefet etmek değildir. Rakiplerin birbirine sürekli algı malzemesi verdiği bu ezberci siyaset anlayışı ile bütünsel bir zafer elde edilemez. İki taraftan birinin bu yolla elde ettiği zafer, toplumun bir kesiminin yenilgisi olur ki; bu da ayrışmayı ve öfkeyi tetikler. Siyasi erklerin asıl görevi, toplumu ayrıştıran yapıları beslemek değil, toplumsal barışı ahlaki zeminlerde inşa etmektir.
Elbette herkesin ifade özgürlüğü vardır; ancak unutulmamalıdır ki ağızdan çıkan her söze karşılık hayatta bir ödül, bir de ceza vardır. Gücünüzü ahlakınızla haklı kılın; yandaşlığın ve yaratılan algı karanlığının yükünü değil; doğruyu, hakikati yüklenin. Siyasi arenada muhalefet etmek uğruna ahlaksızı, arsızı, hakkı hukuku ve devletimizi tanımayanı savunmayı bırakın. Nezaketten, milli ve dini değerlerden uzak bu kişilere arka çıkmayın…
Bırakın, kendi ahlaki sığlıklarında boğulsunlar; salın gitsin!
