HALKWEBYazarlarKürt Kadının Düştüğü Yer: Devletleşmiş Erkekliğin Uçurumu

Kürt Kadının Düştüğü Yer: Devletleşmiş Erkekliğin Uçurumu

Amara’nın beşinci kattan düşüşü, bir anın trajedisi değil; uzun bir politik sürecin Devletleşmiş erkekliğin mantıksal sonucudur.

0:00 0:00

Halep’te beşinci kattan atılan Kürt kadını Amara’nın direniş öyküsü, münferit bir kadın cinayetinin ötesinde, Orta Doğu’nun erkek aklıyla örülmüş siyasal yapısının kristalleştiği bir eşiktir. Bu olay, yalnızca bir bedenin yere çarpma anı değil; bir halkın, bir cinsiyetin ve bir kimliğin yüzyıllardır süren düşüşünün güncel bir sahnesidir. Amara düşmedi; düşürüldü. Ve onu düşüren şey yalnızca bir erkek eli değil, erkekliğin devletleşmiş hâlidir.

Kürt kadını, Orta Doğu siyasetinde hiçbir zaman yalnızca “kadın” olmadı. O, aynı anda hem etnik bir tehdit, hem ahlaki bir hedef, hem de siyasal bir susturma nesnesi olarak kodlandı. Bu yüzden Kürt kadınının bedeni, yalnızca aile içinde değil; devletin, savaşın ve sınır siyasetinin de doğrudan müdahale alanına dönüştü. E

rkek egemen düzen için Kürt kadını, hem kontrol edilmesi gereken bir sınır hattı hem de bastırılması gereken bir hafızadır. Amara’nın bedeni, bu yüzden yalnızca namus adına değil; düzen adına da cezalandırıldı.

Orta Doğu’da kadın, birey olarak değil, anlam yükü olarak taşınır. Kürt kadını ise bu yükün en ağırını sırtlanır. O, erkeğin onurunu, aşiretin haysiyetini, devletin güvenliğini ve toplumun ahlakını aynı anda temsil etmeye zorlanır. Bu temsil yükü, kadını kutsamaz; onu rehin alır. Çünkü bir bedene bu kadar anlam yüklendiğinde, o beden artık kendine ait olmaktan çıkar. Amara’nın suçu tam da buydu: Kendi hayatına,bedenine ve bir bütünen her türlü insani kimliğine sahip olmak. Erkek akıl için bundan daha büyük bir tehdit yoktur.

Bu cinayet, bireysel bir öfkenin patlaması değil; örgütlü bir zihniyetin sessiz uygulamasıdır. Erkek egemen siyaset, kadına uygulanan şiddeti istisna olarak değil, düzenleyici bir araç olarak kullanır. Kadın bedeni, sistemin kendini yeniden kurduğu bir ceza alanına dönüştürülür. Şiddet burada bir sapma değil, bir yöntemdir. Amara’nın beşinci kattan atılması, erkekliğin başarısızlıklarını örtmek için başvurduğu en eski politik pratiktir: Kadını susturmak.

Kimlik meselesi bu şiddeti daha da derinleştirir. Kürt olmak, bu coğrafyada hâlâ başlı başına bir suç muamelesi görürken; Kürt kadın olmak, bu suçun bedenlenmiş hâlidir. Erkek egemen düzen, kendi iktidarını “öteki”nin bastırılması üzerinden kurar. Ve bu öteki, çoğu zaman konuşan, direnen, var olan bir kadının bedeninde somutlaşır. Amara’nın direniş öyküsü, bu yüzden yalnızca kadın düşmanlığının değil, etnik inkârın da sonucudur.

Burada karşımıza daha karanlık bir tablo çıkar: Şiddetin maaşa bağlandığı bir dünya. Erkeklik, bu coğrafyada çoğu zaman emeğiyle değil; tahakkümüyle geçinir. Savaşın, yoksulluğun, çeteciliğin ve cezasızlığın iç içe geçtiği Orta Doğu’da, erkeklik bir iktidar açığı yaşar ve bu açığı kadına yönelttiği şiddetle kapatır. Kadına vurmak, sistem içinde en risksiz, en ucuz ve en çok ödüllendirilen güç gösterisidir. Amara’nın direniş öyküsü, erkekliğin ödediği bir bedel değil; erkekliğin kadına kestiği bir faturadır.

Felsefi düzlemde Amara’nın düşüşü, Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramını aşan bir noktaya işaret eder. Burada kötülük sıradan değil; kurumsaldır. Gelenek, töre, ahlak ve düzen adı altında dolaşıma sokulan anlatılar, bireysel vicdanı felç eder. Cinayet bir karar olmaktan çıkar, bir ritüele dönüşür. Kimse suçlu değildir; herkes görevini yaptığını düşünür. Böylece kadın cinayeti, ahlaki bir çöküş değil, toplumsal bir prosedür hâline gelir.

Amara’nın direniş öyküsü, Orta Doğu’nun bitmeyen savaş hâliyle doğrudan bağlantılıdır. Sürekli olağanüstü hâl, hukuku askıya alır; askıya alınan hukuk, en çok kadınların hayatına mal olur. Kamusal şiddet arttıkça, özel alandaki şiddet görünmezleşir. Bir bombanın parçaladığı beden “politik”, bir erkeğin parçaladığı beden “kişisel” sayılır. Oysa her ikisi de aynı erkek egemen aklın ürünüdür. Aynı değersizleştirme mantığıyla çalışır.

Sonuç olarak Amara’nın beşinci kattan düşüşü, bir anın trajedisi değil; uzun bir politik sürecin Devletleşmiş erkekliğin mantıksal sonucudur. Bu süreçte kadın bedeni, kimlik ve iktidar arasında pazarlık nesnesine çevrilir. Düşen yalnızca Amara değildir; adalet, ahlak ve ortak vicdan da onunla birlikte yere çakılır. 1938 Dersim’de uçurumlardan atılan kadınlarla Halep’te beşinci kattan atılan Amara arasında tarihsel bir süreklilik vardır. Yöntemler değişir, erkek akıl değişmez.

Bu yüzden bu olay bir haber olarak tüketilemez. Bu bir yüzleşme çağrısıdır. Yüzleşilmediği sürece Orta Doğu’nun balkonları, pencereleri ve sınırları kadınlar için hep birer erkek uçurumu olarak kalacaktır. Ve Kürt kadınının düşüşü, bu coğrafyanın en çıplak politik hakikati olmaya devam edecektir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI