HALKWEBYazarlarKemalistlerin Milliyetçilerle Ne İşi Var?

Kemalistlerin Milliyetçilerle Ne İşi Var?

Kemalist-milliyetçi yakınlaşmasının bugünkü zemini de budur: Düzeni koruma refleksi.

0:00 0:00

Türkiye şu anda birden fazla krizli süreci birlikte yürütmeye çalışan bir düzen ittifakıyla karşı karşıya.Tarihsel bir karşılığı olan kürt sorununda adını çözüm süreci olarak koydukları ancak kürt halkında yaratmadığı heyecanı tersine bazı milliyetçi hareketlerin devreye girmesiyle özellikle gençlerde provokasyon amaçlı bir heyecanın yaratıldığı anlaşılıyor. Yine tribünlerde milliyetçi söylemlerin yine Öcalan üzerinden artması göçmenlere yoğunlaşan tepkiyi şimdilik ikinci plana itmiş gibi görünüyor.

Uzun süredir devam eden ekonomik krize siyasi krizlerin eşlik etmesiyle işçi sınıfının ücretlerindeki asgarisi açlık sınırının altında kalırken, alım gücü de günden güne azalıyor. Bu duruma neden olan kapitalist sistemin ulusal farklıları önemsemeden bütün emekçileri sömürüye maruz bıraktığı bu dönemde halkın enerjisinin açığa çıkışı ancak Amedspor’un şampiyonluğunda olurken, diğer tarafta ise bursaspor taraftarının milliyetçi sloganlarında iç rahatlatmak şeklinde oluyor.

Kapitalizmin krizinde milliyetçiliğin yükselişe geçmesi tesadüfi olmasa gerek. Bugün işçiler temel ihtiyaçlarını karşılayamaz durumdayken, lokal işçi direnişleri maaş alamadıkları yada tazminat hakları temelinde şekilleniyor. Yeni hak talepleri üzerinden değil doğal haklarını alabilmek için mücadele ediyorlar. Sermaye sınıfının ise açıkladıkları yıllık karlılık oranları ise artıyor. Krizden etkilenmeyen bir sınıfın temsilcisi olan Milliyetçiliğin tarihsel bağlamda ele alındığında da yine NATO’ya hizmet ile patronların aparatlığı dışında bir şey çıkmadığını söyleyebilirim.

Özellikle gençlerdeki gelecek kaygısı ve git gide artan otoriterleşmeye karşı özgürlük talepleriyle birleşen bu durum, gençleri uç noktalarda gezinmeye iterken, aynı zamanda siyaseti bir çözüm olarak gördüklerini de göstermekte. Gençlik ırkçı siyasi çizgi ile Komünistler arasında bir Cumhuriyet savunusu içerisinde.

Bugün toplumun neredeyse her kesiminde bir arayış bir çıkış bulma eğilimi gözlenmektedir. Düzen siyasetinin bu noktada yetersizliği, öncesiyle sonrasıyla ana muhalefet partisinin sadece seçim odaklı siyaset yapması ve burada ki başarısızlıkları başka bir alternatifin olabileceği düşüncesini güçlendirmektedir. Bugün Kemalistlerin, Cumhuriyetçilerin eskiye sahip çıkan değil, yenisinin kurulmasında omuz veren yani Cumhuriyetin bu kez sınıfsal belirleyeni işçi sınıfının kendisi olmaz ise eskisi tekrardan inşa edilemez olduğunun farkında olan bir pozisyonda enerji vermesi kritik.

Türkiye siyasetinin en büyük ideolojik bulanıklıklarından biri, kendisini “Kemalist”, “Atatürkçü”, “laik cumhuriyetçi” olarak tanımlayan kesimlerin giderek daha fazla Türk milliyetçiliğiyle iç içe geçmesidir. Oysa tarihsel olarak bakıldığında Kemalizm ile milliyetçilik arasında hem bir süreklilik hem de ciddi bir gerilim vardır. Bugün ise bu gerilim büyük ölçüde ortadan kalkmış, yerini ortak bir “devlet refleksi”ne bırakmıştır. Sorulması gereken soru tam da budur: Kemalistlerin milliyetçilerle ne işi var?

Marksist açıdan meseleye bakıldığında bunun cevabı yalnızca ideolojik değil, sınıfsaldır.

Kemalizm tarihsel olarak Osmanlı’dan devralınan çökmüş bir imparatorluk bakiyesi üzerinde yeni bir ulus-devlet inşa projesiydi. Bu proje bir yandan anti-emperyalist bir karakter taşıyor, diğer yandan ise Anadolu’da Türk burjuvazisinin yaratılmasını hedefliyordu. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında “milli ekonomi” söylemiyle sermaye birikimi yaratılırken devlet eliyle yeni bir egemen sınıf inşa edildi. Bu nedenle Kemalizm hiçbir zaman sınıfsız, nötr bir “aydınlanma hareketi” olmadı; belirli bir sınıf düzeninin ideolojik çimentosu olarak şekillendi.

Milliyetçilik ise bu çimentonun en işlevsel harcıydı.

Çünkü kapitalist ulus-devletler için milliyetçilik yalnızca bir duygu değil, emekçi sınıfları hizaya sokmanın aracıdır. İşçi ile patron arasındaki çelişkiyi görünmez kılar; “hepimiz aynı milletin evladıyız” diyerek sınıf çatışmasını bastırır. Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Kürt meselesinden işçi hareketlerine kadar birçok başlıkta devletin temel refleksi bu oldu. Kemalist modernleşme projesi, laiklik ve batılılaşma kadar “tek millet” fikri üzerine de kuruldu.

Bugün Kemalistlerin milliyetçilerle yan yana gelmesi tesadüf değil; tarihsel kodların devamıdır.

Özellikle 1980 sonrası neoliberal dönüşümle birlikte Kemalizm’in kamuculuk iddiası büyük ölçüde tasfiye edildi. Geriye daha çok güvenlikçi, devletçi ve ulusalcı bir omurga kaldı. Sermaye sınıfı özelleştirmelerle büyürken, emekçiler güvencesizleşirken, iş cinayetleri artarken, yoksulluk derinleşirken “vatan”, “beka”, “milli birlik” söylemleri daha fazla öne çıkarıldı. Çünkü egemen sınıflar ekonomik kriz dönemlerinde toplumsal öfkenin sınıfsal bir hatta akmasını istemez. Bunun yerine kimlikler, bayraklar ve güvenlik kaygıları üzerinden yeni bir toplumsal konsolidasyon yaratılır.

Bugün kendisini laiklik üzerinden tanımlayan birçok Kemalist çevrenin, göçmen düşmanlığında, Kürt meselesinde ya da güvenlik politikalarında aşırı milliyetçilerle aynı dili kullanması bu yüzden şaşırtıcı değildir. Çünkü ortak payda halkçılık değil devlettir. İşçinin, yoksulun, güvencesiz gençlerin çıkarı değil; devletin devamlılığı temel referans noktası haline gelmiştir. Burada refaransın radikal bir şekilde değişmesi şarttır.

Oysa Marksizm açısından mesele nettir: İşçinin vatanı patronunkiyle aynı değildir.

Bir tekstil işçisiyle holding patronunu “milli çıkar” ortaklığında eşitleyen her siyaset, sermayenin siyasetidir. Fabrikada düşük ücretle çalışan emekçinin sorunu sınırların ötesindeki halklar değil, kendi ülkesindeki sömürü düzenidir. Ama milliyetçilik tam da bu gerçeği perdelemek için vardır. Yoksulluğun sebebi patronlar değil göçmenler; işsizliğin nedeni sermaye düzeni değil dış güçler; baskının kaynağı devlet değil “iç düşmanlar” olarak gösterilir.

Kemalist-milliyetçi yakınlaşmasının bugünkü zemini de budur: Düzeni koruma refleksi.

Çünkü sermaye düzeni kriz içindedir. Gençler geleceksiz, işçiler örgütsüz, halk yoksuldur. Böyle dönemlerde egemen ideolojiler birbirine yaklaşır. Laik-ulusalcı çizgi ile sağ milliyetçilik arasındaki farklar silikleşir. Geriye devletin güvenliği adına halktan fedakârlık isteyen ortak bir siyasal dil kalır.

Bu nedenle mesele yalnızca “Kemalistler neden milliyetçilerle ittifak yapıyor?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Emekçi sınıflar neden hâlâ sermaye düzeninin farklı ideolojik kampları arasında sıkışıyor?

Komünistlerin Cumhuriyetin inşasında ülkeleriyle kurdukları bağ organiktir. Yurt sevgisi ile eşit özgür bir düzen arayışı hep iç içedir. Bugün Cumhuriyetin ilkelerinin hayata geçirilebilecek tek sistem sosyalizmin kendisidir.

Kemalistlerin devletin bekası için kol kolay girdiği milliyetçi ideolojinin kökünün dışarda olduğu, halkın çıkarına olmadığı bağımsızlığın işçi sınıfı mücadelesinde ayrı bir yerde durmadığı iyice anlaşılmalı.

Marksist politika tam da bu sis perdesini dağıtmak zorundadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI