Türkiye’de siyaset garip bir kolaycılığın pençesinde. Gerçek sorunlarla yüzleşmek yerine günah keçileri yaratılıyor, öfke yanlış adreslere yönlendiriliyor. Bu kolaycılığın son örneklerinden biri de Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik bitmek bilmeyen saldırılar.
Vurun abalıya…
Ülkedeki derinleşen yoksulluğa karşı ses çıkarmayanlar, emekçinin her geçen gün biraz daha yoksullaşmasını kader gibi izleyenler, kamu kaynaklarının belli çevrelere aktarılmasına itiraz etmeyenler, konu Kılıçdaroğlu olduğunda birdenbire büyük bir cesaret ve kararlılık sergiliyor.
Oysa Kılıçdaroğlu’nun yıllardır siyasette en çok üzerinde durduğu başlıklardan biri temiz siyaset oldu. Siyasetin kirli ilişkilerden, çıkar ağlarından, rant düzeninden ve kişisel hesaplardan arındırılması gerektiğini savundu. “Arınacağız” derken kastettiği yalnızca bir partinin iç muhasebesi değil, siyaset kurumunun tamamının etik bir yenilenmeden geçmesiydi.
Fakat ne ilginçtir ki, bu çağrıyı tartışmak yerine çağrıyı yapan kişiyi hedef almak tercih edildi. Temiz siyasetin ne anlama geldiğini konuşmak yerine, temiz siyaset talebinin sahibi itibarsızlaştırılmaya çalışıldı.
Milyonlar geçim derdiyle boğuşurken susanlar, rant düzenine karşı tek bir cümle kurmayanlar, şehirlerin talana açılmasını seyredenler, bütün siyasi enerjilerini Kılıçdaroğlu’na saldırmaya harcıyor. Çünkü bu daha kolay. Çünkü gerçek güç odaklarıyla mücadele etmek risk ister, bedel ister, kararlılık ister.
Can Atalay’ın milletvekili seçilmesine rağmen cezaevinde tutulmasına karşı meydanlarda görünmeyenler, hukukun açıkça askıya alınmasına karşı bayrak açmayanlar, bugün parti içi iktidar mücadelelerini demokrasi kisvesi altında savunuyor. İlkesel duruşun yerini hizip sadakati almış durumda.
Bir zamanlar demokrasi, hukuk ve temsil hakkı adına yüksek sesle konuşanların önemli bir bölümü, bugün aynı ilkeleri kişilere göre yorumluyor. Eğer mağdur edilen kendi siyasi kampından değilse sessizlik tercih ediliyor. Eğer hukuk ihlali siyasi hesaplara hizmet etmiyorsa görmezden geliniyor.
Öte yandan ülkenin dört bir yanında rant projeleri yükseliyor. Kentler müteahhit mantığıyla şekillendiriliyor. Doğa, kıyılar, ormanlar ve yaşam alanları piyasanın insafına bırakılıyor. Fakat bu tablo karşısında yeri göğü inletmeyenler, sıra Ekrem İmamoğlu’na geldiğinde bir anda demokrasi nöbetçisi kesiliyor.
Kılıçdaroğlu’nun temiz siyaset çağrısının asıl rahatsız edici tarafı da burada ortaya çıkıyor. Çünkü temiz siyaset, yalnızca iktidarı değil muhalefeti de sorgulamayı gerektirir. Yalnızca rakibin yanlışlarına değil, kendi mahallenin hatalarına da bakabilmeyi gerektirir. Arınma çağrısı tam da bu nedenle önemlidir; çünkü hesap vermeyi başkalarından istemeden önce kendinden başlamayı önerir.
Sorun kişileri eleştirmek değildir. Hiç kimse eleştiriden muaf değildir. Sorun, eleştirinin ilkelere değil kamplara göre yapılmasıdır. Sorun, adalet talebinin evrensel değil taraflı hale gelmesidir. Sorun, ülkenin gerçek meseleleri karşısında sessiz kalıp bütün enerjiyi parti içi hesaplaşmalara harcamaktır.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni düşmanlar yaratmak değil, gerçek sorunlarla yüzleşmektir. Yoksullukla, rant düzeniyle, hukuksuzlukla ve siyasal çürüme ile mücadele etmektir. Temiz siyaseti konuşmaktan kaçanlar, arınma çağrısıyla alay edenler önce şu soruya cevap vermelidir: Eğer siyaset temizlenecekse, bundan kimler rahatsız oluyor?
Aksi halde Kılıçdaroğlu’na saldırmanın dayanılmaz hafifliği sürer; fakat ülkenin ağır sorunları yerinde kalmaya devam eder.

