HALKWEB KONUK YAZAR/Sermet ERDEM
Kemal Kılıçdaroğlu kurultayı kaybettiğinde, Ankara’nın kulislerinde ve televizyon ekranlarında hâkim olan kanaat, onun siyasi hayatının artık belirleyici bir aşamasını geride bıraktığı yönündeydi. Uzun yıllar boyunca Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı görevini yürütmüş, Türk siyasetinin en çalkantılı dönemlerinden bazılarında muhalefetin liderliğini üstlenmiş bir isim olarak aktif siyasetin merkezinden uzaklaştığı düşünülüyordu. Kamuoyunda oluşan genel algı, Kılıçdaroğlu’nun bundan sonra daha çok siyasi hafızanın bir parçası olarak anılacağı, güncel siyasetin yönünü belirleyen aktörler arasında yer almayacağı şeklindeydi.
Ancak siyaset yalnızca görünen aktörlerden ve anlık güç dengelerinden ibaret değildir. Toplumsal hareketlerin, örgütsel dönüşümlerin ve siyasal meşruiyet tartışmalarının ortaya çıkardığı dip akıntılar çoğu zaman ilk bakışta fark edilmez. Aradan geçen süreçte yaşanan gelişmeler, özellikle kurultaya ilişkin tartışmalar ve sonrasında ortaya çıkan toplumsal refleksler, farklı bir tabloyu görünür hâle getirmiştir.
Kurultay sonrasında Kemal Kılıçdaroğlu’nun belirli ölçüde yalnızlaştığı inkâr edilemez. Bir dönem aynı siyasi çizgide yürüdüğü bazı isimler farklı pozisyonlar almış, bazıları sessiz kalmayı tercih etmiş, bazıları ise açık biçimde karşı saflarda yer almıştır. Buna rağmen ortaya çıkan yalnızlık, siyasetten kopuş anlamına gelmemiştir. Kılıçdaroğlu partiye ve ülke siyasetine ilişkin gelişmeleri yakından takip etmeyi sürdürmüş, özellikle kurultay sürecine ilişkin ortaya çıkan iddialar ve hukuki tartışmalar karşısında dikkatli bir pozisyon almıştır.
Bu süreçte meseleye yalnızca kişisel bir mağduriyet çerçevesinden yaklaşmadığı görülmektedir. Ortaya çıkan tabloyu, CHP’nin tarihsel kimliği, kurumsal yapısı ve geleceği bakımından değerlendiren bir yaklaşım sergilemiştir. Bu nedenle yaşanan tartışmaların yalnızca bir liderlik değişimi meselesi olmadığı, aynı zamanda partinin kurumsal meşruiyeti ve örgütsel geleceği bakımından da önem taşıdığı yönünde bir perspektif oluşmuştur.
İşte bu noktadan sonra sergilenen tutum, klasik bir siyasi rövanş arayışından farklı bir hatta ilerlemiştir. Yaklaşık bir buçuk yılı bulan süreç boyunca daha çok hukuki mekanizmaların işlemesi beklenmiş, günlük polemiklerden uzak durulmuş ve tartışmaların merkezine kurumsal meşruiyet meselesi yerleştirilmiştir. Siyasi gerilimlerin yükseldiği dönemlerde dahi doğrudan çatışmacı bir dil yerine, hukuki süreçlerin sonuçlarının görülmesi gerektiği yönünde bir yaklaşım benimsenmiştir.
Elbette Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasi serüveni yalnızca başarılarla anılan bir hikâye değildir. Özellikle 2023 seçimlerinin ardından seçim stratejileri ve parti yönetimine ilişkin ciddi eleştiriler yapılmış, CHP tabanında değişim talebi güçlü biçimde ortaya çıkmıştır. Bu eleştirilerin önemli bir kısmı hâlen siyasal tartışmaların konusu olmaya devam etmektedir.
Ancak siyasal liderlikler yalnızca başarı dönemleriyle değerlendirilmez. Kriz dönemlerinde ortaya konulan muhasebe kapasitesi, yeniden üretim yeteneği ve değişen koşullara uyum sağlayabilme becerisi de liderlik değerlendirmesinin önemli parçalarıdır. Bugün tartışılan konu geçmişteki hataların veya eleştirilerin yok sayılması değildir. Asıl mesele, yaşanan tüm deneyimlerin ardından Kemal Kılıçdaroğlu’nun önünde yeni bir siyasal rol ve tarihsel sorumluluk alanının bulunup bulunmadığıdır.
Belki de bu nedenle dava süreçleri etrafında ortaya çıkan tablo yalnızca hukuki bir tartışma olarak kalmamıştır. Zaman içerisinde bu süreç kendi sosyolojisini ve kendi kamusal alanını üretmiştir. Avukatlar, akademisyenler, gazeteciler, sosyal medya kullanıcıları, parti üyeleri ve herhangi bir siyasi görevi bulunmayan çok sayıda vatandaş, farklı gerekçelerle de olsa benzer sorular etrafında buluşmaya başlamıştır.
Bu süreçte ortaya çıkan enerji, yalnızca belirli bir hukuki mücadelenin sonucu olarak değerlendirilemez. Aynı zamanda CHP’nin kurumsal yapısı, örgütsel işleyişi ve geleceği hakkında yürütülen daha geniş kapsamlı bir tartışmanın parçası hâline gelmiştir. Tartışmaların odağında yalnızca geçmişte yaşananlar değil, gelecekte nasıl bir siyasi ve örgütsel yapı inşa edileceği sorusu da yer almaktadır.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, bu sürecin en dikkat çekici yönlerinden biri, birbirini tanımayan çok sayıda insanın ortak bir sorumluluk duygusu etrafında bir araya gelebilmiş olmasıdır. Siyasetin yalnızca kurumsal yapılardan ibaret olmadığı, aynı zamanda toplumsal katılım ve ortak aidiyet duygusuyla şekillendiği gerçeği bir kez daha görünür hâle gelmiştir.
Tam da bu noktada Kemal Kılıçdaroğlu açısından cevaplanması gereken temel soru ortaya çıkmaktadır: Bu toplumsal enerjinin nasıl okunacağı ve nasıl değerlendirileceği.
Kılıçdaroğlu’nun siyasi kariyerindeki dikkat çekici özelliklerden biri, farklı dönemlerde yeni isimleri ve yeni potansiyelleri siyasetin merkezine taşıyabilmiş olmasıdır. Bu yönüyle birçok kez yalnızca mevcut kadroları yöneten bir siyasetçi değil, aynı zamanda yeni kadroların önünü açan bir siyasi aktör olarak değerlendirilmiştir.
Bunun en somut örneklerinden biri Mansur Yavaş’tır. Bugün Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olarak geniş bir toplumsal karşılığa sahip olan Yavaş’ın adaylığı ilk gündeme geldiğinde ciddi tartışmalar yaşanmıştı. Parti içinden ve dışından çeşitli itirazlar yükselmiş, bu tercihin riskli olduğu ileri sürülmüştü. Buna rağmen adaylık konusunda gösterilen kararlılık, sonraki yıllarda Türk siyasetinin en önemli yerel yönetim başarılarından birinin ortaya çıkmasına katkı sağlamıştır.
Benzer şekilde Ekrem İmamoğlu örneği de dikkat çekicidir. İstanbul gibi dünyanın en önemli metropollerinden birinde adaylaştırıldığı dönemde ulusal ölçekte bugünkü kadar tanınan bir siyasi figür değildi. Ancak yapılan tercih ve gösterilen siyasi irade, Türkiye siyasetinde yeni bir aktörün yükselmesine imkân sağlamıştır. Bugün hem Mansur Yavaş hem de Ekrem İmamoğlu’nun ulaştığı siyasi konum, bu tercihlerden bağımsız değerlendirilemez.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı döneminde CHP yalnızca seçim stratejileriyle değil, toplumsal açılımlarıyla da dönüşüm yaşamıştır. Helalleşme siyaseti, farklı toplumsal kesimlerle kurulan yeni diyalog kanalları ve partinin daha geniş seçmen gruplarına ulaşma çabası bu dönemin dikkat çeken başlıkları arasında yer almıştır.
Bugün önünde duran mesele de aslında benzer bir nitelik taşımaktadır. Ancak bu kez konu yalnızca bir seçim stratejisi ya da aday tercihi değildir. Ortada kendiliğinden oluşmuş bir toplumsal enerji, geniş bir tartışma alanı ve yeni bir siyasal üretim potansiyeli bulunmaktadır.
Bu nedenle Kılıçdaroğlu’nun önündeki temel görev, ortaya çıkan bu insan kaynağını doğru okuyabilmek ve değerlendirebilmektir. Kurultay sürecinde oluşan hareketlilik; hukukçulardan akademisyenlere, gençlerden sosyal medya aktörlerine kadar farklı kesimlerden insanların bir araya gelmesini sağlamıştır. Bu tablo, yalnızca geçmişe ilişkin bir tartışmanın değil, aynı zamanda geleceğe ilişkin bir arayışın da göstergesidir.
Siyaset sahnesinde yeni bir heyecan yaratmanın yolu, yalnızca geçmiş kadroları korumaktan değil, yeni isimleri keşfetmekten ve yeni hikâyeler üretebilmekten geçmektedir. Kılıçdaroğlu’nun geçmişte gösterdiği kadro oluşturma ve yeni aktörleri siyasete kazandırma kapasitesi düşünüldüğünde, bugün ortaya çıkan bu potansiyelin nasıl değerlendirileceği ayrı bir önem taşımaktadır.
Çünkü bazı liderler mevcut kadroları yönetir. Bazı liderler ise yeni kadrolar keşfeder, yeni toplumsal enerjileri örgütler ve değişen koşullar karşısında yeni siyasal alanlar açarlar. Kemal Kılıçdaroğlu’nun önünde duran tarihî sınav da büyük ölçüde budur. Tartışma artık yalnızca geçmişe ilişkin değildir. Asıl mesele, ortaya çıkan toplumsal enerjinin gelecekte nasıl bir siyasal inşa sürecine dönüştürüleceği ve bu süreçte nasıl bir rol üstlenileceğidir. Bu sorunun cevabı ise yalnızca CHP açısından değil, Türkiye siyasetinin geleceği bakımından da önem taşımaktadır.
