HALKWEBYazarlarİş Yok, İşsizlik Fonu Yerinde: 3 Milyon İşsiz ve 500 Milyarlık Fonun...

İş Yok, İşsizlik Fonu Yerinde: 3 Milyon İşsiz ve 500 Milyarlık Fonun Yönetimi

Sorun teknik değildir. Kaynak vardır, irade yoktur. Sınav vardır, adalet yoktur. İş vardır, güvence yoktur. Bunların hiçbiri tesadüf değildir; hepsi siyasal tercihlerdir.

0:00 0:00

Türkiye’de işsizlik artık yalnızca ekonomik bir gösterge değil; siyasal tercihlerle şekillenen, yönetilen ve giderek kanıksatılan bir toplumsal olgu hâline gelmiştir. Çocuklar ve emekliler hariç tutulduğunda, çalışabilir durumda olup işsiz olanların sayısı 3 milyonun üzerindedir. TÜİK’in Kasım 2025 verilerine göre mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı yüzde 8,6 olarak açıklanmış; işsiz sayısı bir ayda 54 bin kişi artarak 3 milyon 98 bine ulaşmıştır.

Bu rakamlar, ilk bakışta teknik bir istatistik soğukluğuyla sunulsa da, meselenin asıl ağırlığı sayıların dışında, hayatın içindedir. Kadın işsizliğinin yüzde 11,8’e yükselmesi, genç işsizliğin yüzde 15,4 gibi yüksek bir düzeyde kalması ve atıl işgücü oranının hâlâ yüzde 29,1 seviyesinde seyretmesi, işsizliğin dar tanımlarla gizlenmeye çalışıldığını göstermektedir. İşgücüne katılım oranı düşük, istihdam oranı kırılgan; çalışma süreleri artarken güvencenin azaldığı bir emek piyasasıyla karşı karşıyayız.

Bu noktada sormak gerekir: Gerçekten işsizlik mi azalıyor, yoksa işsizliğin tanımı mı daraltılıyor?

Türkiye’de istihdam artışı, nitelikli ve güvenceli işlerden çok; düşük ücretli, güvencesiz ve uzun çalışma saatlerine dayalı bir yapı üzerinden ilerlemektedir. Haftalık fiili çalışma süresinin 42,3 saate çıkması, daha fazla insanın çalıştığını değil; çalışanların daha fazla yorulduğunu göstermektedir. Bu, üretkenliği artıran bir istihdam politikası değil; emeği daha yoğun, daha kırılgan ve daha sessiz hâle getiren bir tercihtir.

Bu tercihin merkezinde ise İşsizlik Sigortası Fonu yer almaktadır. İşçilerden kesilen primlerle oluşturulan ve 2025 itibarıyla yaklaşık 500 milyar TL’ye ulaşan bu fon, adına rağmen işsizlerin erişiminin en zor olduğu kamusal kaynaklardan biri hâline gelmiştir. Fon büyümüş, birikmiş; ancak işsiz kalan yurttaş için hâlâ koşullu, sınırlı ve çoğu zaman ulaşılamaz durumdadır. İşten çıkış kodları, prim gün sayıları ve bürokratik engeller, işsizlik maaşını sosyal bir hak olmaktan çıkarıp istisnaya dönüştürmüştür.

Daha da önemlisi, bu fon asli amacından saptırılmıştır. Fonun büyüklüğü ile işçilere yapılan ödemeler arasındaki ciddi fark, kaynakların nasıl yönlendirildiğini ortaya koymaktadır. İşsizler için güvence olması gereken bu kaynaklar, işveren teşviklerinin ve çeşitli istihdam programlarının finansmanına yönlendirilmiş; işsiz kalan yurttaş ise “neden yararlanamıyorsun?” sorusuyla baş başa bırakılmıştır.

Fon yerindedir, kasadadır; fakat işsiz için çalışmamaktadır. Fonun yönetimi, İŞKUR Yönetim Kurulu aracılığıyla gerçekleştirilmekte ve içinde devlet temsilcileri, işçi ve işveren konfederasyonlarının üyeleri bulunmaktadır. Ancak yönetim şekli ve kullanım öncelikleri, fonun asli amacından sapmasına yol açmıştır.

İşsizliği derinleştiren bir diğer yapısal unsur ise iş güvencesinin sistematik biçimde aşındırılmasıdır. İşten çıkarmaların kolaylaştığı, belirsiz süreli sözleşmelerin fiilen anlamsızlaştığı, kıdem tazminatının sürekli tartışma konusu hâline geldiği bir düzende işsizlik, yalnızca işsizlerin değil, çalışanların da ortak kaderine dönüşmektedir. İş güvencesi olmayan bir toplumda sendikal haklar zayıflar, ücretler baskılanır ve demokrasi yalnızca sandık günlerine sıkışır.

Bu güvencesizliğin kurumsallaşmış hâli ise taşeron çalışma düzenidir. Geçici olması gereken bir istihdam biçimi, Türkiye’de kalıcı bir sosyal statüye dönüşmüştür. Aynı işi yapan işçiler arasında yaratılan ücret, hak ve gelecek farkları yalnızca emek piyasasını değil, toplumsal adalet duygusunu da parçalamaktadır. Taşeronluk ucuzluk değil; yoksulluk, örgütsüzlük ve süreklileşmiş güvencesizlik üretmektedir.

Bu tabloya eşlik eden bir başka derin sorun da liyakat krizidir. Kamu personel alımları, nesnel ölçütler ve eşit rekabet temelinde yürütülmesi gerekirken; mülakat adı altında siyasal sadakatin test edildiği alanlara dönüştürülmüştür. KPSS gibi merkezi sınavlar belirleyici olmaktan çıkarılmış; torpil, referans ve aidiyet fiilî istihdam kriteri hâline gelmiştir. Aynı puanı alan iki adaydan birinin atanıp diğerinin işsiz kalması, bireysel bir talihsizlik değil; kamusal aklın çöküşüdür. Liyakat ortadan kalktığında, kamu istihdamı işsizliği azaltan değil; umudu tüketen bir mekanizmaya dönüşür.

Tüm bunlara rağmen, işsizliğe dair siyasal söylem hâlâ “sabır” kavramı etrafında kurulmaktadır. İşsiz gençlere sabır telkin edilir, güvencesiz çalışanlardan sabır beklenir, iş bulamayan kadınlara sabır öğütlenir. Oysa sabır bir erdem olabilir; ama yanlış politikaların bedeli olamaz. Kimse, başkalarının tercihlerinin sonuçlarını sabırla taşımak zorunda değildir.

Dahası, işsizliğin bu denli yaygın olduğu bir ülkede hâlâ “iş beğenmeme” söylemine sarılmak, gerçekle bağını koparmaktır. Gençler iş beğenmiyor değil; geleceksizliği reddediyor. Asgari ücretin yoksulluk sınırının altında kaldığı, güvencenin istisna hâline geldiği bir emek düzenini sorgulamak tembellik değil; sağduyudur.

Burada artık açıkça sorulması gereken sorular vardır: Bu işsizlik tablosunun siyasi sorumluluğu kime aittir? İşsizlik fonunu amacı dışında kullananlar, taşeronluğu kalıcılaştıranlar, liyakati sistem dışına itenler hangi gerekçeyle hesap vermemektedir? Her ay yayımlanan istatistiklerin ardına saklanarak, milyonlarca insanın hayatından eksilen yılların sorumluluğu nasıl bu kadar kolay görünmez kılınmaktadır?

Sorun teknik değildir. Kaynak vardır, irade yoktur. Sınav vardır, adalet yoktur. İş vardır, güvence yoktur. Bunların hiçbiri tesadüf değildir; hepsi siyasal tercihlerdir.

Oysa çözüm de bellidir. İş güvencesi yeniden tesis edilmelidir. Keyfi işten çıkarmalar zorlaştırılmalı, çalışanlar işsiz kalma korkusuyla sessizliğe mahkûm edilmemelidir. Taşeron çalışma istisna hâline getirilmeli; asıl işi yapan taşeron işçiler güvenceli kadrolara alınmalıdır. İşsizlik maaşına erişim kolaylaştırılmalı, 500 milyarlık İşsizlik Sigortası Fonunun kaynakları gerçek sahiplerine, yani işçilere yönlendirilmelidir. Kadınlar ve gençler için kamusal istihdam programları hayata geçirilerek, piyasanın insafına terk edilmiş bir emek düzeni yerine sosyal devlet anlayışı güçlendirilmelidir.

İşsizlik bir kader değildir. Yönetilen bir tercihtir. Bugün Türkiye’de yönetilen şey işsizlikten çok, işsizlerin sabrıdır. Oysa sosyal devlet sabrı değil; güvenceyi örgütlemekle yükümlüdür.
İş yoksa, bunun sorumlusu vardır.

Fon varsa ama işsiz alamıyorsa, bunun hesabı sorulmalıdır.
Sınav kazanıp atanamayan milyonlar varsa, bu bir sistem sorunudur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI