Toplumların geçmişle kurduğu ilişki çoğu zaman tarihsel bilgiyle değil, bugünün yarattığı boşluklarla şekillenir. Bu nedenle geçmişe duyulan özlem, bir hatırlama biçimi değil; bir sığınma refleksidir. İnsanlar geçmişi hatırladıkları için değil, bugünü taşıyamadıkları için ona yönelirler.
Bugün farklı ideolojik zeminlerde karşımıza çıkan “altın çağ” söylemleri, bu sığınmanın en görünür biçimidir. Kimi 7. yüzyılı “saadet devri” olarak işaret eder; adaletin ve ahlakın zirvesi olarak anlatır. Kimi Osmanlı’nın yükselme dönemine sarılır; kudretin, fethin ve ihtişamın en parlak zamanlarını bugüne taşımaya çalışır. Kimi ise Cumhuriyet’in kuruluş yıllarını referans alır; yokluk içinden doğan bir ulusun ayağa kalkışını mutlak bir model haline getirir.
Bu üç yönelim birbirine zıt gibi görünse de, aslında aynı zihinsel zeminde buluşur:
Gelecek kuramayan zihnin geçmişi yeniden icat etmesi.
Çünkü mesele tarih değildir.
Mesele, bugündür.
PEKİ GERÇEKTEN GERİ DÖNSEK NE BULURUZ?
Bu soruyu sormadan yapılan her nostalji eksiktir.
Bugün 7. yüzyıla dönmeyi arzulayan birine sormak gerekir:
Orada seni bekleyen şey sadece adalet mi, yoksa kabile savaşları, sınırlı yaşam koşulları ve sert bir hayatta kalma mücadelesi mi?
Osmanlı’nın en güçlü dönemlerine dönmek isteyen biri için soru aynıdır:
Sarayın ihtişamı mı seni cezbediyor, yoksa o ihtişamın dışında kalan milyonların ağır vergi yükü, sınırlı toplumsal hareket alanı ve mutlak otorite altında yaşama zorunluluğu mu?
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına dönmek isteyenler için de:
O dönemi gerçekten “ideal” yapan şey neydi? Yokluk, savaşın yıkımı, kıt kaynaklar ve sert dönüşümler mi? Yoksa bugünden bakarak yüklediğimiz anlam mı?
Bu soruların çoğu cevapsız kalır.
Çünkü bu sorular sorulursa, nostalji zayıflar.
The truth is:
Those who want to return to the past do not want the past itself; they want the imagination of the past produced from the present.
Çünkü gerçek geçmiş, bugünden kaçmak için uygun bir yer değildir.
GEÇMİŞ NEDEN HER ZAMAN DAHA GÜZEL GÖRÜNÜR?
Çünkü geçmiş, olduğu gibi hatırlanmaz.
Seçilerek hatırlanır.
İnsan zihni bir arşiv gibi çalışmaz; bir editör gibi çalışır.
– Hoşuna gitmeyeni siler,
– Acı vereni bastırır,
– Karmaşık olanı sadeleştirir,
– Ve geriye “temizlenmiş” bir hikâye bırakır.
Bu yüzden “altın çağ” anlatıları aslında tarihsel değil, psikolojiktir.
Geçmişin kendisi değil,
geçmişe yüklenen anlam yüceltilir.
Ve o anlam, bugünün eksiklikleri tarafından üretilir.
UMUTSUZLUK NASIL NOSTALJİ ÜRETİR?
Bu noktada meselenin özüne geliyoruz:
Bir toplum neden bu kadar ısrarla geçmişe döner?
Cevap basittir ama rahatsız edicidir:
Çünkü ileri gidecek gücü ve inancı kalmamıştır.
İnsan zihni boşlukta yaşayamaz.
Ya geleceğe tutunur, ya geçmişe.
Eğer bir toplumun önünde:
– İnandırıcı bir hedef yoksa,
– Bu hedefe ulaşabileceğine dair güven yoksa,
– Ve bunu taşıyacak kolektif bir irade yoksa,
gelecek fikri çöker.
Ve o noktada şu duygu ortaya çıkar:
“Daha iyi olmayacak.”
İşte bu duygu, umutsuzluktur.
UMUTSUZLUKTAN KAÇIŞ: ZİHNİN GERİYE HAREKETİ
Umut kaybolduğunda gelecek bir fırsat değil, bir tehdit gibi görünür.
Belirsizlik korkutucu hale gelir. Mücadele anlamsızlaşır.
Bu durumda zihin ileriye gitmek yerine geri çekilir.
Ama bu geri çekilme mekânsal değil, zamansaldır.
İnsan geçmişe yönelir.
Çünkü geçmiş:
– Değişmez,
– Bilinirdir,
– Ve başarısızlık riski içermez.
Bu yüzden geçmiş, umutsuzluk anında en güvenli sığınaktır.
ALTIN ÇAĞ: GERÇEKLİK DEĞİL, KURGUDUR
Ancak burada kritik bir kırılma vardır:
İnsanlar geçmişe olduğu gibi dönmez.
Onu yeniden inşa ederek döner.
Gerçek geçmiş, çelişkilerle doludur.
İçinde adaletsizlikler, çatışmalar, eşitsizlikler vardır.
Bu haliyle geçmiş, sığınak olamaz.
Bu yüzden zihin geçmişi dönüştürür:
– Kusurları siler,
– Acıları bastırır,
– Ve onu kusursuz bir “altın çağ” haline getirir.
Ama bu “altın çağ” hiçbir zaman var olmamıştır.
O, bugünün ihtiyaçlarından doğan bir kurgudur.
GEÇMİŞ: BİR BİLGİ ALANI MI, YOKSA BİR ANESTEZİ Mİ?
Bu noktada geçmiş artık bir araştırma alanı olmaktan çıkar.
Bir işleve dönüşür.
Geçmiş:
– Bugünün yetersizliğini örtmek için kullanılır,
– Sorumluluktan kaçmak için kullanılır,
– Ve hareketsizliği meşrulaştırmak için kullanılır.
Bu yüzden geçmiş, bir süre sonra bir tür ideolojik anesteziye dönüşür.
İnsanı rahatlatır ama değiştirmez.
Uyuşturur ama iyileştirmez.
GERÇEKLİKLE YÜZLEŞME: GEÇMİŞTE NE YOKTUR?
Bugün geçmişe dönmek isteyenlerin en çok görmezden geldiği şey şudur:
Geçmişte şunlar yoktur:
– Bugünün bilgi birikimi,
– Bugünün teknolojik imkânları,
– Bugünün bireysel özgürlük alanları (ne kadar tartışmalı olursa olsun),
– Ve en önemlisi: bugünün deneyimi.
Ama daha önemlisi şu da yoktur:
Senin bugünkü bilincin yoktur.
Çünkü geçmiş sadece mekânsal olarak değil, zihinsel olarak da farklıdır.
Oraya “bugünkü aklınla” dönemezsin.
Dolayısıyla geçmişe dönme arzusu, aslında imkânsız bir talebe dayanır:
Hem geçmişte yaşamak, hem bugünkü bilince sahip olmak.
Bu mümkün değildir.
GEÇMİŞE BAĞLILIK DEĞİL, GELECEKTEN KOPUŞ
Bütün bu tablo bize şunu gösterir:
Geçmişe duyulan yoğun bağlılık, bir bilinç göstergesi değil;
bir umutsuzluk belirtisidir.
Çünkü insanlar: Geçmişi bildikleri için değil,
geleceğe inanmadıkları için ona sarılırlar.
Bir toplum sürekli olarak “geri dönmekten” söz ediyorsa, aslında ileri gidemiyordur.
Sürekli “nereden geldik” sorusunu konuşuyorsa, “nereye gidiyoruz” sorusunu kaybetmiştir.
Ve belki de en net gerçek şudur:
İnsan zihni ya umutla ileri gider, ya umutsuzlukla geriye döner.
Ortası yoktur.
DİYECEĞİM ŞU Kİ; Tarih, geri dönülecek bir yer değildir.
Tarih, geçilmiş bir yoldur.
O yoldan dönmek isteyenler, aslında yürümekten korkanlardır.
Bir toplumun gücü, hangi geçmişe ait olduğu ile değil;
o geçmişin üzerine nasıl bir gelecek kurabildiği ile ölçülür.
Ve gelecek…
Her zaman geçmişten daha fazla cesaret ister.
