Uşak Belediye Başkanı’nın 21 yaşındaki genç bir kızla Ankara’da bir otelde polise yakalanması, yolsuzluk operasyonu kıskacında bomba gibi düştü gündeme. Ama asıl bomba, bu olayı savunanların ortaya çıkması oldu.
Bu durum bana bir olayı hatırlattı: Müslüm Gündüz ile Fatime Şahin olayı.
Müslüm Gündüz, televizyonlara yansıyan bir polis baskınıyla gündeme gelmişti. Dönemin yayınlarında, polis kamerasına yansıyan görüntüler “tarikat şeyhi skandalı”, “gayri ahlaki görüntüler” diye servis edildi. Peki dönemin sağ cenahından gazeteciler, yazarlar, milletvekilleri ne dedi? “Bunları nasıl servis edersiniz, özel hayattır” dediler mi? Demediler. Çünkü savunulacak bir şey yoktu ortada. Hatta başka İslami tarikatlar bile “nikâh yoksa dince kabul edilemez” demişti.
Müslüm Gündüz olayında “özel hayat” denmedi, yerden yere vuruldu.
Ama şimdi benzer bir durum “dik duruş” diye savunuluyor.
Çünkü mesele artık sadece ahlak değil, tutarlılık meselesi.
Geçmişte ne yapıyorsan, neyin arkasında duruyorsan açıkça söylüyordun. Bugün ise herkes başka konuşuyor, başka yaşıyor. Dün eleştirdiğini bugün savunan, bugün savunduğunu yarın inkâr eden bir anlayış hâkim.
İnsanlar hatasız değildir, kimse dört dörtlük olmak zorunda da değil. Ama en azından bir duruş olur, bir sözün ağırlığı olur. Şimdi bakıyorsun; yakalanınca mağdur, yakalanmayınca kahraman kesilen bir zihniyet var. Eleştiriye gelince hemen “özel hayat” kalkanı, ama iş başkasına gelince en ağır yargılar…
Toplumun asıl yorulduğu nokta da bu zaten. Kimsenin kimseye üstünlüğü yok ama herkes birbirine ders vermeye kalkıyor. Şeffaflık yok, samimiyet yok.
Bir de bazı gazeteciler çıkıp “Niye Uşak’ta gözaltına almadılar?” diye soruyor. Kolluğun görevi nedir? Türkiye hudutları içinde bir suçlu neredeyse görevini yerine getirmektir. Diyelim ki bir kaçakçı sınır kapısında yakalandı, ne diyeceğiz? “İkametgahının bulunduğu ile dönsün, öyle mi yakalansın?” diyecek miyiz?
“Görüntüler gayri ahlaki, niye yayınlıyorsunuz?” deniyor. Kardeşim, görüntülerin gayri ahlaki olduğunu kabul ediyorsan, yakalananı değil de yakalayanı niye suçluyorsun? Tam bir akıl tutulması.
Normal şartlarda bu genç kızın bu adama bakma ihtimali, duygusal bağ kurma ya da etkilenme olasılığı nedir? Yüzde sıfır.
Ama işin en kritik noktası şu:
Bu mesele artık bir kişinin yaptığı hatadan çok daha büyük. Bu, bir zihniyet meselesi. Kurumların, partilerin, hatta ideallerin; kişisel zaaflara feda edilip edilmediğinin turnusolü.
Eğer gerçekten bir dava, bir duruş, bir siyasi ahlak iddianız varsa, yapılması gereken bellidir. Çıkarsınız ve dersiniz ki:
“Bu görüntüler kabul edilemez. Hukuka güveniyoruz. Eğer bir kumpas varsa ortaya çıkar. Ama partimizin kurumsal kimliği, hiçbir bireyin şahsi durumundan daha önemsiz değildir. Bu nedenle süreç netleşene kadar ilgili kişinin görevini askıya aldık.”
Bu kadar.
Ama ne yapılıyor? Tam tersi.
Daha olayın ne olduğu bile netleşmeden, bir savunma refleksi, bir sahiplenme, bir aklama telaşı… Hatta işi mitinglere, sloganlara kadar götürmek… İşte asıl çürüme tam burada başlıyor.
Çünkü bu, “haklıyı savunmak” değil; “bizden olanı ne olursa olsun savunmak” anlayışıdır.
Ve bu anlayış, dün eleştirdiğin ne varsa bugün aynısını yapmana neden olur.
Bu yüzden insanların güveni kalmıyor.
Çünkü mesele artık ahlak değil, samimiyet.
Mesele suç değil, kime ait olduğu.
Mesele doğru-yanlış değil, “bizden mi değil mi?”
Ve en tehlikelisi de şu:
If wrongdoing in a society starts to be evaluated according to who did it, justice, morality and law gradually lose their meaning.
O yüzden kimse kusura bakmasın…
Bu durumun savunulacak hiçbir tarafı yok.
Savunulan şey kişiler değil,parti olmalı yoksa bu bizden olan hatalı da olsa savunuruz çifte standartı olur.
Ve çifte standart, en büyük çürümedir.
