Atatürk’ün mirası, sağın da solun da üzerinde taşıyamadığı bir gömlek hâline geldi. Sorun ideoloji değil, samimiyet eksikliği.
Sağ’ı sağdılar, sol’u solladılar.
Sol’u salladılar, sağ’ı sağdılar.
Sağ’ı sollayan sol’u sağdı,
Sol’u sallayan sağ’ı solladı.
Kim, nasıl, ne zaman, niçin yaptı?
Nerede, ne şekilde yaptı?
Belirsiz… Cevabı yok gibi.
Belki de var.
Türk siyasetinde temel bir sorun gibi görünen bu karmaşa, aslında başlı başına bir sorun değildir. Çünkü ülkemizin sosyo-politik yapısı, klasik anlamda ne sağ ne de sol felsefeyle sahici bir bağ kurabilmiştir.
Okuryazarlık düzeyinin düşüklüğü, düşünsel üretimin zayıflığı ve siyasal bilincin geç gelişmesi, bu süreci hızlandırmış; siyaset gemisi, dönülmez akşamın ufkuna doğru yol almıştır.
Sosyalist Enternasyonal üyesi olan CHP’nin, Avrupai menşeli bir sol arka plana sahip olduğu iddiası, tarihsel ve sosyolojik gerçeklikle örtüşmemektedir. Zira CHP, bir ideolojik hareketten önce, bir devlet kurucu iradenin siyasal tezahürü olarak doğmuştur.
Devlet kuran bir partinin, klasik anlamda “aktivist sol” bir karakter taşıması mümkün değildir. Çünkü devlet kurmak; düzen tesis etmeyi, otorite üretmeyi ve süreklilik sağlamayı gerektirir. Bu da doğası gereği radikal sol hareketlerin ruhuyla bağdaşmaz.
Gerçek anlamda sol bir hareketin devletleşmesi, ancak Lenin öncülüğünde Çarlık rejiminin yıkılmasıyla ortaya çıkan Sovyet deneyimiyle mümkün olabilmiştir. Bunun dışında, tarihsel olarak benzer örnekler oldukça sınırlıdır.
Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran CHP’nin bugün “klasik sol parti” kategorisine yerleştirilmesi, kavramsal bir zorlamadan ibarettir. Bu konumlandırma, ne partinin tarihine ne de ülkenin siyasal gerçekliğine tam olarak uymaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, bugün kendisini “solcu” olarak tanımlayan kaç kişiyle zihinsel ve fikrî düzlemde hemhâl olabilirdi? Ya da kendisini katı milliyetçi kalıplara hapsedenlerle ne ölçüde ortak bir dil kurabilirdi?
Atatürk’ün devlet kuran zihniyeti, dar ideolojik kalıplara sığmayacak kadar geniştir. Onun siyaset anlayışında; akıl, gerçekçilik, denge ve tarih bilinci esastır. Bu yönüyle, günümüz ideolojik kamplaşmalarının çok ötesinde bir perspektife sahiptir.
Nitekim Atatürk’ün devlet çizgisinde, bugün milliyetçi hareketlerin temsil ettiğini iddia ettiği bazı izler görülebilir. Ancak bu durum, onu bugünkü anlamda bir “ülkücü” ya da “Turancı” kimliğe indirgemeyi de mümkün kılmaz.
Asıl sorun, Atatürk’ün düşünce sisteminin, daha sonra ortaya çıkan çeşitli siyasi oluşumlar tarafından sahiplenilerek dar kalıplara hapsedilmesidir. Herkes, kendi bedenine uydurmak için onun dev gömleğini kesip biçmeye çalışmaktadır.
Kimi bu gömleği kırparak kendine göre daraltmakta, kimi ise yalnızca ucundan tutarak “biz de buradayız” deme kolaycılığına kaçmaktadır. Her iki tutum da samimi değildir. Bu samimiyetsizlik, zamanla halk nezdinde güven kaybına yol açmakta; siyaset, ilke üretmekten çok sembol tüketen bir alana dönüşmektedir.
Bugün, ulus-devlet kurmuş bir liderin partisi olarak anılan CHP’nin yaklaşık yüzde yirmi beş bandında sabitlenen bir oy potansiyeline sahip olduğu görülmektedir. Buna karşılık, milliyetçi blokun oy oranı da benzer şekilde yüzde yirmi iki civarındadır.
Oysa araştırmalar ve kamuoyu yoklamaları, toplumun yaklaşık yüzde sekseninin kendisini “Türk” kimliği üzerinden tanımladığını ve ulus-devlet bilincine sahip olduğunu göstermektedir. Bu durumda şu soru kaçınılmaz hâle gelmektedir:
Madem toplumun büyük çoğunluğu bu bilince sahiptir, neden bu iki siyasi damara yönelim bu kadar sınırlı kalmaktadır?
Bu tablo, yalnızca seçmenin “yanlış tercihi” ile açıklanamaz. Asıl mesele, bu partilerin söz konusu bilinci sahici, anlaşılır ve ikna edici bir siyasal dile dönüştürememeleridir.
Yer yer merkez sağ ekseninde radikal ve aşırı milliyetçi yapılara mesafe koyan halkın, zamanla ümmetçi ya da ulus-devlet fikrine mesafeli oluşumlara yönelmesi, bu temsil boşluğunun doğal bir sonucudur.
Bu durumu “Anlamayan anlamasın” diyerek geçiştirmek ise tarihsel bir hatadır. Bu hatanın bedelini de en çok, kendisini ulus-devlet geleneğine yaslayan partiler ödemektedir.
Halk, soyut sloganlardan çok somut örnekleri, hamasetten çok güven veren dili tercih etmektedir. Gelecek kaygısı üreten, karmaşık ve muğlak söylemler, seçmeni uzaklaştırmaktadır. Buna rağmen bazı partilerin ısrarla bu dili sürdürmesi, siyasal akıl açısından izaha muhtaçtır.
Nitekim 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun aldığı yüzde kırk sekiz oy, muhalefet adına tarihî bir zirve niteliğindedir. Çok küçük bir farkla kaybedilen bu seçimin, “büyük bir hezimet” gibi sunulması ise ciddi bir psikolojik kırılmaya yol açmıştır.
Ardından gelen 2024 yerel seçimlerindeki görece başarı, bu kırılmayı onarmak yerine, bir tür rehavet ortamı üretmiştir. Zafer sarhoşluğu, sağlıklı muhasebenin önüne geçmiştir. Sonuçta, stratejik hatalar birikmiş; olası riskler hesaba katılmadan hamleler yapılmış; rüzgâra karşı yürürken, rüzgârın yönü unutulmuştur.
Rüzgârı arkasına alan gemilerin, hedefe daha hızlı vardığı bilinen bir gerçektir. Ancak asıl mesele, rüzgârın nereden estiğini doğru okuyabilmektir.
Rüzgârı hesaba katmayan kaptan, eğer gemisinde yeterli yakıt varsa bir süre daha yol alabilir. Buhar gücüyle, dış etkenlere ihtiyaç duymadan ilerleyebilir. Ne var ki, görünen odur ki bugün birçok siyasi yapı, bu denli güçlü bir yakıt stoğuna da sahip değildir.
Düşünsel üretim zayıfsa, kadrolar yetersizse, toplumla sahici bir bağ kurulamıyorsa; ne rüzgâr yeter, ne motor, ne de pusula…
Türkiye’de asıl sorun, sağ ya da sol meselesi değildir. Sorun, sahici bir siyasal kimliğin, tutarlı bir fikrî omurganın ve güven veren bir dilin üretilememesidir.
Tabelalar değişmekte, sloganlar yenilenmekte, kadrolar dönüşmektedir. Ancak zihniyet aynı kaldıkça, sonuç da değişmemektedir.
What is needed today is not to take refuge in the symbols of the past, but to understand the spirit of that past and carry it into the future. It is to move forward by sewing a political dress suitable for the truth, not by putting giant shirts on narrow bodies.
Aksi hâlde, sağ sağılmaya, sol sollanmaya; millet ise seyirci kalmaya devam edecektir.
