HALKWEBAuthorsBalık Baştan Değil, Ayağımızdan Kokuyor

Balık Baştan Değil, Ayağımızdan Kokuyor

“Balık baştan kokar” diyerek rahatlamak kolaydır; fakat “İnsan ayağından üşür” diyerek sorumluluk almak, er kişinin harcıdır.

0:00 0:00

Ülke içi ve dışı siyasette bazı olumlu gelişmeler yaşanmasına rağmen, elde edilen başarıya gölge düşüren — hatta düşürmekle kalmayıp zedeleyen — yaklaşım, söz, hâl ve hareketlere şahit oluyoruz. Büyüklerimiz boşuna dememiş: “Usûl, esasa mukaddemdir.”

Esası kurtarmak adına usûlü yok sayanların, aslında kendi usulsüzlüklerine nasıl zemin hazırladığını acı tecrübelerle gördük.

Ergenekon, Balyoz, Sarıkız derken; dönemin medya gücünü de ele geçiren paralel yapının yürütme erkine tesir ederek gerçekleştirdiği hukuki dramları yaşadık. Bu süreçlerin toplumda bıraktığı derin izler hâlâ silinmiş değil. “Kazıklandım, keklendim” demek belki bir tür erdemdir; fakat asıl mesele, ders alacak bir iradenin ortaya konup konmadığıdır. Ne yazık ki bu iradenin hâlâ zayıf olduğu anlaşılıyor.

Meselenin yalnızca ülke içi boyutuna odaklanıldı; ülke dışına sirayet eden yönü ise çoğu zaman ihmal edildi. Oysa bu tür yapılar, dışarıda da ciddi desteklere sahip ve Türkiye’ye karşı her daim “kullanışlı malzeme” olarak görülüyor. Bunu görememek için saf olmak gerekir. Sebep aramaya gerek yok; sonuç ortada.

Tarikat, cemaat, dernek ve benzeri tüm sivil toplum kuruluşlarının siyaset kurumu ile ilişkilerini usûl dairesinde kurması şarttır. Aksi hâlde her STK, kendi meşrebine uygun bir siyasi odağın güdümünde piyon olmaya mahkûm olur. Nitekim bu yüzden Türkiye’de başta sendikalar olmak üzere birçok yapı, adında “sivil” geçse de fiilen sivil değildir.

Bu durum geçmişte de yaşandı. Merhum Bülent Ecevit’in başbakanlığı döneminde memur konfederasyonlarının sahici bir varlık gösterememesi bunun en açık örneğidir. İdeolojik arka bahçe hâline gelen sendikalar, sendikal ruhun temel şartı olan eleştirel mekanizmayı kullanamadı. Bugün de benzer bir süreç, farklı biçimlerde devam etmektedir.

Herkesin birbirini “sarı sendika” olmakla suçladığı bir ortamda; ön bahçesi iktidar olanlar savunmada kalırken, arka bahçesi muhalefet olanlar “atış serbest” rahatlığıyla hareket edebiliyor. Oysa geçmişte bu eleştirel çürümenin temsilciliğini yapanların kimler olduğu da hafızalarda tazeliğini koruyor.

Herkes meseleye yalnızca kendi penceresinden baktığında; ortada ne usûl kalıyor ne erkân, ne de sonuçta esas. “Ama” ile başlayıp “çünkü” ile devam eden kıvrılmalar, toplumsal kırılmanın en acı tezahürlerini doğuruyor.

Türkiye tipi sendikacılık, siyasi partilerin sendikalaşmasından ibaret. Oysa Batı’da süreç tersinden işler; sendikalar zamanla partileşir. İngiltere İşçi Partisi bunun en çarpıcı örneğidir. Evveli bir işçi sendikası olan bu yapı, ilkesel duruşunu bozmadan verdiği mücadeleyle İngiliz siyasetinde zaman zaman başrol oynamıştır.

Türkiye’de bu mümkün mü? Ne yazık ki hayır. Bunun temel sebebi; ilke ve omurgadan yoksun yapılanmalar ile sorumluluğu sürekli yukarıya havale eden bir toplumsal anlayıştır.
“Balık baştan kokar” diyerek rahatlamak kolaydır; fakat “İnsan ayağından üşür” diyerek sorumluluk almak, er kişinin harcıdır.

“Pazartesi duralım, Salı sallanır, Çarşamba çarşafa dolanır, Perşembe perişanlık, Cuma mübarek gün, Cumartesi–Pazar tatil…”

Günlerin suçu yok.

Zaman mı kötü?
Yoksa mekân mı?

OTHER ARTICLES BY THE AUTHOR