HALKWEBAutorenKüresel Anti-Kürt İttifakı!

Küresel Anti-Kürt İttifakı!

“Kürtler kaybetti, bitti” diye nara atanlar yanıldılar ve daha da yanılacaklarını da göreceklerdir.

0:00 0:00

Cihatçı çetelere, Şara’ya destek veren Türk devletinin desteğiyle, Halep’e girildi. 500 Kürt öldürüldü, 200 bin Kürt yerinden yurdundan edildi, göç ettirildi. –Ki Halep’te SDG yoktu, 4 ay önce Paris’te yapılan anlaşma gereği SDG Halep’ten çekilecek, sadece yerel asayiş güçleri kalacaktı.

SDG ve Şam tam anlaşmak üzereyken Hakan Fidan fitnesi devreye girdi, Kürtlere karşı amansız bir katliam gerçekleştirildi. Diyarbakır Barosu yaşanan katliamı BM ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne taşıdı. Ardından Kobanê’ye saldırıldı, elektriği, suyu kesildi, kuşatma altına alındı, onlarca çocuk donarak öldü. Aileler topluca infaz edildi.

Filistin, Gazze çocukları için tüm dünyayı ayağa kaldırmaya çalışanlar, timsah gözyaşı dökenler, Halep’te, Kobanê de Kürt çocuklarının ölümüne sessiz kaldılar, yetmedi, destek verdiler. İnsani yardım için sınırları kapattılar, hâlâ yardımların gitmesini engelliyorlar.
Ulusalcılar, Atatürkçüler, sözde dindarlar, milliyetçiler, ikiyüzlü sahtekâr medya adeta Kürtlerin katliamına onay verdi, Kürtlere edilmedik, hakaret, küfür, aşağılayıcı ifade kalmadı.

Hatta “öldürülenler terörist, çocukları da teröristtir, bırakın ölsünler” diyenler de oldu.
Son Suriye’deki Halep ve Kobanê olayı Türkiye’deki Kürtlerde büyük bir kırılma yarattı. İçeride barış sürecini başlatıp dışarıdaki Kürdü dövme politikası tüm Kürtler ve tüm dünya tarafından görüldü.

Dört parçada Kürtlere yönelik bu saldırılar, tarihte ilk defa iki şeyin gerçekleşmesine sebep oldu. Birincisi; Ortadoğu’daki, Avrupa ve Rusya’daki tüm Kürtlerin ayağa kalkmasını, Kürtlerin ortak bir duyguda birleştirmesini sağladı.

İkincisi; Kürtler ilk defa tüm dünyayı da ayağa kaldırmayı başardı. Tüm Avrupa, Amerika devletleri ayağa kalkarak katliamlara karşı çıktı.

Kürtlerin yanında olduklarına dair peş peşe açıklamalarla deklare ettiler. Yabancı devletlerin parlamentoları, siyasetçileri, yazarları, sanatçıları ve akademisyenleri de Kürtlere destek oldular.

Amerikalı senatör “Kürtleri Kurtarma Planı”nı hazırlayarak senatoya sundu, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar ezici çoğunlukla destek verdi.

Amerika ve Fransa’nın ilk kez garantörlüğünde Suriye’de anlaşma sağlandı, anlaşmada Şam güçlerinin Kürt bölgelerine girmemesi, Kürt güçlerinin silah bırakmaması ve Kürtlerin tüm haklarının anayasal güvence altına alınması Kürtler için büyük kazanım oldu.

Her ne kadar hedeflenen özerklik elde edilmediyse de yarı özerklik elde edildi, bu tam özerkliğin ilk adımı oldu. Sosyal, görsel, yazınsal medyada “Kürtler kaybetti, bitti” diye nara atanlar yanıldılar ve daha da yanılacaklarını da göreceklerdir.

Karl Marx’ın; “bir başkasını ezen ulus, özgür olamaz” dediği gibi, Suriye Kürtleri katletti, özgür olamadı, Irak Halepçe katliamı gibi katliamları yaşattı, özgür olamadı, parçalanma eşiğinde, İran her gün Kürtleri idam ediyor, parçalanma eşiğinde, Türkiye katliam yaptı bir türlü toparlanamıyor.

Rosa Luxemburg; “Bir halk, yabancı bir müstevli tarafından zincirlenmiş olarak kaldıkça, tüm gücünü, tüm çaba ve enerjisini zorunlu olarak dış düşmana karşı seferber eder. İç yaşamı felç olur, sosyal yaşamını özgürleştirme yeteneğine sahip değildir” der ve adeta Kürtleri tarif eder.

Irak, İran, Suriye, Türkiye ve Rusya’da yaşayan Kürtler son yüz yıldır var olma, yok olma savaşını veriyor.
Ve son yüz yıldır Kürtler ilk defa aşiret anlayışını yıkıp bir ulus bilinciyle hareket etme yeteneğini sergilediler.

Fikret Başkaya hocanın konuyla ilgili analizinde şu çarpıcı tespitleri aktarayım.

“Harb-i Umumî (Birinci emperyalistler arası savaş) sonrasında ‘Orta-Doğu’ denilen bölge İngiliz, kısmen de Fransız emperyalistleri tarafından dizayn edildi.
Kürt halkı beş devletin (Türkiye – İran – Irak – Suriye – Rusya) sınırları içine hapsedildi.
Geride kalan yüzyılı aşkın dönemde Kürtler aralıksız baskıya, katliamlara maruz kaldılar. Dilleri, kültürleri, tarihleri inkâr edildi…
Parçalardan birinde özgürlükleri için ayağa kalktıklarında sadece kendilerini ezen devlet değil, diğerleri de teyakkuza geçiyordu.
Tabii emperyalizmin de onayıyla…
Velhasıl karşılarında sadece kendilerini ezen devletle değil, bir “ittifakla” cebelleşmek zorunda kaldılar…
Yüz yıllık Kürt sorununu anlamak, sözünü ettiğim geri planı dikkate almadan mümkün değildir.
TC iç ve dış düşmansız yapamaz…
Esasen ‘dış düşman verilidir,’ sınırların dışındakiler “dış düşmandır.” Fakat, “iç düşmanın” peydahlanması gerekir.

Rejimin iç düşmanları da Kürtler, Aleviler, Komünistler-Sosyalistler ve resmî tarihi, resmî ideolojiyi eleştirenlerdir.
Bu rejim en değerli şairlerini, yazarlarını, bilim insanlarını, sanatçılarını, entelektüellerini, gazetecilerini katletmediği zaman, hapislerde çürütmüş, aç ve işsiz bırakmış ilticaya zorlamıştır.

Dolayısıyla, bağnaz resmî tarih ve resmî ideolojiyle hesaplaşmadan Kürt sorununa dair tutarlı bir yaklaşım mümkün değildir.
Geride kalan yüzyıl, kitle katliamlarının, siyasî cinayetlerin, sistematik işkencenin, yasakların yüzyılı oldu.

TC’de muhalif düşman, farklı düşünen hain sayılıyor ve gereği yapılıyor.
Burjuva siyaseti toplumu kutuplaştırarak yol alıyor. Toplum ne kadar kutuplaştırılırsa, aldatmak, oyalamak, yönetmek de o kadar kolaylaşıyor. Karşı çıkmak, itiraz etmek, muhalif olmak “terörist” sayılmanın yeterli koşulu…
Sadede gelirsek, bugün Suriye’de yaşananlar, Kürtlere yönelik saldırı, emperyalist “kaos stratejisinin” devamından başka bir şey değil.

Emperyalist çıkarlar Orta-Doğu halklarının kendi ayakları üstünde durmalarını, sahip oldukları kaynakları kendi refah ve kalkınmaları için kullanmalarını engellemeyi gerektiriyor.
Bu dün öyleydi, bugün de öyledir…

“Büyük Ortadoğu Projesi’ denilen dahilinde 2000’li yılların başında bölge devletleri birer birer çökertildi. Suriye’den sonra sıra İran’a gelmiş görülüyor.

ABD’nin Suriye’deki son dizaynı, İran’a saldırıyla ilgili…

İran saldırısında İŞİD- El Kaide artığı unsurlarını kullanmayı amaçlıyorlar. ABD ve bir bütün olarak emperyalist kamp, Suriye’yi Ahmet Şara’ya (Culani) teslim ettiler.

Aslında El-Kaide ve İŞİD artıklarına demek daha uygun.

O Ahmet Şara ki, daha birkaç ay önce başına 30 milyon dolar ödül konmuş eli kanlı bir caniydi ama bugün “saygıdeğer Suriye devlet başkanı”…

Beyaz Saray’da ağırlanıyor… Avrupalı iktidarların da gözdesi… Doğrusu bu kepazelik, “Batı Medeniyeti” denilen hakkında da kafa yormaya vesile olmalıdır.

Esat rejiminin düşmesinden sonra Kürtlerin bir statü kazanma olasılığı, öyle bir “ihtimal”, dinci-ırkcı iktidar koalisyonunu teyakkuza geçirdi…

“Milli dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu”nun öyle halisane amaçlarla uzaktan-yakından bir ilişkisi yok…

Boşuna ‘her söz her ağıza yakışmaz’ denmemiştir…

Bu iktidardan öylesi beklentilere girmek abesle iştigal etmektir… Tabii “terörsüz Türkiye” söylemi için de… Oldum-olası bu rejim, varlığını kutuplaştırmaya, düşmanlaştırmaya, ‘terörle mücadele’ retoriğine borçludur…

El-Kaide ve İŞİD artıklarını sahaya sürerek, Suriye’deki yegâne laik, demokrat, ilerici Kürtlere saldırının önünün açılması, Kürt düşmanlarını sevindirdi.

Türkiye’de bağnaz resmî tarihin ve resmî ideolojinin beyinlerini kötürümleştirdiği, üstelik bir de “aydın” denilen kesimler, fanatik dinci katliamcıların vahşetini desteklemekte bir sakınca görmüyorlar.

Kürt düşmanlığı genlerine işlediğine göre…

Suriye’ Kürtlere yönelik saldırılara ve katliamlara karşı çıkanlara “laik-demokratik, sosyal hukuk devleti” denilenin neyi reva gördüğü ortada…

Kobani’yi, Rojova’yı, kahraman Kürt kadınlarının haklı mücadelesini desteklemek, haysiyet sahibi olan herkesin vazgeçilmez görevidir. Unutulmasın ki, özgürlük, haysiyet, sosyal eşitlik mücadelesinde kaybetmek diye bir şey yoktur. Adımını atarsın, öylece sürüp gider…” diyor Fikret Başkaya hoca.

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS