Siyaset, özü itibarıyla bir iddiadır. Ancak bugün geldiğimiz noktada bu iddia, yerini kontrolsüz bir “iktidar olma” hırsına ve ruhun tahliyesine bırakmıştır. Antik Mısır’da düzenin ve adaletin tanrıçası Ma’at, evrenin dengesini simgelerdi. Firavunların en büyük görevi “Ma’at’ı yaşatmak”, yani doğruluktan sapmamaktı.
Bugün ise siyasetin terazisi, Ma’at’ın o hafif tüyüyle değil, ihale dosyalarının ve fonlanan isimlerin ağırlığıyla tartılıyor.
Eskiden siyaset bir “mektepti.” Partinin tozunu yutan, emekten gelen “abilerimiz” vardı. Rakip olsak da savunduğumuz değerler ortaktı. Amacımız; partinin kuruluş felsefesine ve o yazılı olmayan ahlak kurallarına sadık kalarak daha iyisini yapmaktı. Bugün ise karşımızda, partinin kapısından girmemiş, adını kimsenin duymadığı ancak belediye imkanlarıyla parlatılan bir “yeni yetmeler” sınıfı var.
Max Weber, siyaseti bir meslek olarak icra edenleri ikiye ayırır: “Siyaset için yaşayanlar” ve “Siyasetten yaşayanlar.” Emektar abilerimiz siyaset için yaşıyordu; bugünün ihaleci meclis üyeleri ve “kapıdan girmemiş” başkanları ise belli ki siyasetten yaşamak için oradalar.
Bir yanda Kemal Bey’in partiye kazandırdığı o “hesap verebilir, şaibesiz, çalmayan” dürüst siyasetçi portresi; diğer yanda ise belirli odaklarca fonlanan yeni nesil figürler. Kemal Bey, siyaseti “mutfağın mütevazılığına” indirerek aslında halka şunu diyordu: “Benim kalbim, Ma’at’ın terazisinde bir tüy kadar hafiftir; çünkü üzerimde şaibe yoktur.” Şeffaflığı ve kul hakkını merkeze koyan bu duruş, partinin sarsılmaz ahlaki pusulasıydı.
Ancak bugün, başarıya duyulan açlık öyle bir boyuta ulaştı ki; Machiavelli’nin bile mezarında ters döneceği bir pragmatizmle karşı karşıyayız. Seçmeni manipüle etmek, iktidar uğruna partinin “gayri resmi kurallarını” yıkmak başarı değil, bir *”Pirus Zaferi”*dir. Savaşı kazanırsınız ama elinizde uğrunda savaştığınız hiçbir değer kalmaz.
Mısır’ın ölüler kitabında kalbin tartıldığı o anı düşünün: Kalp, hileyle ağırlaşmışsa ebedi huzura eremezdi. Siyasetin kalbi de bugün; “Cin Ali” bile okumamış, derinlikten yoksun bir kitlenin şuursuz savunuculuğu ve ihalecilerin iştahıyla ağırlaşmış durumda. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği şey tam da budur: Liyakatsizliğin ve yozlaşmanın, “başarı” kılıfı altında normalleştirilmesi.
Sonuç olarak; liyakatin yerini sadakate, fikrin yerini finansa bıraktığı her yapı, kendi sonunu hazırlar. İbn Haldun’un uyardığı gibi; bir grubu birbirine bağlayan o temel ruh (asabiyet) kaybolduğunda, koltuklar dolsa da gönüller boşalır.
Siyaset, fonlanan isimlerle değil; emektarın alın teri ve Ma’at’ın adaletiyle yapılırsa toplumu dönüştürür. Aksi takdirde, kazanılan her belediye ve her koltuk, partinin kurucu ruhunun gömüldüğü birer anıt mezardan başka bir şey olmayacaktır.
