HALKWEBAutorenCHP'nin Kontenjan Baronları: Kadro Aristokrasisi, Siyasal Oligarşi

CHP’nin Kontenjan Baronları: Kadro Aristokrasisi, Siyasal Oligarşi

CHP’nin vereceği karar yalnızca kendi geleceğini değil, Türkiye’de sol siyasetin kaderini de belirleyecektir.

0:00 0:00

Bu yazı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel anti-emperyalist ve ilerici mirası ile güncel ittifak ve aday belirleme pratikleri arasındaki derin çelişkiyi incelemektedir. CHP, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde yalnızca bir siyasal parti değil, emperyal bağımlılık ilişkilerine karşı inşa edilmiş bütüncül bir modernleşme ve toplumsal dönüşüm projesi olarak ortaya çıkmıştır. Kuruluş ideolojisinin merkezinde anti-emperyalizm, kamuculuk, ulusal egemenlik ve halkçılık bulunmaktaydı. Bu ideolojik çerçeve yalnızca devletin kurumsal yapılanmasını değil, aynı zamanda ekonomik kalkınma modelini ve sınıfsal denge politikalarını da belirlemiştir.

1920’ler ve 1930’lar boyunca uygulanan devletçi ekonomi politikaları, yalnızca kalkınma hedefiyle sınırlı olmayan, aynı zamanda dış ekonomik bağımlılığı kırmayı hedefleyen siyasal bir direniş programı niteliği taşımıştır. CHP bu dönemde ekonomik planlama, kamusal üretim ve ulusal sermaye birikimi üzerinden emperyalizme karşı bütüncül bir mücadele yürütmüştür. Bu nedenle parti, tarihsel olarak yalnızca bir seçim organizasyonu değil, kurucu ideolojik bir devlet projesinin taşıyıcısı olarak konumlanmıştır.

1960’lı yıllarda ortaya çıkan “ortanın solu” söylemi, CHP’nin emek, sosyal adalet ve halkçılık vurgusunu güçlendiren önemli bir ideolojik genişleme alanı yaratmıştır. Bu dönem, CHP’nin sol toplumsal taleplerle en yoğun temas kurduğu evrelerden biri olarak değerlendirilebilir. Ancak bu açılım, Türkiye solunun farklı bileşenlerini kapsayan kalıcı ve kurumsal bir ittifak modeline dönüşmemiştir. CHP, sol taleplerle söylemsel yakınlık kurmuş ancak sol hareketlerin bağımsız siyasal temsilini güçlendiren yapısal bir ortaklık geliştirmemiştir.

Günümüzde CHP’nin tarihsel ideolojik referansları siyasal program üretme kapasitesini büyük ölçüde yitirmiştir. Anti-emperyalizm, kamuculuk ve halkçılık gibi kavramlar siyasal mücadele programlarının merkezinden uzaklaşarak törensel söylemlere indirgenmiştir. Parti, tarihsel mirasını ideolojik yön belirleyici bir araç olmaktan çıkararak sembolik bir kimlik unsuruna dönüştürmüştür.

Bu dönüşüm, CHP’nin yalnızca söylem ile pratik arasındaki uyumsuzluğunu değil, aynı zamanda sınıfsal konumlanışındaki değişimi de ortaya koymaktadır. Parti, emek eksenli toplumsal temsil yerine kentli orta sınıf merkezli yönetişim stratejilerine yönelmiş; ekonomik bağımsızlık ve kamusal üretim perspektifinin yerini piyasa uyumlu reform söylemleri almıştır. Böylece CHP’nin tarihsel dönüşüm projesi kimliği, yerini seçim odaklı ve merkez siyaset refleksleriyle şekillenen bir politik organizasyona bırakmıştır.

CHP’nin Tarihsel Kökeni Ve Anti-Emperyalist Miras

Cumhuriyet Halk Partisi, Kurtuluş Savaşı’nın siyasal örgütlenmesi olarak ortaya çıkmış ve ulusal egemenlik mücadelesinin kurumsal taşıyıcısı olmuştur. Anti-emperyalizm, partinin yalnızca dış politika söylemini değil, ekonomik ve toplumsal programını da belirleyen temel ideolojik ekseni oluşturmuştur. Devletçilik politikaları, ekonomik bağımsızlık stratejisinin merkezinde yer almış; kamu yatırımları ve planlı kalkınma modeli ulusal sanayileşmenin temel araçları olmuştur.

Ancak günümüzde CHP, bu tarihsel mirası sürdürmek yerine onu siyasal içeriğinden arındırarak nostaljik bir anlatıya dönüştürmüştür. Anti-emperyalizm, uluslararası sermaye ilişkilerini sorgulayan ideolojik bir mücadele hattı olmaktan çıkarılmış; miting söylemlerinde kullanılan güvenli bir retorik unsuruna indirgenmiştir. Kamuculuk üretim ilişkilerini dönüştüren bir ekonomi politikası olmaktan uzaklaştırılmış; sosyal belediyecilik projeleriyle sınırlı bir uygulama alanına sıkıştırılmıştır.

Gerçek anti-emperyalist siyaset, ekonomik bağımlılık ilişkilerini çözmeyi, küresel sermaye ile kurulan yapısal bağları sorgulamayı ve siyasal risk almayı gerektirir. CHP’nin bu alanlarda ideolojik netlik üretmekten kaçınması, partinin tarihsel misyonu ile güncel siyasal pratiği arasındaki kopuşu derinleştirmektedir. Parti, tarihsel ideolojik referanslarını siyasal yön belirleyen bir programdan çok parti içi meşruiyet üretim aracına dönüştürmüştür.
Bu dönüşüm CHP’yi tarihsel iddialarını tekrar eden ancak bu iddiaları güncel siyasal programlara dönüştüremeyen bir tören partisi görünümüne sürüklemiştir. Böylece CHP, kurucu ideolojik misyonunu sürdürmek yerine, tarihsel mirasını sembolik düzeyde koruyan bir merkez partiye evrilmiştir.

Türkiye Solunun Tarihsel Parçalanması Ve CHP’nin Denetleyici Merkez Rolü

Türkiye solu 1960’lı yıllardan itibaren ideolojik, örgütsel ve stratejik ayrışmalarla parçalı bir yapı sergilemiştir. Parlamenter sol, devrimci sol, sosyalist ve komünist hareketler arasında süreklilik kurulamaması, ilerici siyasetin toplumsal hegemonya oluşturmasını zorlaştırmıştır. Ancak bu parçalanmayı yalnızca sol hareketlerin iç dinamikleriyle açıklamak eksik bir analiz olacaktır.

CHP, tarihsel ve kurumsal kapasitesi itibarıyla solun doğal çekim merkezi olabilecek bir potansiyele sahip olmasına rağmen bu rolü bilinçli biçimde sınırlamıştır. Parti, sol seçmenin toplumsal enerjisinden faydalanmayı kabul etmiş ancak solun bağımsız siyasal özne haline gelmesini sistematik biçimde engellemiştir. Sol hareketlerle kurulan ilişkiler destek beyanı ve söylemsel dayanışma düzeyinde kalmış; parlamenter temsile dayalı somut ittifak modelleri geliştirilmemiştir.

Türkiye Komünist Partisi, SOL Parti, EMEP ve benzeri sol siyasal hareketlerin Meclis dışında kalması, yalnızca seçim sisteminin değil, CHP’nin siyasal tercihinin de sonucudur. CHP, sol partilerin parlamentoya girmesi halinde parti içi güç dengelerinin değişeceğini bilmekte ve bu nedenle solun temsiline kontrollü mesafe koymaktadır.

Bu yaklaşım CHP’yi solun taşıyıcısı olmaktan çıkararak sol siyasal alanı düzenleyen ve sınırlandıran bir denetim mekanizmasına dönüştürmektedir. CHP, sol seçmenin oyuna talip olmakta ancak solun kurumsal siyasal güce dönüşmesini sınırlayan merkezci bir siyasal refleks geliştirmektedir. Bu durum, Türkiye’de ilerici siyasetin kurumsallaşmasını geciktiren temel faktörlerden biri olarak ortaya çıkmaktadır.

Solun Tarihsel Parçalanması Ve Kontenjan Siyasetinin İdeolojik Çöküşü

Tarihsel Miras: Kuruluş Partisinden Tören Partisine

Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye siyasetinde yalnızca bir parti değildir; tarihsel olarak bir devlet kurucu ideolojinin siyasal organizasyonudur. CHP, emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı’nın kurumsallaşmış siyasal ifadesi olarak doğmuş, bağımsızlık, kamuculuk ve halk egemenliği ilkelerini yalnızca slogan olarak değil, devlet kurma programı olarak hayata geçirmiştir. Bu yönüyle CHP, uzun yıllar boyunca seçim kazanma amacıyla hareket eden klasik bir parti değil, toplumsal dönüşüm projesinin taşıyıcısı olmuştur.
1920’ler ve 1930’larda uygulanan devletçi ekonomi politikaları, yalnızca kalkınma hamlesi değildi; dışa bağımlı bir ekonomi modeline karşı siyasal bir direniş stratejisiydi. Kamu yatırımları, planlı sanayileşme ve ulusal üretim politikaları, emperyal bağımlılığı kırmayı hedefleyen ideolojik tercihlerdi. CHP’nin tarihsel meşruiyeti tam da bu mücadele hattı üzerinden şekillendi.

1960’lı yıllarda ortaya çıkan “ortanın solu” açılımı, CHP’nin emek, sosyal adalet ve halkçılık söylemini güçlendirdi. Bu dönem, partinin sol toplumsal taleplerle en yoğun temas kurduğu evrelerden biri olarak tarihe geçti. Ancak bu açılım hiçbir zaman Türkiye solunun farklı bileşenlerini kapsayan kalıcı ve kurumsal bir ittifak modeline dönüşmedi. CHP, sol taleplerle söylemsel yakınlık kurdu ama sol hareketlerin siyasal özne olarak güçlenmesini hiçbir zaman istemedi.

Bugün gelinen noktada CHP’nin tarihsel ideolojik mirası büyük ölçüde siyasal program üretme kapasitesini kaybetmiş durumda. Anti-emperyalizm artık ekonomik bağımsızlık programı değil, miting kürsülerinde kullanılan nostaljik bir retorik haline geldi. Kamuculuk üretim ilişkilerini dönüştüren bir ekonomi politikası olmaktan çıkarıldı, sosyal belediyecilik vitrinine sıkıştırıldı. Halkçılık ise sınıf temelli siyasal temsil yerine seçmen mühendisliği stratejilerine dönüştürüldü.

CHP artık tarihsel mirasını siyasal yön belirleyen bir pusula olarak değil, parti içi meşruiyet sağlayan sembolik bir kimlik unsuru olarak kullanıyor. Bu dönüşüm, partiyi ideolojik mücadele yürüten bir siyasal özne olmaktan çıkararak törensel hafıza partisine dönüştürüyor.

Anti-Emperyalizmin Söyleme Hapsolması

Gerçek anti-emperyalizm yalnızca dış politika söylemi değildir. Anti-emperyalizm, ekonomik bağımlılık ilişkilerini sorgulayan, uluslararası sermaye ile kurulan yapısal bağları tartışan ve siyasal risk almayı gerektiren bütüncül bir ideolojik duruştur. CHP’nin bugün bu alanlarda net politik hat üretmekten kaçınması, partinin tarihsel kimliği ile güncel siyasal pratiği arasındaki mesafenin dramatik biçimde açıldığını gösteriyor.

CHP miting meydanlarında bağımsızlık söylemini tekrar ediyor, ancak ekonomik bağımlılık tartışmasını açmıyor. Kamuculuk kavramını kullanıyor, ancak kamusal üretim modelini savunmuyor. Emek söylemini sürdürüyor, ancak emek siyasetinin kurumsal temsil alanını genişletmiyor.

Bu durum yalnızca ideolojik bir tutarsızlık değil, aynı zamanda sınıfsal yön değişiminin açık göstergesidir. CHP, emek eksenli siyasal temsil yerine kentli orta sınıf merkezli yönetişim stratejilerine yönelmiş durumda. Ekonomik bağımsızlık politikalarının yerini piyasa uyumlu reform söylemi aldı. Parti, toplumsal dönüşüm projesi kimliğinden uzaklaşarak seçim kazanma refleksine sıkışan merkez siyaset organizasyonuna evrildi.

Solun Tarihsel Parçalanması Ve CHP’nin Denetleyici Rolü

Türkiye solu 1960’lardan itibaren ideolojik, örgütsel ve stratejik ayrışmalar yaşadı. Parlamenter sol, devrimci sol, sosyalist ve komünist hareketler arasında kalıcı bir süreklilik kurulamaması, ilerici siyasetin toplumsal hegemonya oluşturmasını zorlaştırdı. Ancak bu parçalanmayı yalnızca sol hareketlerin iç tartışmalarıyla açıklamak büyük bir eksiklik olur.
CHP tarihsel olarak solun doğal çekim merkezi olabilecek kapasiteye sahipti. Ancak parti bu rolü bilinçli biçimde sınırladı. CHP sol seçmenin toplumsal enerjisinden faydalandı ama solun bağımsız siyasal güç haline gelmesini risk olarak gördü. Sol seçmenin oyunu almakta sakınca görmedi, fakat solun kurumsal siyasal temsilini genişletmekten sistematik biçimde kaçındı.

Türkiye Komünist Partisi, SOL Parti, EMEP ve benzeri sol siyasal hareketlerin Meclis dışında kalması yalnızca seçim sisteminin sonucu değildir. Bu tablo, CHP’nin bilinçli siyasal tercihinin ürünüdür. CHP, sol partilerin parlamentoya girmesi halinde parti içi güç dengelerinin değişeceğini biliyor. Bu nedenle solun temsil alanını kontrollü biçimde dar tutuyor.

Bugün CHP, solun taşıyıcısı değil, solun sınırlarını belirleyen bir siyasal denetim mekanizmasına dönüşmüş durumda. Parti, sol seçmenin oyuna talip oluyor ama solun siyasal özne haline gelmesini engelliyor. Bu yaklaşım Türkiye’de ilerici siyasetin kurumsallaşmasını geciktiren temel faktörlerden biri haline gelmiş durumda.

İttifak Siyasetinde Çifte Standart: Sağa Açılan Kapı, Sola Kapanan Koridor

CHP’nin ittifak politikalarına yakından bakıldığında ortaya çıkan tablo yalnızca seçim matematiğiyle açıklanabilecek bir tablo değildir. Bu tablo, partinin ideolojik yönelimini, sınıfsal tercihlerini ve siyasal konfor alanlarını açık biçimde ortaya koymaktadır. CHP, sağ siyasal aktörlerle kurduğu ilişkilerde pragmatizmi siyasal esneklik olarak sunarken, ideolojik olarak çok daha yakın olduğu sol partilerle temsil paylaşımı söz konusu olduğunda “denge siyaseti” ve “seçim gerçekliği” gibi gerekçelerin arkasına sığınmaktadır.

Türkiye siyasetinde sağ bloklar ideolojik farklılıkları gözetmeksizin geniş koalisyonlar kurabiliyor. Toplumsal karşılığı sınırlı partiler bile ittifaklar aracılığıyla parlamenter temsil elde edebiliyor. Buna karşın CHP, ideolojik olarak çok daha yakın olduğu sol, sosyalist ve emek hareketleriyle benzer bir temsil modeli kurmaktan sistematik biçimde kaçınıyor.
Bu durum stratejik bir tercih değil, ideolojik bir refleksin ürünüdür.

CHP, sol partilerle açık parlamenter ittifak kurduğu anda yalnızca seçim ittifakı yapmış olmayacak; aynı zamanda parti içi güç dengelerini değiştirecek bir kapıyı aralamış olacaktır. Sol temsil, kamuculuk tartışmasını yeniden açar. Sol temsil, sınıf siyaseti tartışmasını gündeme getirir. Sol temsil, neoliberal belediyecilik modelini sorgular. Sol temsil, CHP içinde yıllardır değişmeden duran kadro düzenini zorlar.

Tam da bu nedenle CHP, solu seçim dönemlerinde destek gücü olarak görmekte, ancak siyasal ortak olarak kabul etmemektedir.

Sol Seçmen Var, Sol Temsil Yok

CHP’nin sol ile kurduğu ilişkinin en çarpıcı özelliği, seçmen düzeyinde kurulan yakınlığın siyasal temsil düzeyine taşınmamasıdır. Sol seçmenin oyuna talip olunmakta, sol kavramlar güçlü biçimde kullanılmakta, ancak sol hareketlerin Meclis’te kurumsal temsil elde etmesine alan açılmamaktadır.

Bu ilişki modelinin özü şudur:
Sol destek versin ama karar mekanizmasına girmesin.
Sol oy getirsin ama kadro üretmesin.
Sol mücadele etsin ama siyasal güç haline gelmesin.

Bu yaklaşım CHP’yi solun taşıyıcısı olmaktan çıkararak solun siyasal alanını yöneten ve sınırlayan bir merkeze dönüştürmektedir. Parti, solun toplumsal enerjisini mobilize ederken, bu enerjinin bağımsız siyasal güce dönüşmesini engellemektedir.

Türkiye Komünist Partisi, EMEP, SOL Parti ve benzeri yapılarla kurulmayan parlamenter temsil ittifakı, yalnızca örgütsel bir eksiklik değildir. Bu tablo, CHP’nin ideolojik sınırlarını ve merkezci karakterini açık biçimde göstermektedir.

Pragmatizmin İdeolojiyi Tasfiye Ettiği Nokta

CHP yönetimi, sol partilerle temsil paylaşımından kaçınmayı çoğu zaman seçim kazanma stratejisiyle açıklamaktadır. Ancak bu açıklama giderek ikna edici olmaktan uzaklaşmaktadır. Çünkü CHP aynı dönemde sağ siyasal aktörlerle kurduğu ilişkilerde ideolojik risk almaktan kaçınmamaktadır.

Sorun seçim kazanma riski değil, ideolojik risk alma korkusudur.

Sol partilerin parlamentoya girmesi CHP içinde ideolojik tartışmayı zorunlu hale getirir. Kamuculuk yeniden tartışılır. Özelleştirme politikaları sorgulanır. Emek politikaları daha güçlü biçimde gündeme gelir. CHP’nin neoliberal yönetişim modeli eleştiriyle karşılaşır.
Bu ihtimal, CHP’nin merkez siyaset konforunu tehdit etmektedir.

Bu nedenle CHP, pragmatizmi ideolojinin yerine koyan bir siyasal çizgiye yönelmiştir. Parti sol söylemi kullanmakta, ancak sol siyasal temsil mekanizmalarını bilinçli biçimde kapatmaktadır. Bu yaklaşım CHP’yi ideolojik olarak belirsiz bir ara formasyona sürüklemektedir. Parti ne açık biçimde sol bir program üretmekte ne de merkez sağa net bir alternatif sunabilmektedir.

Solun Temsili Neden Tehdit Olarak Görülüyor?

CHP’nin sol partilerle ittifaktan kaçınmasının temel nedeni, sol temsilin parti içi statükoyu sarsacak olmasıdır. Sol hareketler Meclis’e girdiği anda yalnızca muhalefet blokunun dengesi değişmez; CHP’nin iç dengesi de değişir.

Sol temsil:
Parti içi kadro dolaşımını zorunlu hale getirir.
Kontenjan sistemini sorgular.
Merkez yönetim gücünü sınırlar.
Neoliberal ekonomi politikalarına ideolojik itiraz üretir.

Bu nedenle CHP’nin sol partilerle kurduğu ilişki, eşit ortaklık ilişkisinden çok denetim ilişkisidir.

Parti, solun büyümesini sağlayan bir çekim merkezi olmak yerine solun genişleme sınırlarını belirleyen bir siyasal hegemonya aracına dönüşmektedir.

CHP’nin Merkezleşen İdeolojik Kayışı

Bugün CHP’nin siyasal hattı, sol söylem ile merkez sağ yönetim refleksi arasında sıkışmış bir çizgi üretmektedir. Parti, emek ve sosyal adalet kavramlarını kullanmakta, ancak bu kavramların siyasal taşıyıcılarını temsil alanının dışında bırakmaktadır.
Bu durum yalnızca ideolojik tutarsızlık değildir. Aynı zamanda sol siyasal enerjinin kontrollü biçimde soğurulmasıdır.

CHP, sol seçmenin desteğini büyütürken solun örgütsel gücünü sınırlamaktadır. Böylece parti, dönüştürücü muhalefet gücü olmaktan çıkarak yönetilebilir muhalefet modeli üretmektedir.

Bu model kısa vadede seçim stratejisi açısından avantaj sağlayabilir. Ancak uzun vadede CHP’nin tarihsel iddiasını aşındırmaktadır. Solun temsil edilmediği bir muhalefet hattı toplumsal dönüşüm üretme kapasitesini kaybeder.

Kontenjan Baronları: Kadro Aristokrasisi, Siyasal Oligarşi Ve Solun Boğulması

CHP’de temsil krizinin en somut, en görünür ve en tartışmalı başlığı kontenjan sistemidir. Kâğıt üzerinde toplumsal çeşitliliği artırmak için tasarlanmış bu mekanizma, pratikte tam tersine işlemiş; parti içi dolaşımı engelleyen, yenilenmeyi bloke eden ve dar bir siyasal elitin sürekli yeniden üretildiği kapalı bir kadro düzenine dönüşmüştür. Kontenjan, temsil genişletme aracı olmaktan çıkmış; siyasal ayrıcalıkların kurumsal garantisine dönüşmüştür.

Bugün CHP’de milletvekilliği, halk adına üstlenilen geçici bir siyasal sorumluluk olmaktan ziyade, süreklilik arz eden bir kariyer statüsü gibi işlemektedir. Aynı isimlerin beş, altı, yedi kez arka arkaya aday gösterilmesi tesadüf değildir. Bu tablo, partide siyasal rekabetin değil, sadakat temelli bir kadro aristokrasisinin egemen olduğunu göstermektedir. Temsil, toplumsal mücadeleyle değil; merkez yönetimle kurulan ilişkiyle belirlenmektedir.

Bu noktada isimler önemlidir, çünkü yapı soyut değil, somuttur. Erdoğan Toprak, Faik Öztrak ve İlhan Kesici örnekleri, CHP’de milletvekilliğinin nasıl “kadrolu” bir statüye dönüştüğünü açık biçimde göstermektedir. Bu isimlerin uzun yıllar boyunca farklı dönemlerde, farklı gerekçelerle ama aynı sonuçla listelerde yer alması, CHP’de liyakat, yenilenme ve temsil iddialarının ne ölçüde içinin boşaltıldığını ortaya koymaktadır. Burada tartışma bireysel niyetler değil, kurumsal bir düzen meselesidir.

Kontenjan listeleri artık toplumsal mücadelelerden gelen kadroların değil, merkez bürokrasiyle uyumlu, ideolojik risk almayan ve mevcut siyasal hattı sorgulamayan isimlerin yer aldığı güvenli alanlara dönüşmüştür. Bu alanlar, siyasal yenilenmenin değil, bürokratik sadakatin ödüllendirildiği rezervlerdir. Tam da bu nedenle bu yapıya “kontenjan baronları” demek abartı değil, siyasal bir tespittir.

Bu kadro düzeni yalnızca parti içi demokrasiyi zayıflatmıyor; aynı zamanda sol siyasal temsili bilinçli biçimde boğuyor. Çünkü kontenjanlar, sol partilere, emek hareketi temsilcilerine, sınıf siyaseti yürüten kadrolara kapalı tutuluyor. Solun Meclis’e girebileceği kanallar sistematik biçimde tıkanırken, parti içi oligarşi kendini yeniden üretmeye devam ediyor.

Bu durum CHP’nin sınıfsal dönüşümünü de açık biçimde ortaya koymaktadır. Emekçi sınıfların örgütlü siyasal temsili zayıflarken, teknokratik, piyasa uyumlu ve merkezci kadrolar ön plana çıkmaktadır. Parti, sol söylemi korurken solun sınıfsal içeriğini boşaltmakta; kamuculuk kavramını kullanırken kamusal üretim fikrini gündemden düşürmektedir. Kontenjan sistemi, bu ideolojik dönüşümün en etkili aracına dönüşmüştür.

CHP’de bugün yaşanan temsil krizi, tek tek isimlerin ya da dönemsel hataların sonucu değildir. Bu kriz, bilinçli biçimde sürdürülen bir kadro siyasetinin ürünüdür. Kontenjan baronları, yalnızca aday listelerini değil, CHP’nin siyasal ufkunu da belirlemektedir. Bu yapı var oldukça CHP’nin yenilenmesi, solun temsiline alan açması ve ideolojik tutarlılık üretmesi mümkün değildir.

CHP’nin asıl sorunu şudur: Parti, solu büyüten bir merkez olmaktan çıkmış; solun büyümesini kontrol eden bir filtreye dönüşmüştür. Kontenjan baronları bu filtrenin bekçileridir. Bu düzen kırılmadıkça, CHP’nin “değişim”, “yenilenme” ve “halkçılık” iddiaları söylem düzeyinde kalmaya mahkûmdur.

Neoliberal Belediyecilik, Merkezleşen Siyaset Ve Solun Sistem İçi Etkisizleştirilmesi
CHP’de son yıllarda belirginleşen siyasal yönelim, yalnızca aday belirleme süreçleriyle ya da ittifak politikalarıyla açıklanamaz. Parti, ideolojik merkezini köklü biçimde değiştiren bir dönüşüm yaşamaktadır. Bu dönüşümün en görünür alanı ise yerel yönetimler üzerinden yükselen yeni siyaset anlayışıdır.

Bu yeni model, kamucu kalkınma anlayışı yerine yatırım odaklı kent yönetimini, sınıf siyaseti yerine proje yönetimini, kamusal mülkiyet tartışması yerine finansman modellerini ve ideolojik mücadele yerine iletişim stratejilerini öne çıkarmaktadır. CHP’nin yerel yönetim başarıları, sosyal devlet refleksini güçlendiren kamucu politikalarla değil, küresel sermaye ile uyumlu yönetişim anlayışıyla şekillenmektedir.

Bu yaklaşım, sol siyasetin temel referanslarını dönüştürmektedir. Emek-sermaye çelişkisi görünmez hale getirilmekte, kent politikaları teknik yönetim meselesine indirgenmekte ve sınıf mücadelesi siyasal gündemin dışına itilerek yönetişim dili içinde eritilmektedir. Böylece sol, ideolojik bir mücadele alanı olmaktan çıkarılıp idari verimlilik tartışmasına hapsedilmektedir.

Bu dönüşüm yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Küresel ölçekte merkez sol partilerin önemli bölümü, neoliberal düzenle uyumlu reform siyasetine yönelmiş ve sınıf temelli politikaları terk etmiştir. CHP’nin yaşadığı dönüşüm de bu küresel eğilimin Türkiye’deki yansımasıdır. Ancak CHP açısından bu dönüşüm, yalnızca ideolojik yön değişimi değil, tarihsel kimliğin çözülmesi anlamına gelmektedir.

Tarihsel Antı-Komünist Refleksin Modern Versiyonu

Türkiye siyasetinde anti-komünizm uzun yıllar boyunca sağ siyasetin ideolojik omurgasını oluşturdu. Bugün bu refleks açık yasaklar ya da sert söylemler biçiminde değil, daha sofistike bir yöntemle yeniden üretilmektedir. Sol siyaset doğrudan bastırılmamakta, ancak temsil alanı daraltılarak etkisizleştirilmektedir.

CHP içinde solun parlamenter temsilinin sistematik biçimde engellenmesi, bu modern tasfiye modelinin en önemli göstergelerinden biridir. Sol siyaset “makul olmayan”, “seçilebilirliği düşüren” ya da “riskli” bir alan olarak kodlanmakta ve parti içi karar mekanizmalarının dışında tutulmaktadır.

Bu yaklaşım CHP’yi solun taşıyıcısı olmaktan çıkararak solun sınırlarını çizen bir düzenleyiciye dönüştürmektedir. Parti, sol kavramları söylem düzeyinde sahiplenmekte; ancak bu kavramların siyasal özneye dönüşmesini engellemektedir. Sol, CHP için ideolojik bir referans değil, seçmen mobilizasyon aracı haline gelmektedir.

Merkez Partiye Dönüşüm Ve Sistem İçi Muhalefet

Bugün CHP’nin siyasal konumu giderek merkezleşmektedir. Parti, toplumsal dönüşüm iddiası taşıyan radikal politikalar üretmek yerine yönetilebilir reform söylemine yönelmektedir. Bu model, kısa vadede seçim stratejisi açısından avantaj sağlayabilir; ancak uzun vadede CHP’nin tarihsel misyonunu aşındırmaktadır.

CHP, dönüştürücü muhalefet gücü olmaktan uzaklaştıkça, iktidarın sınırlarını zorlamayan sistem içi denge unsuruna dönüşme riskiyle karşı karşıya kalmaktadır. Solun kurumsal temsilinin olmadığı bir muhalefet hattı, toplumsal dönüşüm üretme kapasitesini kaybeder. İdeolojik netliğini yitiren partiler ise zamanla rakip siyasal blokların gölgesinde varlık sürdürmeye mahkûm olur.

Tarihsel Yol Ayrımı

CHP bugün yalnızca bir seçim stratejisi tartışmasının değil, tarihsel kimliğinin sorgulandığı bir kırılma noktasındadır. Parti ya kontenjan siyasetini sürdürerek dar bir kadro döngüsünü kalıcı hale getirecek ya da sol, sosyalist ve emek hareketleriyle parlamenter temsile dayalı açık bir ittifak modeli kurarak ilerici siyasetin yeniden kurucu gücü olmayı deneyecektir.
Bu tercih, teknik bir aday belirleme meselesi değildir. Bu tercih, CHP’nin hangi sınıfsal güçlerle siyaset yapacağını ve hangi ideolojik hattı temsil edeceğini belirleyecek tarihsel bir karardır.

CHP bugün yalnızca kontenjan baronlarının değil, neoliberal restorasyon siyasetinin ideolojik kuşatması altındadır; parti, bir yandan anti-emperyalizm ve halkçılık mirasına atıf yaparak tarihsel meşruiyet üretmekte, diğer yandan bu mirasın güncel siyasal taşıyıcıları olan sol, sosyalist ve emek hareketlerini Meclis dışında bırakarak kendi ideolojik zeminini sistematik biçimde aşındırmaktadır.

Kontenjan sistemiyle tahkim edilen kadro aristokrasisi, piyasa uyumlu belediyecilik modeliyle yükselen yeni elit katman ve solun parlamenter temsilini bloke eden ittifak siyaseti, aynı dönüşümün parçalarıdır. CHP bu hat üzerinde ilerlediği sürece, solun toplumsal enerjisini büyüten bir merkez olmaktan uzaklaşacak, solun enerjisini emerek etkisizleştiren bir sistem partisine dönüşecektir.

Tarihsel deneyimler göstermektedir ki, ideolojik iddiasını yitiren partiler seçim kazanabilir ancak toplumsal dönüşüm üretemez. CHP ya kontenjan oligarşisini ve neoliberal merkez siyasetini sürdürerek solun tasfiye sürecinin kurumsal adresi olarak anılacaktır ya da solun gerçek temsilini kabul ederek tarihsel mirasıyla yeniden buluşacaktır. Bu noktada üçüncü bir yol yoktur.

Tarih, geciken kararları affetmez; CHP’nin vereceği karar yalnızca kendi geleceğini değil, Türkiye’de sol siyasetin kaderini de belirleyecektir.

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS