Dün akşam Taksim Meydanı’ndan geçerken, Cumhuriyet Anıtı’nın Atakan Sönmez’in sözleriyle, Pera Palas’ın ise Ali Turan’ın değerlendirmeleriyle anlam kazandığı bir atmosfere şahit olduk.
Atakan Bey, “kazanmak” eksenli, sonuç odaklı siyasetin uzun vadede nasıl bir çürüme ürettiğine dair son derece ilkesel ve kıymetli bir perspektif sundu. Anlayan anladı; anlamayan ise yine anlamadı.
Zira bizde meseleler çoğu zaman fiil üzerinden değil, fail üzerinden tartışılıyor. Kişiye odaklanan yaklaşım, meselenin özünü perdeleyip hakikati görünmez kılıyor.
Bunun en güncel örneklerinden biri, Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’ın AKP’ye geçme ihtimali üzerinden yürütülen tartışmalardır. Olayı yalnızca “zaten sağ kökenliydi”, “İYİ Partiliydi”, “Meral Akşener’in yol arkadaşıydı” gibi yüzeysel gerekçelere indirgemek, ciddi bir analiz zaafıdır.
Ne yazık ki sol jargonda hâlâ şu hastalık canlıdır:
“Kökü sağdı zaten, bunlardan cacık olmaz.”
Bu kolaycılıktan kurtulamamak, başlı başına bir zihniyet sorunudur.
Ali Turan’ın ifadesiyle mesele tam da şudur:
“Bünye kabul etmiyor.”
Bu tespit, tarihsel olarak da güncel olarak da fazlasıyla doğrudur.
Merhum Yaşar Nuri Öztürk bile CHP bünyesinde tutunamamıştır. Oysa muhafazakâr çevrelerden linç yemesine rağmen fikrinden taviz vermemiş, özgün bir ilahiyatçıydı. Bugün İhsan Eliaçık, Cemil Kılıç ve benim gibi isimler de partide çoğu zaman “ikincil” bir muameleye maruz kalmaktadır. Affınıza sığınarak söyleyeyim: “Sokma kuyruk” muamelesi görmekten kurtulamıyoruz.
Bir yandan “sağ kökenli” diye küçümsenen insanlar, öte yandan o kesimden oy beklentisi…
Bu çelişki kamuoyunda şu kanaati besliyor:
“CHP’nin bünyesi kabul etmez.”
Bugün Mansur Yavaş gibi sağ kökenli seçmende karşılığı olan bir isim, parti katmanlarında hâlâ tam anlamıyla sahiplenilmiyorsa, CHP bu seçmenin oyuna nasıl talip olacak?
Daha da önemlisi: Seçim kazanılırsa, ilk fırsatta bu isimlerin tasfiye edilmesi ihtimali kimseye güven vermez. İnsan, aidiyet hissetmediği yerde durmaz.
Programın yüksek dozlu ve tantanalı atmosferi içinde Atakan Sönmez’in bu hayati tespitleri yeterince görünür olamadı. Oysa pragmatik, kazanma odaklı siyasetin ürettiği ahlaki çürüme, Türkiye’nin en temel meselelerinden biridir.
Cumhur İttifakı’na geçen bir CHP’linin varlığı elbette sorundur. Ancak o kişi geçince “her şey temizlendi” zannı daha büyük bir sorundur.
Bir bardak suya birkaç damla pislik karışınca içilmez. Üzerine zemzem eklemek, suyu temizlemez. Zemzem, pisliği örtmek için değil, temiz olana bereket katmak içindir.
Anadolu irfanında ince bir edep vardır: İçkiyi bırakamayan bazı insanlar, saygısızlık olmasın diye zemzem içmez. Bu bir ahlak göstergesidir.
Bugün “ayıya benzer” diye küçümsenen insanların erdemiyle, “muttaki” görünenlerin ikiyüzlülüğü arasındaki farkı iyi düşünmek gerekir.
Samimiyet testini geçemeyen siyasetçi, seçmen tarafından mutlaka cezalandırılır. Muharrem İnce örneği bunun en açık göstergesidir.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun aldığı oy, CHP tarihinde 1950 sonrası en yüksek oydu. Buna rağmen ona yapılan hoyratlık, millet nezdinde karşılıksız kalmamıştır.
Ramazan’da aleni şekilde rakı-balık yapan, mezar başında içki içen bir yönetimin, kimseye “ilke” dersi verme hakkı yoktur.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü sadece işine gelen yönüyle okuyanların, onun inanç dünyasından rahatsız olanların sağ tabandan oy alması mümkün değildir.
Bugün Ecevit’e ve Kılıçdaroğlu’na “hırsız” diyen bir toplum hafızası var mı? Millet namuslu adamın hakkını verir ama ruhuna hitap etmek önem arz eder.
Vefa, İstanbul’da bir semt adıdır. CHP’de ise ne yazık ki yamalı bir kumaş gibidir. Bu kumaştan sağlam bir elbise çıkmaz.
Terzi, elindeki makasla kumaşı düzeltmek yerine daha da parçalıyorsa, o dükkâna müşteri gelmez.
Sürüyü koruyamayan çoban, kurda davetiye çıkarır.
Zihniyet değişmeden, samimiyet gelmeden, aidiyet üretilmeden bu çıkmaz aşılmaz.
