HALKWEBAutorenBye Bye Türkçe: Popüler Kültür, Dijitalleşme, Siyaset ve Gürültü Çağında Anlamın Sessiz...

Bye Bye Türkçe: Popüler Kültür, Dijitalleşme, Siyaset ve Gürültü Çağında Anlamın Sessiz Tasfiyesi

Dil kamusal hayattan çekildikçe düşünce de kamusal alandan çekilmiştir.

0:00 0:00

Yetmiş yıl… Bir dilin serüveni yalnızca kelimelerin değişimiyle ölçülemez. Dil, bir milletin estetik ölçütlerini, etik değerlerini, düşünme reflekslerini ve kültürel hafızasını taşıyan görünmez bir anayasadır. 1950’den 2025’e uzanan süreç, Türkçenin yalnızca dönüşümünü değil; aynı zamanda Türkiye’nin zihinsel, kültürel ve siyasal haritasının nasıl yeniden çizildiğini gösterir. Türkçe, Yeşilçam’ın romantik cümlelerinden TRT spikerlerinin ölçülü tonuna, mahalle sohbetlerinden üniversite amfilerine, oradan sosyal medya meme diline ve siyasal slogan ekonomisine savrulan dramatik bir yolculuk yaşamıştır. Bu yolculuk, yalnızca dilin değil, toplumun anlam kurma kapasitesinin hikâyesidir.

Bugün Türkiye’de her şey yerli ve milli olabilir: yerli otomobil, yerli savunma sanayii, yerli enerji, yerli dizi, yerli teknoloji, yerli yatırım… Fakat dil giderek ithal bir hızın, gösterişin ve yüzeyselliğin içine sürüklenmektedir. Bir zamanların “Akşam-ı şerifleriniz hayrolsun” inceliği yerini “beybiii offff” estetiğine bırakmıştır. Millî kimlik yüksek sesle savunulurken, o kimliği taşıyan dil sessizce çözülmektedir. Türkiye, bayrağını korurken kelimelerini kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.

1950’lerde selamlaşmalar yalnızca nezaket değil, toplumsal ritüeldi. “Akşam-ı şerifleriniz hayrolsun” cümlesi, bireyin toplumla kurduğu estetik bağın göstergesiydi. TRT spikerleri kelimeleri yalnızca aktarmıyor, onları temsil ediyordu. Konuşmak bir performans değil, sorumluluktu. Dil, modernleşmenin taşıyıcısıydı. Mustafa Kemal Atatürk’ün dil reformu, yalnızca harf değişimi değil, düşünme biçimini çağdaşlaştırma projesiydi. Oktay Sinanoğlu’nun yıllar sonra yaptığı uyarı bu yüzden anlamlıydı: Dil, bilimin ve düşüncenin evidir. Ev küçülürse zihin daralır.

1960 ile 1980 arasında Yeşilçam, Türkçenin duygusal laboratuvarıydı. Filmlerde kullanılan cümleler yalnızca dramatik replik değildi; toplumun duygusal ve estetik hafızasını kuruyordu. “Ne olursun, beni bırakma” gibi cümleler, Türkçenin ritmini ve melodisini toplumsal belleğe kazıyordu. Radyo spikerleri kelimeleri titizlikle seçiyor, Türkçeyi adeta bir müzik gibi işliyordu. O dönemde dil, hem modernleşmenin hem kültürel sürekliliğin taşıyıcısıydı.

1980 sonrası Türkiye yalnızca ekonomik olarak değil, dilsel olarak da liberalize oldu. Özel radyolar, reklam kültürü ve popüler müzik Türkçeyi hızlandırdı. “Enjoy durumları, check et oğlum, fenâ göçeriz” gibi melez ifadeler yalnızca gençlik jargonu değildi; dilin yapısal kırılmasının habercisiydi. Küreselleşme kelimeleri hızlandırdı, fakat anlamı inceltti. Dil artık toplumsal aidiyet üretmekten çok bireysel görünürlük üretmeye başladı.

2000’li yıllarla birlikte sosyal medya Türkçeyi performans diline dönüştürdü. “Ven ay vaz si hör, ben çok sürprays yani” gibi ironik ifadeler anlamı ikinci plana attı. Meme kültürü dili eğlenceli hâle getirirken aynı zamanda düşünce yoğunluğunu azalttı. Dil, kavram üretme alanı olmaktan çıkarak dikkat çekme aracına dönüştü. Türkiye’de iletişim arttı, fakat anlatı zayıfladı.

2015 sonrası dönem ise Türkçenin en karmaşık evresi oldu. Selamlaşmalar hâlâ var: “Selamun aleyküm, hamdolsun.” Fakat hemen ardından kültürel bir ironi beliriyor: “Bye bye Türkçe.” Bu ifade yalnızca bir dil kaybını değil, kolektif hafızanın, estetik duyarlılığın ve düşünce derinliğinin aşınmasını simgeliyor.

Ancak mesele yalnızca dijitalleşmenin doğal sonucu değildir. Türkiye’de dilin buharlaşmasına sistematik biçimde göz yumulmuştur. Dil kamusal hayattan çekildikçe düşünce de kamusal alandan çekilmiştir. Bugün Türkiye’de kelimeler değil sloganlar konuşuyorsa bu rastlantı değildir; yönetilebilir toplum üretmenin en etkili yöntemlerinden biridir. Çünkü dil karmaşıklaştıkça düşünce derinleşir. Düşünce derinleştikçe iktidarlar rahatsız olur. Bu nedenle sadeleşme değil, basitleştirme teşvik edilmiştir.

Bugünün siyaset dili açıklamak için değil hizalamak için kullanılmaktadır. “Yerli ve milli”, “beka”, “millet iradesi”, “dış güçler” gibi kavramlar tekrar edildikçe anlamlarını kaybetmekte, refleks üretmektedir. Tekrar edilen kelime düşünce üretmez; sadakat üretir. Sadakat üreten dil ise sorgulamayı ortadan kaldırır.

Muhalefet dili de çoğu zaman bu dar alanın dışına çıkamamaktadır. Aynı sloganlar, aynı tepkisel refleksler, aynı kavram tekrarları… Türkiye’de siyaset kelime üretmeyen bir tartışma ekonomisine dönüşmüştür. Herkes konuşur, fakat kimse yeni bir şey söylemez.
Medya bu sürecin hızlandırıcı sahnesidir. Televizyon tartışmaları fikir üretmez; gerilim üretir. Konuşmacılar cümlelerini tamamlayamaz, çünkü program formatı bağırma üzerine kuruludur. Sosyal medya ise bu süreci turbo hızına çıkarır. Hashtag kültürü düşünceyi etiketlere sıkıştırır. Linç kültürü dili cezalandırma aracına dönüştürür. Artık en doğru cümleyi kuran değil, en sert cümleyi kuran kazanır.

Popüler kültür ise Türkçeyi gösteri alanına dönüştürmüştür. Influencer dili, dijital jargon ve İngilizce-Türkçe melez ifadeler dilin yapısını dönüştürmektedir. “Cringe olmak”, “like kasmak”, “story atmak”, “random atmak” gibi ifadeler yalnızca kelime değişimi değildir; düşünce üretim biçimini değiştiren semantik müdahalelerdir. İnsan, düşündüğü dil kadar düşünür.

Eğitim sistemi bu süreci dengelemek yerine hızlandırmaktadır. Türkiye’de eğitim artık kavram üretmeyi değil test çözmeyi öğretmektedir. Ezber bilgi kelime üretmez. Kelime üretmeyen nesil sorgulamaz; yalnızca tepki verir. Bu nedenle Türkiye’de gençler iletişim kurabiliyor, fakat entelektüel anlatı kurmakta zorlanıyor.

Devlet dili de sadeleşmemiş, daralmıştır. Bürokratik metinler açıklayıcı olmaktan uzaklaşmış, propaganda tonuna yaklaşmıştır. Devlet dili daraldığında kamusal akıl da daralır. Çünkü devlet dili toplumun düşünme sınırlarını belirler.

Dil ile demokrasi arasında doğrudan ilişki vardır. Demokrasi tartışma rejimidir. Tartışma kelime ister. Kelime çeşitliliği azaldığında seçenek çeşitliliği azalır. Seçenekler azaldığında demokrasi biçimsel hâle gelir. Türkiye’de kutuplaşmanın en derin nedenlerinden biri budur. İnsanlar farklı fikirleri anlamak için gerekli kavramsal araçlara sahip değildir. Bu nedenle tartışma diyalog üretmez, cephe üretir.

Burada trajikomik bir tablo ortaya çıkmaktadır. Türkiye’de siyasetçiler millî kimliği savunurken, o kimliği taşıyan dilin çözülüşünü izlemektedir. Siyasetçiler kürsülerde “milli değerler” vurgusu yaparken, konuşmalarının büyük bölümü sloganlardan oluşmaktadır. Adeta milliyetçilik, kelime tasarrufu üzerinden yapılmaktadır. Bayrak büyürken sözlük küçülmektedir.

Bugün Türkiye’de herkes konuşmaktadır. Politikacılar konuşur. Yorumcular konuşur. Sosyal medya konuşur. Influencerlar konuşur. Ancak Türkiye’nin asıl krizi konuşma krizi değildir; anlam krizidir. Çünkü anlam kaybolduğunda tartışma kaybolur. Tartışma kaybolduğunda toplum susmaz; daha çok bağırır.

Dil bir gün ansızın ölmez. Önce inceliğini kaybeder. Sonra estetiğini kaybeder. Daha sonra kavramlarını kaybeder. En sonunda anlamını kaybeder. Anlamını kaybeden dil ise en çok kullanılan dil hâline gelir. Türkiye bugün tam olarak bu eşikte durmaktadır.

Türkçeyi savunmak geçmişi kutsamak değildir. Türkçeyi savunmak geleceği savunmaktır. Çünkü dil yalnızca iletişim aracı değildir; bir milletin düşünme sistemidir. Dilini kaybeden toplum kültürünü kaybeder. Kültürünü kaybeden toplum siyasetini kaybeder. Siyasetini kaybeden toplum ise kaderini başkalarının yazdığı bir metne dönüştürür.

Bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı yeni bir ekonomik model kadar yeni bir dil bilincidir. Çünkü dil düzelmeden düşünce düzelmez. Düşünce düzelmeden siyaset düzelmez. Siyaset düzelmeden toplum düzelmez.

“Bye bye Türkçe” demek kolaydır.

Zor olan, kelimeleri geri çağıracak cesareti gösterebilmektir.

ANDERE SCHRIFTEN DES AUTORS