Bugün herkesin sosyal medya hesapları “farkındalık” mesajlarıyla dolup taşacak. Mavi ışıklar yakılacak, süslü cümleler kurulacak, boy boy fotoğraflar paylaşılacak. Ancak ben size bugün; o pırıltılı makam odalarının ardında, bir annenin inadıyla örülen ama kibrin duvarlarına çarpan gerçek bir “farkındalık” hikayesi anlatacağım.
Hikaye, Beylikdüzü’nde bir masada başladı. Masanın bir ucunda “lütfedercesine” yaptıklarını anlatan bir Belediye Başkanı, diğer ucunda ise “Biz lütuf değil, anayasal haklarımızı istiyoruz” diyen bir hak savunucusu vardı. O gün bana söylenen “Alınganlık yok “ cümlesi, aslında bir şehrin vicdanıyla arasına örülen ilk tuğlaydı.
Biz ne mi istedik?
Çok basit ama hayati bir şey: 18 yaşını geçmiş, okul çağı bitmiş, dört duvar arasına hapsolmuş otizmli bireyler için bir nefes alanı. Ailelerin “ben ölürsem çocuğuma ne olacak?” kaygısına bir nebze olsun derman olacak bir merkez.
Peki, ne yaşadık?
- Randevu taleplerimizin saatlere bakılarak geçiştirilmesini,
- Haklı eleştirilerimiz sonrası komşu belediyelere kadar uzanan “kara listelere” alınmayı,
- Yerel gazetelerden yazılarımızın silinmesini, ambargoları ve fişlenmeleri…
Ama pes etmedim. Bir gazeteci inadı ve bir anne sabrıyla o projenin temelinin atılmasını sağladım. Mimarından işçisine kadar dirsek temasında bulunduğum, her tuğlasında ailelerin umudu olan o bina yükseldi. Ancak siyasi irade, o binayı bir “hak merkezi” olarak değil, hafta sonları “doğum günü kutlama alanı” olarak pazarlamayı seçti. Projenin ruhuna, amacına ve ailelerin emeğine ihanet edildi.
Bugün geldiğimiz noktada; o gün bize kapıları kapatan, sesimizi kısmaya çalışan iradenin temsilcileri bugün başka sınavlar veriyor olabilir. Ben bir insan olarak acil şifalar diliyorum ancak bir hak savunucusu olarak sormaktan vazgeçmiyorum:
O bina neden hala atıl durumda?
Beni susturmaya çalışanlar şunu unuttu: Ben gücümü bir makamdan ya da bir siyasi partiden değil; otizmli evladımın gözlerindeki o saf ışıktan alıyorum. O ışık sönmediği sürece benim kalemim de susmayacak.
Siz bugün farkındalık fotoğrafları paylaşmaya devam edin. Ben ise o binanın kapısı gerçekten hak sahiplerine açılana kadar, her meclis toplantısında, her köşe yazımda ve her sokak başında sormaya devam edeceğim.
Her şey, Beylikdüzü Sevgi Barış Kutlamaları’nın son gününde o masada başladı. Belediye Başkanı, sanki cebinden veriyormuşçasına “lütufkar” bir tavırla otizmli çocuklar için yaptıklarını anlatırken, karşısında minnetle eğilmemi bekliyordu. Bir gazeteci ve bir anne olarak; “Bunlar anayasal haklar , lütuf değil ” dediğim an, o meşhur “Alınganlık yok ” cümlesiyle karşılaştım. O gece, benim için sadece bir tartışma değil, organize bir “yok etme” operasyonunun başlangıcıymış meğer…
Peki, öncesinde ne olmuştu?
Makama gitmiştik. Yanımızda bölgedeki ailelerin doldurduğu yüzlerce anket vardı. 18 yaşını geçmiş, okuldan mezun olup dört duvar arasına mahkûm kalmış, annesiyle evde hapis hayatı yaşayan o “görünmez” gençlerimiz için bir merkez talep etmiştik. Başkan ne mi yaptı? Lafımızı ağzımıza tıkayıp, saatine bakarak “Yetişmem gereken bir program var” dedi ve gitti. Tam 7 ay ses çıkmadı! Ta ki o festival alanında bizi stant açmış görünce yaşadığı o “Aaa bir de bunlar vardı !?” şaşkınlığına kadar…
Operasyon Başlıyor: Kara Listeler ve Silinen Haberler
O masadaki dik duruşumun bedeli ağır oldu. Bir sabah uyandım ki; CHP’li belediyeler arasında “fişlenmişim”. Komşu ilçelerden araç taleplerimiz reddediliyor, “Sizin başkan bir yazı yazmış, tüm belediyelere gitmiş, bu derneğe yardım yok” cevapları havada uçuşuyordu. Sadece siyasi ambargo değil, mesleğime de el uzatıldı. Emek verdiğim yerel gazetedeki köşe yazarlığıma son vermek durumunda kaldım bazı konuşmalar ağır geldiği için ; sadece burada kalmadı internet sitesindeki tüm haberlerim, röportajlarım, geçmişim belli bir süre sonra silindi! Bir gazetecinin hafızasını silecek kadar ileri gittiler.

“Seçim Geldi, Projemiz Hatırlatıldı”
2 yıl proje diye randevu alamadığım o kapılar, seçim yaklaşınca aniden açıldı. “Projenizi başkanla konuştuk, gündemimizde” diye arayan özel kalemden gelen o telefonla şoke oldum. Fen İşleri ek hizmet binasında görüşme sağladık “Cam koridor olmaz, ağır otizmli çocuklar olacak tehlikeli ”, “Duyu bütünleme odası şurada olmalı” diyerek her tuğlasına ruhumu kattım. Temel atıldı, bina yükseldi. Aileler ise hala umutsuzdu; “Dilek Hanım, o kapıdan girmeden inanmayız” diyorlardı.
Son Perde: “Doğum Günü Evi” Hakareti
Başkanla aileleri bir yemekte buluşturup güven tazeleyelim dedik. Ama bir akşam bir mesaj düştü grubumuza: Başkan, bizim o can suyu olacak merkezimizi “Hafta sonları doğum günü kutlanacak bir yer” olarak lanse ediyordu! Bizim çocuklarımızın her gün gidebileceği, aidiyet hissedeceği bir “ev” hayali; bir magazin malzemesine, bir “sosyal tesis” aksesuarına dönüştürülmüştü. Protokol dedik, ısrar ettik, özel kalem sırra kadem bastı.
Bedeli mi?
Ben o binanın önünde ailelerle “Sözünü tut!” eylemi yaparken, yaşadığım o korkunç stres yüzünden kalp krizi riski yüksek bir hasta çıktım. Yanımda otizmli evladım, karşımda ise kibrinden ödün vermeyen bir yönetim…
Bugün o bina, benim ısrarımla yükselen, o “Otizm Aktivite Merkezi”, diye adlandırdıkları bina da atıl bir şekilde duruyor. Anlayacağınız seçim geçti, vaatler tozlu raflara kalktı.
Şimdi soruyorum: Kimlerin iradesi o çocukların hakkının önüne geçti? Hangi kibir, bir annenin kalp krizi riski yüksek hasta çıkacak stresi yaşatacak kadar büyüktü? Ben bu davanın peşini bırakmayacağım.
Belediyenin ajandasında bile yokken, tırnaklarımla kazıyarak o binayı oraya diktirmiş olmanın verdiği gurur, hiçbir siyasi lütuf ya da alkışla ölçülemez; çünkü bu, bir annenin şahsi ikbali için değil, kendi evladıyla aynı kaderi paylaşan yüzlerce çocuğun geleceği için verdiği katıksız bir hak savunuculuğu zaferidir.
Mücadelemi zorlaştıranlar, beni kara listelere alıp kalemimi kırmaya çalışanlar aslında o binanın her tuğlasında bir dernek başkanının kişisel çıkar gözetmeden, sadece toplumun vicdanı olarak neleri başarabileceğine bizzat tanıklık ettiler.
Kendi çocuğumun gözündeki ışığı tüm çocuklar için bir umut meşalesine dönüştürme yolunda ödediğim bedeller, bugün o binanın siluetiyle birer onur nişanesine dönüşmüştür; ne ambargolar ne de sessizlik bu somut gerçeği unutturmaya yetmeyecek.
Ve ben o merkez aktif olduğu güne kadar anlatmaya , yazmaya devam edeceğim…
Mit Liebe...
