HALKWEBYazarlarMEKKE ANLAŞMASI: TÜRKİYE’NİN PAZARLIK GÜCÜ MÜ, ABD’NİN YENİ GÜVENLİK TAŞIYICISI MI?

MEKKE ANLAŞMASI: TÜRKİYE’NİN PAZARLIK GÜCÜ MÜ, ABD’NİN YENİ GÜVENLİK TAŞIYICISI MI?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçüne birden yapılmış sayılacağı bir ortak savunma düzenlemesi imzaladı. Anlaşmanın tam metni ise henüz kamuoyuna açıklanmış değil. Ancak Hakan Fidan, mekanizmanın NATO’nun 5. maddesine teknik açıdan benzediğini söyledi. Fakat burada çok basit bir soru sormak gerekiyor:

Türkiye neden böyle bir yükümlülüğü üstleniyor? Çünkü anlaşmanın Türkiye açısından maliyeti teorik değil. Örneğin Suudi Arabistan’ın karşılaşabileceği bölgesel krizler artık Ankara’nın güvenlik hesabının da parçası haline gelebilir. Pakistan’ın gelecekte yaşayabileceği bir savaş da Türkiye açısından tamamen dış politika meselesi olmaktan çıkabilir. Bu nedenle Mekke Anlaşması’nı yalnızca “İslam dünyasının dayanışması” veya “bölgesel caydırıcılık” kavramlarıyla açıklamak yetersiz kalır. Bir devlet başka devletlere askeri güvenlik garantisi veriyorsa, bunun karşılığında somut ve stratejik bir kazanç elde etmek zorundadır.

Haliyle bu anlaşmanın Türkiye’nin bölgesel pazarlık gücünü artıran stratejik bir hamle mi, yoksa Ankara’yı Amerikan güvenlik mimarisinin bölgesel yük taşıyıcısına dönüştüren yeni bir pranga mı olduğu sorusu gündeme gelmektedir.

Bu soruya yanıt aramadan önce, bizi bu noktaya getiren kronolojik taşları doğru dizmek gerekiyor.

9 Haziran 2026: Koridorlar Savaşında Alternatif Arayışı

Türkiye’nin masada yürüttüğü jeopolitik pazarlıkların ve “bağlantısallık” vizyonunun takvimi son aylarda baş döndürücü bir hız kazandı. Nisan 2026’da Suriye sınırı boyunca uzanan demiryolu hattındaki yenileme çalışmalarının tamamlanması ve bu hattın Irak üzerinden gelen Kalkınma Yolu’na entegre edilme planı, Körfez’i Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak devasa alternatif ağın ilk sinyaliydi.

Ardından 9 Haziran 2026’da Türkiye ile Suudi Arabistan arasında imzalanan Demiryolu ve Lojistik Alanında İşbirliği Mutabakat Zaptı, bu süreci kurumsallaştırdı. Başlangıçta Türkiye’yi tamamen dışarıda bırakan ABD destekli IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa) geometrisine karşı, “Körfez → Ürdün/Suriye → Türkiye → Avrupa” ekseni somut bir alternatif olarak doğdu.

Burada bir parantez açıp Kalkınma Yolu ile bu yeni hattı birbirinden ayırmak gerekiyor. Kalkınma Yolu, Irak’ın Fav Limanı’ndan başlayıp Türkiye üzerinden Avrupa’ya uzanan doğrusal bir hat. Suriye-Ürdün-Suudi Arabistan ekseni ise Akdeniz ve Levant dengelerini değiştirebilecek farklı bir bölgesel bağlantısallık seçeneğidir. Ancak her iki güzergâhın Türkiye’yi Avrupa’ya açılan ana geçiş noktalarından biri haline getirme potansiyeli, Ankara açısından ortak bir stratejik değer taşımaktadır.

7 Temmuz 2026 NATO Zirvesi

NATO Zirvesi’nde gerçekleşen Erdoğan-Trump görüşmesinde kamuoyuna yansıyan üç ana başlık vardı: ticaret, askeri konular ve İran. Trump’ın görüşmede Türkiye’nin askeri kapasitesine övgüler yağdırması, CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve Türkiye’nin F-35 programına dönüşünün yeşil ışık yakılarak değerlendirilmesi tesadüf değildi.

Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü Washington’ın Türkiye’den beklentisi artık yalnızca NATO sınırlarının savunulması değildir. İran savaşı sonrasında ortaya çıkan enkaz ve yeni Ortadoğu denkleminde, bölgesel güvenlik yükünün “bölgesel aktörler” tarafından paylaşılması artık gizlenmeyen bir Amerikan stratejisidir. NATO içinde sıkça tartışılan “yük paylaşımı” (burden-sharing) kavramı, Ortadoğu sahnesinde Türkiye’ye bir güvenlik faturası olarak kesilmek isteniyor olabilir.

5 Ağustos 2026 Çerçeve Yasanın Meclis’e sunulması

Tam bu dönemde Türkiye’nin iç siyasetinde de kritik bir süreç ilerliyordu. Temmuz ayında hazırlıkları başlayan ve 5 Ağustos’ta TBMM Başkanlığı’na sunulan “Çerçeve Yasa”, PKK’nın silahsızlandırılması sürecinin hukuki zeminini oluşturmayı hedefliyor.

Aynı yaz içinde Türkiye’nin önüne iki büyük dönüşümün eşzamanlı gelmesi bir tesadüf olarak okunamaz:

İçeride: On yıllardır süren silahlı çatışmanın hukuki yollarla sona erdirilmesi ve iç güvenlik yükünün hafifletilmesi.

Dışarıda: Türkiye’nin Ortadoğu güvenlik mimarisinde “Mekke Anlaşması” ile en üst düzeyde askeri sorumluluk üstlenmesi.

Bir devletin içindeki en büyük güvenlik maliyetini (terör sorununu) tasfiye etmeye yönelirken, dış güvenlik kapasitesini bölgesel ölçekte, üstelik pakt düzeyinde büyütmeye çalışması stratejik bir bütünlüğe işaret eder.

7 Ağustos 2026 Mekke anlaşması

Tüm bu gelişmelerin akabinde Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında Mekke Anlaşması imzalandı.

Jeopolitik Kör Noktalar: Suriye Paradoksu ve Pakistan Sırrı

Ancak bu parlak teorik çerçevenin ayakları yere basmayan, ciddi kör noktaları bulunuyor. Öncelikle “Körfez → Ürdün/Suriye → Türkiye” demiryolu hattı kulağa hoş gelse de, iç savaşın yıktığı, altyapısı çökmüş ve daha da önemlisi Rusya ile İran’ın askeri/siyasi olarak kök saldığı Suriye topraklarından güvenli bir ticaret ve lojistik koridoru geçirmek kısa vadede bir hayalden ibarettir. Suriye’de kalıcı bir siyasi uzlaşı ve güvenlik istikrarı sağlanmadan bu rotayı IMEC’e bir alternatif olarak sunmak, gerçekçi olmayacaktır.

Ayrıca Mekke Anlaşması’nın savunma ayağına Pakistan’ın dahil edilmesi, analizi Ortadoğu sınırlarının dışına taşır. Pakistan, nükleer silahlara sahip ancak ekonomik olarak kırılgan bir Güney Asya aktörüdür. Asıl güvenlik önceliği Hindistan’la rekabet ve Çin’le stratejik ortaklık üzerine kurulu olan Pakistan’ın, Ortadoğu’daki bir Arap-İran veya İsrail dengesinde Türkiye ile nasıl bir askeri sinerji yaratacağı muammadır.

Peki İsrail neden Mekke Anlaşmasına sessiz kaldı?

Bölgedeki her askeri kıpırdanmayı tehdit olarak gören İsrail, Mekke Anlaşması’na sessiz kaldı. Normal şartlarda, Türkiye-Suudi Arabistan hattının güçlenmesi ve İsrail’i bypass eden bir koridor ihtimali Tel Aviv’i alarma geçirmeliydi.

Dolayısıyla İsrail açısından Mekke Anlaşması’nın tamamen önemsiz olduğunu düşünmek mümkün değil. Fakat burada da dikkatli olmak gerekiyor. İsrail’in kamuya açık ve sert bir şekilde “bu anlaşmaya karşıyız” dememiş olması, anlaşmayı kabul ettiği veya desteklediği anlamına gelmez.

İsrail, henüz kurumsal yapısı ve askeri kapasitesi netleşmemiş bir anlaşmayı büyütmek istemiyor olabilir. Ya da Washington’ın Türkiye-Suudi-Pakistan hattına verdiği alanı doğrudan karşısına almayı tercih etmiyor olabilir. Daha önemlisi, Mayıs 2026’da ABD ile İsrail arasında başlayan yeni güvenlik işbirliği çerçeve görüşmeleri gösteriyor ki; Washington, İsrail’in güvenliğini zayıflatmıyor, aksine çevre duvarlarını yeniden örüyor. Haliyle İsrail, Mekke Anlaşması’nın İsrail’in çıkarlarıyla çatışmadığını bilakis kendi çıkarlarıyla örtüştüğünü düşünüyor olabilir.

Washington’ın ikili oyunu mu?

ABD’nin önünde aslında birbirini tamamen dışlamayan iki koridor modeli bulunuyor.

Birincisi: Suudi Arabistan → Ürdün → İsrail → Hayfa → Avrupa.

İkincisi: Suudi Arabistan → Ürdün → Suriye → Türkiye → Avrupa.

İkinci güzergâhın Türkiye’yi merkeze alması, ilk güzergâhın ise İsrail’i merkezde tutması dikkat çekici. Washington açısından en rasyonel strateji belki de taraflardan birini seçmek değil, her iki seçeneği de açık tutmak. Çünkü ABD açısından asıl mesele koridorun mutlaka İsrail’den veya mutlaka Türkiye’den geçmesi olmayabilir. Asıl mesele, bu koridorların Çin’in ekonomik nüfuzunu sınırlayan bir Batı bağlantısallık mimarisi içinde kalması olabilir.

Bu durumda Washington aynı anda birkaç şeyi yapabilir: Türkiye’nin bölgesel güvenlik sorumluluğunu artırabilir; İsrail’in stratejik güvenlik üstünlüğünü koruyabilir; Suudi Arabistan’ın alternatif ortaklıklar geliştirmesine izin verebilir; ama Türkiye’ye enerji ve ticaret koridorlarının merkezinde yer alacağına dair kesin bir garanti vermeyebilir.

İşte Türkiye açısından risk tam burada ortaya çıkar.

Mekke Anlaşmasının gerçek sorusu

Mekke Anlaşması, Türkiye’yi bölgesel bir süper güç yapma potansiyeli taşıyan iddialı bir “pazarlık” kartı gibi sunulsa da, arka plandaki Amerikan rasyonalitesi gözden kaçırılmamalıdır. İçeride terör kamburundan kurtulmaya hazırlanan Türkiye, dışarıda ABD’nin Ortadoğu’dan çekilirken arkasında bırakmak istediği “yeni güvenlik taşıyıcısı” olma riskiyle karşı karşıyadır.

Kaldı ki Ankara’nın kapalı kapılar ardında yürüttüğü askeri pazarlıklarda, Washington’ın kurabileceği yeni tuzakları görmek hayati önem taşımaktadır. Tarihsel süreç göstermektedir ki, büyük güçlerin stratejik çıkarları için verilen askeri garantiler, Türkiye’ye kaçırılan ekonomik fırsatlar, bozulan ticari ilişkiler ve artan askeri harcamalar üzerinden çok ağır bir ekonomik fatura çıkarmıştır.

Nitekim Soğuk Savaş yıllarında ABD’nin teşvikiyle imzalanan Bağdat Paktı (ve sonraki adıyla CENTO), bu diplomatik tuzakların ve acı verici maliyetlerin en somut tarihsel tecrübesidir. O dönemde paktın asıl amacı olan Sovyetler Birliği’ni çevreleme politikası doğrultusunda hareket eden Türkiye, kısıtlı bütçesini sanayi, tarım ve kalkınma yerine devasa savunma harcamalarına ayırmak zorunda kalmıştır. Üstelik bu ittifak yüzünden Mısır, Suriye ve Suudi Arabistan gibi büyük Orta Doğu pazarlarından tamamen dışlanmış ve yanı başındaki bölgesel ticaret potansiyelini on yıllar boyunca kaybetmiştir. Demokrat Parti hükümetinin Batı ittifakına öncülük etme ve Washington’ın bölgesel planlarına hizmet etme karşılığında ABD’den beklediği büyük ekonomik yardımlar ve krediler ise hiçbir zaman vaat edilen seviyede gelmemiştir. Aksine artan askeri yükler bütçe açığı yaratarak Türkiye’yi 1950’lerin sonunda ağır bir enflasyona, döviz krizine ve cumhuriyet tarihinin ilk moratoryumuna (1958 borç ertelemesi) sürükleyen en önemli faktörlerden biri olmuştur.

Bu nedenle bugün sorulması gereken soru, “Mekke Anlaşması kime karşı?”değildir. Asıl soru: “Mekke Anlaşması Türkiye’ye ne kazandırıyor?” sorusudur.

Bu sorunun cevabı yalnızca “bölgesel güvenlikte daha fazla sorumluluk” ise, ortada ciddi bir dengesizlik vardır.

Ama Türkiye bu güvenlik rolünü, Irak-Suriye-Körfez-Türkiye-Avrupa hattında enerji, demiryolu, lojistik ve ticaret bağlantılarına dönüştürebilirse, o zaman Mekke Anlaşması gerçekten Ankara’nın pazarlık gücünü artıran bir stratejik bir hamle halini alır. Unutmamak gerekir ki bu dönüşüm, Türkiye’nin yukarıda bahsettiğimiz Suriye sahasındaki pratik imkansızlıkları aşabilecek radikal bir diplomatik zemin yaratabilmesine ve Pakistan’ın nükleer ağırlığını ve Güney Asya’daki askeri gücünü masada doğru bir kaldıraç olarak kullanıp kullanamayacağına bağlıdır.

Dolayısıyla Mekke’de imzalanan metnin gerçek değeri, imza gününde değil, bundan sonra çizilecek haritada ortaya çıkacaktır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI