78 kuşağının yetiştiği siyasal iklim, olaylara kişiler üzerinden değil; sınıflar, üretim ilişkileri ve emperyalist müdahaleler üzerinden bakmayı öğretti. Bu nedenle bugün Türkiye’nin yaşadığı siyasal ve toplumsal krizleri değerlendirirken yalnızca günlük siyasi polemiklere sıkışmak büyük bir yanılgıdır.
Öncelikle bilinmesi gereken, Türkiye’nin uzun yıllardır emperyalist sistemin ekonomik, siyasi ve kültürel kuşatması altında yönetildiğidir.
Kamu kaynaklarının sermayeye aktarılması, özelleştirmeler yoluyla ülkenin birikimlerinin yağmalanması, emeğin örgütsüzleştirilmesi, aydınların ve halkın siyasetten uzaklaştırılması tesadüfi değildir.
Bu süreçte parlamenter sistem fiilen tasfiye edilmiş, kuvvetler ayrılığı zayıflatılmış, sendikalar etkisizleştirilmiş, demokratik kitle örgütleri işlevsiz hâle getirilmiştir.
Böyle bir tabloda düzen partileri arasındaki çatışmayı, halk adına verilen bir demokrasi mücadelesi olarak sunmak gerçeği perdelemektedir.
Çünkü iktidar blokları arasındaki kavganın temel sebebi, düzenin değiştirilmesi değil; düzenin sunduğu rantın, kaynakların ve siyasi gücün paylaşımıdır.
Bu nedenle yaşanan her çatışmayı ilerici-gerici eksenine oturtmak, toplumu yanıltmaktan başka bir sonuç doğurmamaktadır.
Son yıllarda en büyük sorunlardan biri de devrimci değerlerin ve halkçı mirasın, kişisel siyasi kariyerlerin meşrulaştırılması için kullanılmasıdır.
Rüşvet, yolsuzluk, kişisel servet biriktirme ve kamu kaynaklarını çıkar ilişkileri için kullanma iddialarıyla anılan bir siyasetçiyi “devrimci” olarak pazarlamak, yalnızca siyasi bir hata değil, aynı zamanda tarihsel bir ihanettir.
Devrimci hareketlerin tarihinde eksikler, hatalar ve yenilgiler bulunabilir; ancak devrimci mücadeleler hiçbir zaman kişisel zenginleşme, rüşvet ve ahlaki çürüme ile özdeşleşmemiştir. Devrimcilik; fedakârlık, halk için mücadele etmek ve kişisel çıkarı geri plana itmektir. Bu nedenle bugün ortaya çıkan çürümenin üzeri devrimci söylemlerle örtülmeye çalışıldığında, buna ilk itiraz etmesi gerekenlerin solcular olması gerekir.
Ne var ki Türkiye solunun önemli bir bölümü, düzen içi güç mücadelelerinde taraflaşarak kendi tarihsel misyonundan uzaklaşmıştır. Bir belediye başkanına veya bir siyasi lidere koşulsuz sadakat göstermek, sınıf mücadelesinin yerine kişi merkezli siyaseti koymak anlamına gelir. Daha da vahimi, ortaya çıkan her yolsuzluk veya ahlaki çürüme iddiasına karşı, “Ama karşı taraf da aynısını yapıyor.” savunmasını geliştirmektir.
Bu yaklaşım, solun temel ahlaki üstünlüğünü ortadan kaldırmaktadır. Çünkü devrimci siyaset, rakibinin kötülüğünü ölçü alarak değil; kendi ilkeleri üzerinden değerlendirilir.
Eğer bir davranış yanlışsa, onu yapanın siyasi kimliği ne olursa olsun yanlıştır.
CHP hakkında verilen mutlak butlan kararı etrafında yürütülen tartışmalar da bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Asıl sorulması gereken soru şudur: Rejim mi değişmiştir, düzen mi değişmiştir?
Bugün Türkiye’nin temel sorunu, belirli kişilerin siyasi geleceği değildir. Asıl sorun; derinleşen yoksulluk, emek sömürüsü, hukuk sisteminin aşınması, eğitimdeki gerileme, laikliğin zayıflaması ve toplumun giderek Orta Çağ karanlığını hatırlatan bir gericilik iklimine sürüklenmesidir.
Bu tablo karşısında solun görevi, herhangi bir siyasi figürün korumalığını yapmak değil; emekçilerin, yoksulların ve halkın bağımsız siyasal hattını oluşturmaktır. Devrimci mirasın görevi de kişisel iktidar mücadelelerine meşruiyet sağlamak değil, topluma ahlaki ve siyasal bir yön göstermektir.
Eğer sol, düzen içi kliklerin arkasına dizilerek kendi bağımsız kimliğini kaybederse; emperyalist kuşatmayı, toplumsal çürümeyi ve gericiliğin yükselişini göremez hâle gelir.
O zaman topluma önderlik eden bir güç olmaktan çıkar; yalnızca başka güç odaklarının yedeğine dönüşür.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, kişilere bağlı bir siyaset değil; ahlakı, liyakati, kamuculuğu, laikliği, emeği ve halk egemenliğini esas alan yeni bir toplumsal mücadele hattıdır. Devrimci mirasa sahip çıkmak da ancak bu değerleri savunmakla mümkündür.
