Tarih, yalnızca meydanlarda söylenen büyük sözleri değil, kalabalıkların gürültüsü arasında kaybolan uyarıları da hafızasına yazar. Bazı insanlar yaşananları anlatır, bazıları ise henüz yaşanmamış olanı görür. Ne var ki toplumlar çoğu zaman felaketi haber veren sese değil, kendilerini rahatlatan sözlere kulak verir.
Sonra bir gece gelir; yıllarca görmezden gelinen tehlike, devletin silahıyla milletin karşısına dikilir.
15 Temmuz gecesi Türkiye’nin yaşadığı yalnızca bir darbe girişimi değildi. O gece, zamanında ciddiye alınmayan uyarıların, denetlenmeyen yapıların ve geç kalınmış tedbirlerin ağır sonucu ortaya çıktı.
İşte bu nedenle bugün şu cümle, basit bir siyasi slogan olarak değerlendirilmemelidir:
Haydar Baş dinlenmiş olsaydı 15 Temmuz olmazdı
Elbette tarihte yaşanmamış ihtimaller hakkında kesin hüküm vermek mümkün değildir. Hiç kimse, “Şu yapılsaydı bu olay kesinlikle yaşanmazdı.” diyerek matematiksel bir sonuç ortaya koyamaz. Ancak bu söz, güçlü ve üzerinde düşünülmesi gereken bir siyasi kanaati ifade etmektedir.
Çünkü tehlike henüz büyümeden görülseydi, uyarılar önyargısız biçimde incelenseydi ve devlet gerekli tedbirleri zamanında alsaydı, Türkiye’nin 15 Temmuz gecesine sürüklenmesinin önüne geçilebilirdi.
Herkesin Baktığı Yerde Başka Bir Şey Gördü
Prof. Dr. Haydar Baş’ın Fethullah Gülen yapılanmasına yönelik eleştirileri, 15 Temmuz’dan sonra kurulmuş cümleler değildi. O, söz konusu yapının toplumun geniş kesimlerinde destek gördüğü, devlet içerisinde etkisini artırdığı ve “hizmet”, “eğitim”, “hoşgörü” ile “diyalog” gibi kavramların arkasında kendisini güvenli bir alana yerleştirdiği dönemlerde konuştu.
Herkes vitrindeki ışığa bakarken o, vitrinin arkasında büyüyen gölgeye dikkat çekti.
Haydar Baş, 1997 yılında Fethullah Gülen’e gönderdiği mektupta izlenen yol hakkında açık ve ciddi uyarılarda bulundu. Fethullah Gülen’in Papa’ya yazdığı mektupta kullandığı ifadeler ile dinler arası diyalog faaliyetleri, Haydar Baş’ın eleştirilerinin merkezinde yer aldı.
Haydar Baş’a göre mesele, farklı dinlere mensup insanların barış ve hoşgörü içerisinde yaşaması değildi. Asıl mesele; İslam’ın temel inanç esaslarının belirsizleştirilmesi, millî ve manevi değerlerin aşındırılması ve dinî kavramların farklı amaçlar doğrultusunda kullanılmaya çalışılmasıydı.
Ona göre bu faaliyetler, toplumun inanç dünyasını dönüştürmeye, insanımızı kendi dinî ve kültürel değerlerinden uzaklaştırmaya ve milletin manevi temellerini zayıflatmaya yönelik ciddi bir tehlike taşıyordu. Haydar Baş, bu sürecin yalnızca dinî bir tartışma olmadığını; ülkenin toplumsal birliğini, millî kimliğini ve geleceğini hedef alan tehlikeli bir yapılanmanın zemini hâline gelebileceğini savunuyordu.
Bu nedenle yapılanları, ülkenin milli ve manevi temellerinin altına yerleştirilen bir dinamit olarak değerlendiriyor ve toplumun İslam’dan, millî kimliğinden ve tarihî değerlerinden uzaklaştırılmaya çalışıldığı uyarısında bulunuyordu.
Bu nedenle sessiz kalmayı tercih etmedi.
Çünkü bazen susmak tarafsızlık değil, yaklaşan tehlikeye yol vermektir.
Merhum Prof. Dr. Haydar Baş, şahsi menfaatlerini ve siyasi hesaplarını bir kenara bırakarak gördüğü tehlikeyi milletle paylaşmaya çalıştı. Karşısındaki yapının gücünü, imkânlarını veya oluşturabileceği baskıyı düşünmeden mücadele etti.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, onun söylediklerinin sıradan bir siyasi rekabetin ürünü olmadığı daha açık biçimde görülmektedir.
Uyarısını Salonlarda Bırakmadı
Haydar Baş’ın mücadelesini farklı kılan yönlerden biri, eleştirilerini yalnızca televizyon ekranlarında veya gazete sütunlarında dile getirmekle yetinmemesiydi.
O ve ekibi, Anadolu’yu adım adım dolaştı. Köylerde, ilçelerde, konferans salonlarında ve kahvehanelerde vatandaşlara ulaşmaya çalıştı. Kendi imkânlarıyla toplantılar düzenledi, programlar yaptı ve insanları yaklaşan tehlike konusunda uyarmaya gayret etti.
Tehlike; siyasilere, kanaat önderlerine, akademisyenlere, gazetecilere, dinî ve toplumsal çevrelerin temsilcilerine belge ve dosyalarla anlatılmıştı. Ancak bütün bu uyarılar gereken karşılığı bulmayınca, milletin bilinçlendirilmesi artık bir tercih olmaktan çıkmış, zorunlu ve kaçınılmaz hâle gelmişti.
Kahve kahve, köy köy anlatılan mesele son derece açıktı:
Devlet içerisinde örgütlenen, kendi hiyerarşisini oluşturan ve bağlılığını milletin iradesinden değil, kapalı bir merkezden alan hiçbir yapı masum kabul edilemezdi.
Haydar Baş ve ekibi, bu gerçeği toplumun her kesimine ulaştırmaya çalıştı. Siyasetçileri, kanaat önderlerini, devlet yöneticilerini ve toplumun önde gelen isimlerini defalarca uyardı. Ancak bu çağrılar, dönemin siyasi ve toplumsal şartları içinde beklenen ilgiyi ve karşılığı görmedi.
Çünkü bazı tehlikeler, kötülük görüntüsüyle gelmez.
Bazen elinde silahla değil, elinde kitapla yaklaşır.
Bazen tehdit ederek değil, güven vererek güç kazanır.
Bazen devlete karşı olduğunu söylemez; devlete hizmet ettiğini iddia ederek devletin içine yerleşir.
Fetö yapılanmasının yıllar boyunca etkisini artırabilmesinin temel nedenlerinden biri de toplumun karşısına açık bir tehdit görüntüsüyle çıkmamasıydı. Eğitim kurumları, yardım faaliyetleri, diyalog söylemleri ve dinî kavramlar üzerinden oluşturulan olumlu algı, yapıya yöneltilen eleştirilerin uzun süre yeterince ciddiye alınmamasına neden oldu.
Haydar Baş ve ekibi ise bu güçlü algıya rağmen geri adım atmadı.
Onlar kalabalık değildi; fakat söyledikleri kalabalıklara ulaşması gereken sözlerdi.
Yalnız bırakıldılar; fakat yalnız kalmak, haksız olmak anlamına gelmiyordu.
Bir Devletin En Büyük Tehlikesi Üniformasız Başlar
15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye, millet iradesini ve anayasal düzeni hedef alan hain bir darbe girişimiyle karşı karşıya kaldı. Devletin silahları millete çevrildi, Türkiye Büyük Millet Meclisi bombalandı ve vatandaşların üzerine ateş açıldı.
Milletin azmi, güvenlik güçlerinin ve devlet kurumlarının kararlı direnişiyle darbe girişimi engellendi.
Ancak o gece ortaya çıkan gerçek son derece ağırdı:
Bir devletin içerisine yerleşen kapalı bir yapı, yeterli güce ulaştığında yalnızca kurumları ele geçirmeye çalışmıyor; doğrudan milletin iradesine saldırabiliyordu.
15 Temmuz bize gösterdi ki bir devletin en büyük tehlikesi her zaman sınırlarının dışında bulunmaz. Bazen tehdit, yıllarca aynı koridorlarda yürür, aynı masalarda oturur ve aynı üniformayı taşır.
Darbe girişiminden sonra geçmişte yapılan uyarılar yeniden hatırlandı. Daha önce dikkate alınmayan açıklamalar, konuşmalar ve mücadeleler yeniden değerlendirilmeye başlandı.
Haydar Baş’ın yıllar önce dile getirdiği eleştiriler de bu süreçte farklı bir anlam kazandı.
Bugün şu soruyu sormak, tarihe karşı sorumluluğumuzdur:
Haydar Baş’ın uyarıları özellikle 1997 yılından itibaren ciddiyetle incelenseydi, söz konusu yapılanmanın devlet içerisindeki faaliyetleri araştırılsaydı ve gerekli önlemler alınsaydı Türkiye 15 Temmuz gecesini yaşar mıydı?
Bu soruya kesin bir cevap vermek mümkün olmayabilir. Ancak bir başka gerçek de inkâr edilemez:
Uyarılar dikkate alınmış olsaydı Fetö’nün ülkemiz üzerimdeki hain planları çok daha erken sınırlandırılabilir, kapalı örgütlenmesi ortaya çıkarılabilir ve darbe girişiminde kullanacağı güç alanları daraltılabilirdi.
Felaketler çoğu zaman bir gecede ortaya çıkmaz. Bir gecede yalnızca görünür hâle gelir.
15 Temmuz’un yolu da o gece açılmadı. Yıllar boyunca görünemeyen yapılanmalar o yolun taşlarını döşedi.
Mesele Merhum Haydar Baş’ı Haklı Çıkarmaktan Daha Büyüktür
Bu tartışmayı yalnızca “Haydar Baş haklıydı” cümlesine indirgemek, çıkarılması gereken büyük dersi küçültmek olur.
Mesele, bir insanın siyasi olarak haklı çıkması değildir.
Mesele, devleti yönetenlerin uyarıyı kimin yaptığına değil, uyarının ne anlattığına bakmasıdır.
Bir bilgi iktidardan gelince değerli, muhalefetten gelince değersiz olamaz. Bir tehlikeyi ortaya koyan kişinin siyasi kimliği, o tehlikenin gerçek olup olmadığını belirlemez.
Devlet aklı; alkışlayanları dinlemekten çok, itiraz edenleri anlamayı gerektirir.
Çünkü iktidarlar kendilerine destek verenlerin sözlerinden memnun olabilir; fakat devletleri çoğu zaman rahatsız edici gerçekleri dile getirenler korur.
Merhum Haydar Baş’ın mücadelesinden çıkarılması gereken en önemli derslerden biri budur.
Millî güvenliği ilgilendiren meselelerde siyasi hesaplar, şahsi menfaatler, parti aidiyetleri ve günlük tartışmalar ikinci planda kalmalıdır. Devlet, kendisine yöneltilen her ciddi uyarıyı araştırmalı; bilgiye, belgeye ve delile göre hareket etmelidir.
Bir uyarıyı, söyleyen kişiyi ciddiye alamayarak yok saymak; yaklaşan tehlikeyi kendi ellerimizle büyütmektir.
Tarih En Çok Geç Kalanları Yargılar
Haydar Baş, pek çok kişinin konuşmaktan çekindiği bir dönemde konuştu. Sözleri yeterince duyulmadı, uyarıları geniş karşılık bulmadı ve verdiği mücadele çoğu zaman yalnız bırakıldı.
Fakat O, yalnız kalmasına rağmen susmayı tercih etmedi.
Çünkü hakikati savunan insanın görevi, kaç kişinin kendisini alkışladığını hesaplamak değildir. Görevi, doğru bildiği sözü zamanında söylemektir.
Bugün Haydar Baş’ın uyarılarını hatırlamak, geçmiş üzerinden yeni bir siyasi kavga başlatmak için değil, aynı yanlışların gelecekte tekrar edilmesini önlemek için gereklidir.
15 Temmuz şehitlerine ve gazilerine karşı sorumluluğumuz yalnızca belirli günlerde onları anmakla sınırlı değildir. Gerçek sorumluluk; millet iradesinin üzerinde güç kurmaya çalışan, devlet içerisinde gizli hiyerarşi oluşturmaya çalışan ve hesap vermek istemeyen bütün yapılara karşı aynı kararlılığı göstermektir.
Hangi isimle ortaya çıkarsa çıksın, hangi söylemi kullanırsa kullansın, hangi kutsal değerin arkasına saklanırsa saklansın; devlet içinde devlete alternatif bir bağlılık merkezi oluşturan her yapı millî irade için tehlikedir.
Bu nedenle “Haydar Baş dinlenmiş olsaydı 15 Temmuz olmazdı.” sözü, geçmişe yönelik kuru bir övgü değildir.
Bu söz; zamanında duyulmayan uyarıların, ertelenen tedbirlerin ve görmezden gelinen gerçeklerin bir millete ne kadar ağır bedeller ödetebileceğini anlatan tarihî ve vicdani bir değerlendirmedir.
Tarih, tehlike kapıya dayandıktan sonra konuşanları değil, tehlike henüz uzaktayken sesini yükseltenleri hatırlar.
Haydar Baş, başkalarının sustuğu yerde konuştu.
Başkalarının güvendiği yerde şüphe etti.
Başkalarının alkışladığı yerde uyardı.
Başkalarının gelecek hesabı yaptığı yerde milletin geleceğini düşündü.
Keşke Türkiye onu yalnızca duysaydı değil, gerçekten dinleseydi.
