Arabaların giremediği, taş duvarların zamana meydan okuduğu Monemvasia Kalesi’nin kapısında karşılandık. Dar, kıvrımlı patikalardan yürüyüp otele vardığımızda, kayıt için pasaportlarımızı uzattığımız genç kadın yüzünde sıcacık bir tebessümle fısıldadı: “Biz de Anadolu’yuz.”
Hrisula, denizlerin ayırdığı ama yüreğinde yaşattığı değerlerle, tıpkı bizim buraların insanıydı. Resepsiyonda başlayan bu tanışma, kısa sürede sınırların böldüğü hayatların ortak hüznünü ve büyük bir trajedinin hikâyesini ortaya çıkardı.
Hrisula’nın anne ve babası, yıllar sonra Kapadokya’daki eski köylerini ziyaret ettiklerinde günlerce ağlamış, içlerindeki o eski yara yeniden açılmıştı.
Yaşanan sürgünün travması kuşaklar boyu aktarılmıştı ama en sarsıcı olanı babaannenin dilsel mirasıydı.
Yaşlandıkça ve hafızası zayıfladıkça Rumcayı unutan yaşlı kadın, çocukluğunun dili olan Türkçe ile konuşmaya başlamıştı. Sadece Yunanca bilen torunları, kendi babaanneleriyle anlaşamaz olmuştu. O koca Türkçe hafızadan Hrisula’nın zihnine kazınan tek kelime, babaannesinin kilolu kız kardeşine seslenirken sevgiyle kullandığı “tombul” sözcüğüydü. İnsan zihni, ömrün son demlerinde tüm yapay sınırları aşarak doğduğu coğrafyanın sesine ve ruhuna sığınıyordu.
Bu zorunlu göçün arkasında, insanı birer istatistik nesnesi olarak gören amansız bir mantık vardı. 1923 Nüfus Mübadelesi, insanı binlerce yıllık kendi özünden koparma trajedisiydi. Kapadokya’nın, Niğde’nin, Ürgüp’ün, Nevşehir’in güneşle kavrulmuş bağlarından sökülen Ortodoks aileler, Mora’nın yabancı kıyılarına doğru gitmek zorunda kaldıklarında yanlarında sadece canlarını ve yüreklerindeki ruhu taşıyorlardı.
Oysa onlarla birlikte Anadolu’nun binlerce yıllık birikimi, tecrübesi, zanaatı, ekmeği bölüşme biçimi ve dillerinin kadim tınısı da gidiyordu. Mübadalede, Kapadokya bölgesinde binlerce yıldır bağcılık yapan Karamanlıların Mora Yarımadası’na yerleştirilmesi planlanmıştı.
Bugün Akdeniz kültür tarihinin en efsanevi içeceklerinden olan Malvasia şarapları, işte o nasırlı ellerin Anadolu’dan taşıdığı kadim tarım bilgisiyle bu topraklarda yeniden hayat buldu. Otelden ayrılırken yolluk olarak elimize tutuşturulan bademli kurabiyeler ve Kapadokya tipi baklava, bizi asırlık bir geçmişe, ortak bir hafıza sofrasına götürdü.
Mübadele yalnızca insanların yer değiştirmesi değildi; binlerce yılda oluşmuş kültürel birikimlerin parçalanmasıydı. Evler, mezarlar, camiler, kiliseler ve anılar geride bırakıldı. Kan ve gözyaşıyla yapılan her zorunlu göç, insanı olduğu kadar kültürü de sürgüne gönderir.
Bir halkın en büyük kaybı yalnızca toprağını terk etmek değildir. Asıl kayıp, o insanların yüzyıllar boyunca ürettiği medeniyet değerlerinin ve ortak hafızanın tahrip edilip yok edilmesidir. İnsanlığın öldüğü zamanlar; tam da insanların köklerinden koparıldığı, geçmişleriyle gelecekleri arasındaki bağın zorla kesildiği zamanlardır. Çünkü sürgün edilen yalnız insanlar değildir; onların anıları, dilleri, türküleri ve medeniyetleri de onlarla birlikte sürgüne çıkar.
