HALKWEBYazarlarZENGİNİN MALI, ZÜĞÜRDÜN ÇENESİ VE SOL SİYASETİN SERMAYESİ

ZENGİNİN MALI, ZÜĞÜRDÜN ÇENESİ VE SOL SİYASETİN SERMAYESİ

Sol siyasetin ABC’si sermaye analizi üzerine oturur.Kimlikçiliği solculuk olarak yutturmaya kalkan Avrupa solu ile kapitalizmin ruhunu sağ sloganlarla İslami, milli kılığa sokarak yaşatmaya çalışanlar kabul etmese de, onların pek hoşuna gitmese de, sermayenin insanlık tarihindeki yeri, sermayenin insan doğası üzerindeki etkisi, sol siyasal duruşun temel çıkış noktasına oluşturur. Emek sermaye çelişkisi tüm sosyal sistem ve politik analizlerinin omurgasını oluşturur. Devlet de, emek sermaye rekabetinde hangi tarafın etkisi altında ise temel politikalar o yönde şekillenir. Bu nedenle sol ve sosyalist geleneğin ana tehdit okuması, devlet kaynaklı değil sermaye odaklıdır. Temel devlet politikaları, sermaye tarafından kuşatıldığı kontrol altına alındığı takdirde, elbette toplumsal yarar ve ezilen sınıfların çıkarı için hükümet politikaları eleştiri konusu yapılır. Sermayenin özgürlük ve eşitlik mücadelesindeki yeri çok net biçimde ifade edilir. İnsanın yabancılaşması, özgürlüğünün kısıtlanması, sermayenin kuşatmasıyla ilgilidir. Aynı şekilde insanın eşitlik mücadelesinin önündeki ilk engel de, haksız sermaye birikimi olarak tarif edilir.Mülkiyet bu nedenle Hristiyan sosyalist düşünürler tarafından hırsızlık kabul edilmiş, Ebu Zer bu nedenle çöllere düşmüştür. Devlet ve hükümet politikaları, bu özgürlük ve eşitlik mücadelesi karşısında takınacağı tavırla şekillenir. Toplumun sermaye karşısındaki özgürlüğünü koruyan ve geliştiren hükümet politikaları, sosyal adalet hassasiyeti içerir. Yine gelir dağılımındaki çarpıklık ve yapısal katı sınıflar arası uçurum, sosyal devletin eşitlik konusundaki duyarlılığıyla ilgilidir. Son yıllarda Türkiye’de hemen her kavram kimlik tartışmaları üzerinden ele alındığı için, eşitlik ve özgürlük kavramları da, sadece etnik kimlik ve inanç grupları üzerinden okunmaya başlandı. Şüphesiz kimliklerin eşitliği ve özgürlüğü hafife alınacak, önemsiz bir yere konumlandırılacak konular değildir. Ancak sermaye kaynaklı tehditler, riskler göz ardı edilerek, kimlik fetişizmi yapmak, sol siyaseti kendini inkara götürür. Kürt siyaseti ve Alevi siyasetinin karşı karşıya bulunduğu en büyük tehlike budur. Özellikle Avrupa kaynaklı azınlık hukuku eksenli söylem ve siyasal çözüm arayışları, ayrımcılığa uğrayan dışlanan kimlikler için çözüm reçetesini, devlet karşıtı pozisyonlara itmiştir. Oysa Türkiye’de ne devlet sermaye ilişkisi Avrupa’daki ulus devletlerin doğuş sürecine benzer özellikler taşır, ne de Anadolu toplumsal mücadeleler tarihi, bu bağlamda ele alınabilir. Osmanlı’nın son döneminde sermayenin bir dış saldırı aracı olmaktan çıkarılmasına dair arayış ve çabalar bu açıdan anlamlıdır. Duyun-u Umumiye taşeronu azınlık sermayesi bu nedenle hedef alınmıştır. Yahudi, Rum ve Ermeni tüccarların Borçlar İdaresi’nin yani Doktor Kıvılcımlı’nın ifadesiyle “tefeci bezirgan” sermayenin taşeronu olarak iş yapması, bugünden bakınca bir azınlık karşıtlığı gibi ele alınmıştır. Aynı şekilde Cumhuriyet’in ilk yıllarında, yerli milli sermaye inşasıyla ilgili çabalar da benzer biçimde sabotaja uğramıştır. Birinci İktisat Kongresi’nin öznesi durumundaki üreticilerin yerini devlete kene gibi yapışarak hızlı zenginleşen batı taşeronu sermaye tekelleri almıştır. Bizdeki sermayenin, serbest piyasa, rekabet ve demokrasi gibi bir derdi, talebi olmaması bu nedene dayanmaktadır. Hükümet politikalarını sermayeden yana yönlendiren medya hegemonyası ve siyasetin manipülasyonu da bu bağlamda sorgulanmalıdır. Demokrat Parti’nin Anavatan Partisi’nin ve bugünkü iktidar partisinin kuruluş süreçlerinde kültürel olarak dışlanan çevrenin, siyasetin merkezine ve karar alma süreçlerine taşın taşınma çabası olduğu açık bir gerçektir. Sermayenin siyaseti kuşatarak demokrasi mücadelesini, temsili demokrasiye, liberal demokrasiye indirgeme operasyonları da, göz ardı edilmemelidir. Dışlanan kültür ve kimlik unsurlarının var olma ve ayakta kalma çabası, kendisini sağ partiler üzerinden ifade etmeye mecbur hissetmesi, CHP’yi bürokrasinin partisi pozisyonuna itmiştir. Küresel ve bölgesel siyasetteki değişim sancıları gibi, Türkiye iç siyasetinde de yaşanması kaçınılmaz yapısal değişim arayışı, bu açıdan son derece önemlidir. Türkiye solu, 90’lı yılların küreselleşme, mikro milliyetçiliğe dayalı kimlik inşası ve sonra da kimliklerin çatışması üzerine kurulu demokratikleşme hayalinden kurtulmadıkça, kendi misyonuna dönemeyecektir. Mikro milliyetçiliği tetikleyen Batı merkezli sol okumalar, yeni bir yol ayrımındadır. Kimlikleri, kültürel farkları yok saymayan, onların kendini geliştirme ve korumasını, bütünün yararı ile toplumun ve ülkenin ortak çıkarıyla sentezleyen bir bakış açısı, bugünkü solun en zor sınavıdır. Çatışmayı tetikleyen, kimlikleri birbirine karşı düşmanlaştıran bir sol için, elbette sermaye müttefik gibi bile görülebilir. Bu anlamda Kürt siyasetinin önündeki yol ayrımı, Türk solu için de aynen geçerlidir. Dolayısıyla Türkiye solu topyekün bir tercihle karşı karşıyadır. Ya sermayenin çürüyen ve çürüten ilişkilerini bir sığınak gibi görerek devlet ve toplum okuması yapacak, ya da sermayenin hızlı pozisyon değiştiren manevralarını dikkatle okuyarak, kendisine yeni bir yol haritası çizecek. Bugünkü iktidar siyaseti içine çöreklenmiş çıkar gruplarının, Erdoğan sonrasına dair arayışları sanıldığı gibi demokrasi arayışına mı dayanmaktadır, yoksa haksız ve kolay menfaat edinme alışkanlıklarını, bir şekilde gerekirse başka parti tabelaları altında devam ettirme çabasından mı kaynaklanmaktadır. Bu ayrımı komplekssiz ve sağlıklı biçimde yapmadan, ne doğru bir iktidar okuması, ne de muhalefet kurgulaması inşa edilebilir. İstanbul Belediye Seçimleri ve güya yöneten partinin değişmesine rağmen, değişmeyen sermaye merkezleri, belediye ihalelerine hakimiyette sürekliliği nasıl sağlamışlardır. İBB dosyasının en dikkatle incelenmesi gereken boyutu budur. Konuyu kişiselleştirmek ve sadece parti rekabetine indirgeyerek irdelemek müteahhit sermayesinin gerçekliğini örtmektir. Sermaye, kendi karakterine uygun biçimde “dereyi geçerken at değiştirmektedir”. CHP’nin “yalan rüzgârına” dönen değişim arayışı, bu perspektifle ele alınmalıdır. Kılıçdaroğlu’nun 2020 yılında yapılan 37. Kurultaydaki konuşması, ülke ve toplum ihtiyacı olan değişimin parametrelerini ortaya koymuştur. Cumhuriyetin kazanımlarını koruyan ama ikinci yüzyıla girerken, yine kaçınılmaz olan yerli ve milli değişim arayışı, adeta kişilerin değişmesi olarak sabote edilip hedefinden uzaklaştırılmıştır. Farklı toplumsal kesimlere hitap etmeye dönük altılı masa çabası da, basamak haline getirilerek, çürümeye asalak sermayeyle flört etmeye, sağ siyaset hastalıklarının partiye enjekte edilmesine malzeme yapılmıştır. Sağ partilerde bile yer edinemeyecek kadar çürümüş mafyatik unsurların, son dönemde en fanatik İmamoğlu-Özel savunusuna soyunmasıyla, 2023 seçimlerinde Saadet Partisi kitlesinin Alevi bir adaya destek olmasının toplumsal kazanımını aynı kefeye koymak, açık bir hedef saptırmaktır. Bugün CHP’nin arınma mücadelesi sanıldığı gibi sadece CHP içi iktidar mücadelesi değildir. CHP’de başlayacak bir arınmanın, bir süre sonra iktidar dahil tüm partileri etkilemesi, domino etkisi üretmesi, siyasette bir yeniden yapılanma arayışına dönüşebilir. Toplumu ve ülke menfaatini siyasetin ağırlık merkezi olarak görüyorsanız, parti fanatizmini de kişi kurtarıcılığını da bir tarafa bırakıp, sermayenin son dönemdeki saf değiştirme arayışını hakkaniyetle ele almanız gerekir. Devleti kuşatan, siyaseti kirleten sermaye ilişkileri, bu nedenle bir beka ve güvenlik sorunu olduğu için, aynı zamanda bağımsızlık ve dolayısıyla demokrasi konusudur. Demokrasiyi, temsili demokrasiye indirip bütün çürümüşlüğüyle içselleştirmeyi kastetmiyorum. Hiç şüphesiz gerçek bir halk demokrasisi ancak ona yönelen her türlü gizli, açık kuşatmaya karşı durmayı gerektirir. Otoriter yönetimler konusunda hassas görünüp, yumuşak ve gizli sermaye kuşatmasını kurtuluş reçetesi gibi sunmaya yeltenmek, solun tüm iddialarına ihanet etmektir. Bunun, Kürtlük ya da Alevilik adına yapılması da, bu ihaneti “çifte kavrulmuş” hale getirir. Paranın dayanılmaz gücü karşısında amuda kalkan Kürt siyasal aktörleri, ana akım Kürt Siyasetini hedefinden uzaklaştırmak için her türlü tezgahı çevirmiş, mağduriyetin arkasına çöreklenmiştir. Öcalan, yeni siyasal söylem ve arayışında bu kuşatmayı kırmaya güç yetirebilirse, HDP ve DEM geleneği ona göre yeniden şekillenecektir. Öcalan’ın gerçek rakipleri, bu nedenle Bahçeli ve MHP’nin durduğu yeni demokratik milliyetçilik pozisyonu değil, bizzatihi sermaye ile içe geçmiş Kürt milliyetçiliğidir. Aynı şekilde, Alevilerin iktidardan uzun süre dışlanmış olma duyguları ve kendini saklayarak var olma alışkanlıkları, zor bir Kılıçdaroğlu sınavına tabi tutulmaktadır. 2023 seçimlerinde kritik eşik aşılıp iktidar imkanı yakalansaydı, bambaşka bir tablo ortaya çıkabilirdi. Ama sosyolojik açıdan çok kıymetli olan ve belki 50+1 sistemi sayesinde zorunluluktan kaynaklı olarak oluşan toplumsal uzlaşı, bir kazanım olarak görülüp korunsaydı, sonraki siyasal süreçler de farklı gelişebilirdi. Kılıçdaroğlu’nun etrafında gözüken ama menfaatleri “kazanacak ata oynama” refleksine dönüşen, kişisel heves ve hırslarıyla, ihale ve otel odaları esaretine yenik düşen bireyler, Cumhuriyetin kuruluşuna damga vuran partinin kaderini etkilemiştir. Ciddi bir toplumsal muhalefet okumasından mahrum kadrolar, sadece Erdoğan karşıtlığı üzerine bina edilmiş bir muhalifliği, solculuk diye ittifak zemini haline getirince, sağlıklı bir değişim imkanı da sabote edilmiştir. Adalet Kalkınma Partisi imkanlarıyla “yiyip yiyip doyamayan”, iktidardan uzaklaştırılınca muhalifliğe oynayan çevrelerle, İstanbul Belediyesi imkanlarını siyasetin merkezini dizayn çabasına dönüştürenlerin buluşma noktası bu nedenle dikkatle izlenmelidir. Sosyal medya üzerinden trol organizasyonları yapıp, bunları ucuz maliyetlerle finans ederek, sermayenin serüvenini örteceğini sananlar gerçeğin can yakılcılığını ve tarihsel dönüştürücü gücünü bilmiyor olabilirler. Kerbela, 14 asırdır can yakıcı gerçekliğiyle, her türlü saltanat ve zulmün hegemonyasına rağmen, bugün insanlığın Gazze gibi bir vicdan sınavı olmayı sürdürüyor. Sosyal medyada aldığı üç beş kuruş karşılığında, sahte hesaplar ve profesyonel yazılımlar yardımıyla, küfür ve linç kampanyası yürütenler, elbette algı operasyonunu başarıyla yerine getirdiler. Ancak “zenginin malının züğürdüğün çenesini yorması” ötesinde bir yere gidemeyecekler. İmamoğlu’nun Beylikdüzü Belediyesi’nden beri yapıp ettiklerinin izlendiğini, takip edildiğini görmezlikten gelenler, romantik bir “devlet”, yargı ve güvenlik bürokrasisi okuması yaparak kendilerini avutmaya devam edebilirler. “İktidar belediyeleri de çalmıyor mu?” fantazisiyle “bizim hırsızları” güzellemeyi marifet bilenler, bunu ister Alevi kitlenin sermaye ile buluşmasının mezesi haline getirsinler, isterse Kürt siyasetinin liberal damarlarıyla gelecekteki seçim ittifaklarına pasta kreması yapsınlar. Küresel ölçekte liberal politikalar, nasıl ırkçı, yabancı düşmanı, islamofobik, sağ milliyetçiliği dünyada “saman alevi” gibi yükseltmiş, “balon” gibi şişirmiş ise Türkiye’de de bu dalga kısa sürede bitecektir. Sol, titreyip kendine dönecek, yurtsever ve gerçek halk iradesiyle, yarınların Türkiye’sine ve bölgesel dönüşüm hamlesine öncülük edecektir. Bunu, Osmanlıcılık ve hilafet tartışmalarına kurban etme hevesleri de, engellemeye yetmeyecektir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI