Kılıçdaroğlu’na Öfke, Şaibelere Sessizlik
Sanatın Değil, Rantın Notaları Çalıyor
SANATIN SİPERİNDEN PARTİ KARARGÂHINA
Bir toplumun sanat hayatı, yalnızca estetik üretimin değil; ahlaki tutarlılığın da aynasıdır.
Bu yüzden sanatçıya yıllarca sadece sanatçı gözüyle bakılmadı.
Ona vicdan dendi.
Ona itirazın sesi dendi.
Ona güç karşısında eğilmeyen insan dendi.
Türkülerin sevilmesinin nedeni melodileri değildi.
Şarkıların hafızalara kazınmasının nedeni notaları değildi.
İnsanlar o eserlerde bir karakter, bir duruş ve bir samimiyet gördükleri için sanatçılara değer verdiler.
Bugün ise karşımızda başka bir manzara var.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığına dönme ihtimali ortaya çıkar çıkmaz peş peşe açıklamalar yapılmaya başlandı.
Eserlerin kullandırılmayacağı ilan edildi.
Siyasi bildiriler yayınlandı.
Adeta ortak bir kültürel cephe oluşturuldu.
Kimsenin eserini kullandırmak zorunda olduğu yoktur.
Bu herkesin en doğal hakkıdır.
Ancak insanların şu soruları sorma hakkı da vardır:
Kurultay tartışmaları aylarca sürerken neredeydiniz?
Parti içi tasfiyeler yaşanırken neredeydiniz?
Muhalifler disipline sevk edilirken neredeydiniz?
İlçe örgütleri görevden alınırken neredeydiniz?
Parti içinde farklı düşünen insanlar hedef gösterilirken neredeydiniz?
Belediyeler etrafında dönen tartışmalar ülkenin gündemini meşgul ederken neredeydiniz?
Çünkü insanların dikkatini çeken şey bir sanatçının siyasi görüş açıklaması değildir.
Dikkat çeken şey seçiciliktir.
Vicdan yalnızca belirli isimler söz konusu olduğunda çalışıyorsa ortada vicdan değil aidiyet vardır.
Ahlak yalnızca belirli hedeflere uygulanıyorsa ortada ilke değil tarafgirlik vardır.
Bugün yaşanan tartışmanın merkezinde de tam olarak bu soru bulunmaktadır:
Karşımızda sanatçılar mı konuşuyor?
Yoksa belirli bir siyasi hattın kültürel sözcüleri mi?
Çünkü sanatın gücü bağımsızlığından gelir.
Sanatçı iktidarın da muhalefetin de üzerinde durabildiği ölçüde sanatçıdır.
Kendi mahallesine susup karşı mahalleye bağıran kişi ise artık sanatçı değil, siyasi taraftardır.
Ve halkın hafızası son derece güçlüdür.
Kimin ne zaman konuştuğunu da hatırlar.
Kimin ne zaman sustuğunu da.
Bazen söylenenler değil, söylenmeyenler daha yüksek ses çıkarır.
Belki de bugün tartışılan şey tam olarak budur.
YUH YUH’U KİME SÖYLÜYORSUNUZ?
Bir dönemin protest türküleri vardı.
Onları güçlü yapan şey müzikleri değildi.
Onları güçlü yapan şey cesaretleriydi.
Çünkü o türküler yalnızca bir melodi taşımıyordu.
Bir ahlaki iddia taşıyordu.
Bir meydan okuma taşıyordu.
Bir hesap sorma iradesi taşıyordu.
İnsanlar bu yüzden inandı.
Çünkü sanatın en büyük sermayesi sesinin güzelliği değil, sözünün güvenilirliğidir.
Fakat bugün dönüp baktığımızda çok ciddi bir kırılma görüyoruz.
Bir zamanlar herkesi sorgulayanların önemli bir bölümü artık yalnızca belirli kişileri sorguluyor.
Bir zamanlar güce karşı konuşanların önemli bir bölümü artık bazı güç odakları karşısında sessiz kalıyor.
Bir zamanlar ayrıcalıklara karşı çıkanların önemli bir bölümü artık bazı ayrıcalıkları görmezden geliyor.
Ve tam da bu yüzden şu soru kaçınılmaz hale geliyor:
Bugün yeniden yazılsa “Yuh Yuh” kime yazılırdı?
Sadece siyasi rakiplere mi?
Yoksa gücün, rantın, kayırmacılığın ve çürümenin olduğu her yere mi?
Çünkü sanatın gerçek sınavı burada başlar.
İktidara karşı konuşmak cesaret olabilir.
Muhalefete karşı konuşmak da cesaret olabilir.
Ama en büyük cesaret kendi mahallene karşı konuşabilmektir.
Çünkü insan en ağır bedeli kendi çevresine itiraz ettiğinde öder.
Tarih boyunca büyük sanatçıları büyük yapan şey de budur.
Alkış alacakları yerde değil, tepki görecekleri yerde konuşmalarıdır.
Konforu değil hakikati seçmeleridir.
Bugün ise ortaya başka bir tablo çıkıyor.
Bir tür kültürel konfor alanı.
Bir tür dokunulmazlık bölgesi.
Bir tür seçici hassasiyet düzeni.
Bazı konularda herkes konuşabilir.
Bazı konularda ise sessizlik zorunlu hale gelir.
Bazı insanları eleştirmek cesaret sayılır.
Bazı insanları eleştirmek yasak bölge ilan edilir.
Bazı olaylarda vicdan fırtınası koparılır.
Bazılarında ise mutlak sessizlik tercih edilir.
İşte insanların itiraz ettiği nokta budur.
Çünkü toplum hata yapanı affedebilir.
Yanılanı affedebilir.
Fakat çifte standardı affetmez.
Samimiyetsizliği affetmez.
Seçici ahlakı affetmez.
Bugün sanat çevrelerine yönelen eleştirilerin merkezinde de tam olarak bu vardır.
Kimse sanatçının siyasi görüşüne itiraz etmiyor.
İnsanlar yalnızca şu soruyu soruyor:
Neden bazı olaylarda öfkeleniyorsunuz da bazı olaylarda susuyorsunuz?
Neden bazı yanlışlar karşısında bildiriler yayımlanıyor da bazı yanlışlar karşısında tek kelime edilmiyor?
Neden bazı isimler söz konusu olduğunda demokrasi hatırlanıyor da bazı isimler söz konusu olduğunda unutuluyor?
Çünkü vicdan ya vardır ya yoktur.
Ya herkes için işler ya da hiç kimse için işlemez.
Vicdanın partisi olmaz.
Vicdanın kurultay hesabı olmaz.
Vicdanın hizbi olmaz.
Vicdanın kampı olmaz.
Aksi halde ortaya vicdan değil sadakat çıkar.
Bugün yaşanan tartışmanın özeti de budur.
Sanatın yerini aidiyetin almasıdır.
Muhalefetin yerini konforun almasıdır.
Hakikatin yerini tarafgirliğin almasıdır.
Ve belki de en acısı şudur:
Bir zamanlar insanlara cesaret veren türküler artık cesareti değil sessizliği hatırlatmaktadır.
Çünkü türkü aynı türküdür.
Fakat onu söyleyenlerin tavrı değişmiştir.
İnsanlar artık melodiyi değil, suskunluğu duymaktadır.
Ve bazen bir insanın sustuğu yer, söylediği bütün şarkılardan daha yüksek ses çıkarır.
Bu yüzden bugün sorulması gereken soru şudur:
Yuh Yuh gerçekten kime söyleniyor?
Ve daha önemlisi…
Kime söylenmiyor?
KÜLTÜREL ARİSTOKRASİNİN ÇÖKÜŞÜ
Tarihin her döneminde kendisini toplumun üzerinde gören sınıflar ortaya çıkmıştır.
Bazen soylular…
Bazen sermaye sahipleri…
Bazen bürokratik elitler…
Bazen de kültürel aristokratlar…
Bugün yaşanan tartışmanın merkezinde de tam olarak böyle bir anlayış bulunmaktadır.
Yani halkın sevgisiyle büyüyen ama zamanla halk adına karar verme hakkını kendisinde görmeye başlayan bir anlayış…
Türkü söylemeyi ahlaki üstünlük sanan bir anlayış…
Şarkı bestelemeyi siyasi bilgelik sanan bir anlayış…
Sanat üretmeyi topluma vesayet hakkı olarak gören bir anlayış…
Çünkü dikkat edin.
Kimse sanatçıların sanat yapmasına itiraz etmiyor.
Kimse onların düşünce açıklamasına da itiraz etmiyor.
İnsanların itiraz ettiği şey başka.
Kendilerini sorgulanamaz görmeleri.
Kendilerini eleştirinin üzerinde konumlandırmaları.
Kendi siyasi tercihlerine ahlaki üstünlük payesi biçmeleri.
Ve eleştirildiklerinde sanatın arkasına saklanmaları.
Oysa sanat dokunulmazlık üretmez.
Sanatçı olmak hesap vermemeyi sağlamaz.
Türkü söylemek insanı haklı yapmaz.
Şarkı bestelemek insanı yanılmaz yapmaz.
Tam tersine…
Sanatçı ne kadar görünürse o kadar sorgulanır.
Ne kadar etkiliyse o kadar eleştirilir.
Ne kadar güçlü bir sese sahipse o kadar hesap verir.
Çünkü sanatın doğası budur.
Ancak son yıllarda ortaya çıkan tablo başka bir gerçeği gözler önüne sermektedir.
Bazı isimler sanatçı kimlikleriyle değil, siyasal ilişkileriyle konuşulur hale gelmiştir.
Yıllarca belediye festivallerinin değişmez isimleri olmak sorun değildir.
CHP’li belediyelerin kültür etkinliklerinde sahne almak sorun değildir.
Siyasetçilerle yan yana görünmek sorun değildir.
Parti koridorlarında dolaşmak sorun değildir.
Parti yöneticileriyle yakın ilişkiler kurmak sorun değildir.
Ama aynı siyasi alan içerisinde farklı bir isim ortaya çıktığında birdenbire sanatın bağımsızlığı hatırlanmaktadır.
İşte insanların dikkat çektiği çelişki budur.
Çünkü bağımsızlık seçmeli uygulanamaz.
Özgürlük seçmeli uygulanamaz.
Demokrasi seçmeli uygulanamaz.
Vicdan seçmeli uygulanamaz.
Bir sanatçı iktidara karşı konuştuğunda özgürlük savaşçısı, kendi çevresine karşı sustuğunda dokunulmaz ilan edilemez.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Bugün kimse Bob Dylan’ı bir partinin sanatçısı olduğu için hatırlamıyor.
Kimse John Lennon’ı bir genel merkezin sözcüsü olduğu için anmıyor.
Kimse Mercedes Sosa’yı bir siyasi kampın kültür memuru olduğu için saygıyla anmıyor.
Kimse Victor Jara’yı bir hizbin propaganda görevlisi olduğu için hatırlamıyor.
Onları büyük yapan şey siyasi aidiyetleri değil, hakikate sadakatleriydi.
Gerekirse kendi çevrelerini de eleştirebilmeleriydi.
Alkışın değil doğrunun yanında durabilmeleriydi.
Bugün ise bazı isimlerin eserlerinden çok siyasi saflaşmaları konuşuluyor.
Bu yalnızca sanat adına değil, sanatın toplumsal itibarı adına da ciddi bir aşınma yaratıyor.
Çünkü sanatın gücü eserlerinden gelir.
Siyasi bağlantılarından değil.
Sanatın meşruiyeti halktan gelir.
Parti kliklerinden değil.
Sanatın itibarı bağımsızlığından gelir.
Siyasi sadakatten değil.
Ve tam da bu nedenle insanlar şu soruyu sormaktadır:
Karşımızda sanatçılar mı konuşuyor?
Yoksa belirli bir siyasi hattın kültürel muhafızları mı?
Çünkü sanatın karargâha dönüşmesi, sanatın kendi ruhuna aykırıdır.
Sanat sorgular.
Sanat rahatsız eder.
Sanat hesap sorar.
Sanat alkışlananı değil, haklı olanı savunur.
Bunu yapamadığı noktada ise sanat küçülmeye başlar.
Önce sanatçı küçülür.
Sonra eser küçülür.
Sonra vicdan küçülür.
Ve sonunda geriye yalnızca siyasi taraflar kalır.
İşte kültürel aristokrasinin çöküşü tam olarak böyle başlar.
Halkın omuzlarında yükselenler, bir süre sonra halkın üzerinde oturabileceklerini sanırlar.
Tarih ise bunun bedelini er ya da geç herkese ödetir.
SANATIN PARTİSİ OLMAZ, VİCDANI OLUR
Bütün bu tartışmanın sonunda geriye aslında tek bir soru kalıyor:
Sanatın tarafı nedir?
Bir genel başkan mı?
Bir hizip mi?
Bir klik mi?
Bir siyasi kamp mı?
Yoksa hakikat mi?
Çünkü sanat tarihine baktığınızda bütün büyük kırılmaların aynı noktada yaşandığını görürsünüz.
Sanatçı, vicdanın temsilcisi olmaktan çıkıp siyasi aidiyetin temsilcisine dönüştüğü anda sanat küçülmeye başlar.
Türkü marşa dönüşür.
Şiir slogana dönüşür.
Sanat propaganda malzemesine dönüşür.
Ve o gün kaybeden yalnızca siyaset olmaz.
Sanat da kaybeder.
Bugün yaşanan tartışmanın özünde de tam olarak bu vardır.
Kimsenin eserini kullandırmak zorunda olduğu yoktur.
Kimsenin siyasi görüşünü açıklamaktan vazgeçmesi gerektiği de söylenemez.
Ancak yıllarca halk adına konuşup, yalnızca kendi siyasi çevresi söz konusu olduğunda susanların; bugün demokrasi, ahlak ve vicdan adına kürsü kurmaları elbette sorgulanacaktır.
Çünkü insanlar yalnızca söylenenlere değil, söylenmeyenlere de bakmaktadır.
Yalnızca atılan mesajlara değil, yıllardır sürdürülen sessizliklere de bakmaktadır.
Ve tam da bu yüzden bugün yaşanan tepkinin merkezinde aslında Kemal Kılıçdaroğlu yoktur.
Asıl mesele şudur:
Neden bazı isimler söz konusu olduğunda öfke sel gibi akarken, başka konular söz konusu olduğunda derin bir sessizlik hâkim olmaktadır?
Neden bazı tartışmalarda ortak bildiriler yayımlanırken, bazı tartışmalarda tek kelime edilmemektedir?
Neden bazı olaylarda demokrasi hatırlanırken, bazı olaylarda unutulmaktadır?
İnsanların cevap aradığı soru budur.
Çünkü halkın vicdanı artık yalnızca ne söylendiğine değil, neyin söylenmediğine de bakmaktadır.
Fakat burada daha büyük bir mesele vardır.
Kendilerini sanatçı, bilim insanı, aydın ya da kanaat önderi olarak tanımlayan bazı isimler, yıllardır siyasetin etrafında oluşan imkânlardan yararlanırken bunu sorun etmemiştir.
Parti koridorlarında dolaşmak sorun olmamıştır.
Belediye salonlarında sahne almak sorun olmamıştır.
Siyasi iktidar alanlarıyla yakın ilişkiler kurmak sorun olmamıştır.
Siyasi figürlerle yan yana fotoğraf vermek sorun olmamıştır.
Ama siyasi dengeler değiştiğinde birdenbire ahlaki üstünlük kürsüsü kurulmuştur.
İşte insanların itiraz ettiği yer tam olarak burasıdır.
Çünkü sanatçı olmak başka şeydir.
Siyasi tarafgirliği sanat diye pazarlamak başka şeydir.
Bilim insanı olmak başka şeydir.
Bilimsel üretimi siyasi sadakatin aparatı haline getirmek başka şeydir.
Bir sanatçı halkı “bizden olanlar” ve “olmayanlar” diye ayıramaz.
Bir bilim insanı siyasi rakibini insanlığın dışında göremez.
Bir sanatçı eserini siyasete kiralayamaz.
Bir bilim insanı bilgisini hiziplere pazarlayamaz.
Çünkü sanatın da bilimin de gerçek sahibi siyasetçiler değildir.
Toplumdur.
İnsanlıktır.
Kültürdür.
Hafızadır.
Bir türkü milyonların diline düşmüşse artık yalnızca onu yazanın değildir.
Bir eser toplumun ortak hafızasına karışmışsa artık yalnızca sahibinin değildir.
Çünkü sanatçı eser üretir.
Ama onu ölümsüzleştiren halktır.
Bugün kurulan siyasi cepheler yarın dağılacaktır.
Bugün verilen demeçler yarın unutulacaktır.
Bugün yapılan açıklamalar birkaç gün konuşulacak, sonra tarihin arşivine kaldırılacaktır.
Ama geriye şu soru kalacaktır:
Bu ülkenin sanatçıları hakikatin yanında mı durdu?
Yoksa siyasi aidiyetlerinin yanında mı?
Vicdanın yanında mı durdu?
Yoksa kendi çevrelerinin konforunun yanında mı?
Çünkü tarih çok şeyi affeder.
Yanılgıları affeder.
Hataları affeder.
Siyasi tercihleri affeder.
Fakat seçici vicdanı affetmez.
Çünkü seçici vicdan, hakikatin değil aidiyetin dilidir.
Bir zamanlar düzeni sorgulayanların bugün kendi çevrelerini sorgulayıp sorgulayamadıkları bu yüzden önemlidir.
Sanatçı olmak yalnızca türkü söylemek değildir.
Sanatçı olmak yalnızca alkış almak değildir.
Sanatçı olmak yalnızca sevilen sözler söylemek değildir.
Sanatçı olmak, gerektiğinde kendi mahalleni de rahatsız etmeyi göze alabilmektir.
Bilim insanı olmak yalnızca akademik unvan taşımak değildir.
Bilim insanı olmak, gerçeği siyasi çıkarın önüne koyabilmektir.
Gerçek cesaret budur.
Gerçek bağımsızlık budur.
Gerçek vicdan budur.
Çünkü sanatın gerçek adresi parti binaları değildir.
Genel merkezler değildir.
Kurultay salonları değildir.
Siyasi kamplar değildir.
Sanatın gerçek adresi insan vicdanıdır.
Bilimin gerçek adresi de özgür akıldır.
Ve ne vicdan ne de akıl parti rozeti taşımaz.
Son hüküm budur:
Türküler kalır.
Şarkılar kalır.
Eserler kalır.
Halk kalır.
Ama sanatı ve bilimi siyasi kampların hizmetine verenler, sonunda yalnızca dönemin taraftarları olarak hatırlanır.
Gerçek sanatçılar ve gerçek aydınlar ise bir partinin değil, insanlığın hafızasında yaşamaya devam eder.
Çünkü sanatın partisi olmaz.
Vicdanı olur.
Bilimin hizbi olmaz.
Hakikati olur.
Olmadığı gün sanat küçülür.
Vicdan küçülür.
Hakikat küçülür.
Türkü susar.
Ve geriye yalnızca propaganda kalır.
