HALKWEBYazarlarYÜZ YILLIK ÇINARIN GÖLGESİNDE KURULAN SARAYLAR

YÜZ YILLIK ÇINARIN GÖLGESİNDE KURULAN SARAYLAR

0:00 0:00

Hafıza, İktidar ve Meşruiyet Üzerine Bir CHP Muhasebesi

Kimin Partisi, Kimin Geleceği?

HAFIZAYLA KAVGAYA TUTUŞANLAR

Siyasetin en büyük paradokslarından biri şudur:

İktidar olmak isteyenler önce hafızaya hükmetmek isterler.

Çünkü hafıza yalnızca geçmişi hatırlamaz; bugünün meşruiyetini de sorgular.

Bu nedenle tarih boyunca bütün iktidarlar önce anlatıyı değiştirmeye çalışmıştır.

Dünün kahramanları bir gecede suçluya dönüştürülmüş, birlikte yürünülen yollar unutulmuş, ortak sorumluluklar tek kişiye yüklenmiş, başarısızlıklar yeni düşmanlar icat edilerek açıklanmıştır.

CHP’de son yıllarda yaşanan tartışmaların özünde de biraz bu vardır.

Parti içindeki mücadele yalnızca koltuk mücadelesi değildir.

Asıl mücadele hafızanın kontrolü üzerinedir.

Çünkü hafıza rahatsız eder.

Hafıza sorular sorar.

Kimlerin yıllarca aynı masada oturduğunu hatırlatır.

Kimlerin aynı kararların altında imza sahibi olduğunu gösterir.

Kimlerin dün alkışladığı şeyleri bugün lanetlediğini kayıt altına alır.

Tam da bu nedenle hafızadan kurtulmak isteyenler önce geçmişi yeniden yazmaya çalışırlar.

Bugün CHP içerisinde yaşanan tartışmaların önemli kısmı da bu çabanın ürünüdür.

Bir dönem birlikte yönetilen partinin bütün başarıları ortak haneye yazılırken, bütün başarısızlıklarının tek bir kişiye yüklenmesi siyasi analiz değil, siyasi kolaycılıktır.

Dahası, siyasi ahlak açısından da sorunludur.

Çünkü sorumluluk paylaşılmıyorsa başarı da paylaşılmamalıdır.

Siyaset biraz da hesap verebilme cesaretidir.

Yanlışların arkasına saklanacak günah keçileri bulmak değil, o yanlışlardaki payını kabul edebilmektir.

Bugün bazı çevrelerin Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden yürüttüğü tartışmanın eksik tarafı da burada ortaya çıkmaktadır.

Kılıçdaroğlu’nun doğruları elbette tartışılabilir.

Yanlışları elbette eleştirilebilir.

Ancak yirmi yılı aşkın bir dönemin bütün yükünü tek kişinin omzuna bırakıp, o dönemin bütün aktörlerini bir anda masum ilan etmek tarih yazmak değil, tarih tahrif etmektir.

Üstelik bu tavır yeni de değildir.

Siyasi hareketler çoğu zaman kendi geçmişleriyle yüzleşmek yerine geçmişlerini tasfiye etmeyi tercih etmişlerdir.

Çünkü yüzleşmek cesaret ister.

Tasfiye etmek ise çok daha kolaydır.

Bugün CHP’nin önündeki temel mesele de budur.

Geçmişle yüzleşmek mi?

Yoksa geçmişi silmek mi?

Çünkü bir parti kendi hafızasını yok ederek yenilenemez.

Bir ağacın köklerini keserek büyümesi mümkün olmadığı gibi, kurumsal hafızasını tasfiye eden bir siyasi hareketin de geleceğini sağlam temeller üzerine inşa etmesi mümkün değildir.

CHP’nin bugün ihtiyacı olan şey yeni bir tarih yazımı değil, dürüst bir muhasebedir.

Kimsenin putlaştırılmadığı…

Kimsenin şeytanlaştırılmadığı…

Ama herkesin yaptıklarının ve yapmadıklarının konuşulduğu gerçek bir muhasebe.

Çünkü yüz yıllık partiler sloganlarla değil, hafızalarıyla ayakta kalırlar.

Ve hafızasını kaybeden her kurum, er ya da geç yönünü de kaybeder.

SARAYLARIN GÖLGESİNDE KALAN ÖRGÜT

Siyaset biliminin en acımasız tespitlerinden biri, Alman düşünür Robert Michels’e aittir.

Michels, daha geçen yüzyılın başında siyasal partileri incelerken “oligarşinin tunç kanunu” olarak bilinen meşhur tezini ortaya koymuştu.

Ona göre zamanla her örgüt, her parti ve her hareket; başlangıçta savunduğu ilkelerden bağımsız olarak kendi yöneten sınıfını üretmeye meyillidir.

Örgüt büyür.

Kadrolar oluşur.

Yetkiler merkezileşir.

Kararlar dar bir çevrede alınmaya başlar.

Ve bir süre sonra örgütü kuranlarla örgütü yönetenler farklı dünyaların insanları hâline gelir.

Ne yazık ki bu tehlike yalnızca sağ partiler için değil, kendisini halkçı, sosyal demokrat veya sol olarak tanımlayan yapılar için de geçerlidir.

Çünkü güç, ideolojiden bağımsız olarak benzer refleksler üretir.

Bugün CHP’nin karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri de tam olarak budur.

Partiyi sırtında taşıyanlarla, partiyi yönettiğini düşünenler arasındaki mesafe giderek büyümüştür.

Mahalle temsilcileri…

Sandık görevlileri…

Kapı kapı dolaşan örgüt emekçileri…

Aidatını düzenli ödeyen üyeler…

Seçim günü okul bahçelerinde sabahlayan insanlar…

Partinin gerçek yükünü taşıyanlar onlardır.

Ancak siyaset sahnesine bakıldığında görünen manzara çoğu zaman farklıdır.

Kameraların önünde olanlarla, partiyi ayakta tutanlar aynı kişiler değildir.

Mikrofonu tutanlarla yükü taşıyanlar çoğu zaman farklıdır.

İşte kırılma da burada başlamaktadır.

Çünkü örgüt emek verirken, karar süreçlerinden uzaklaştırıldığını hissetmektedir.

Kendisinden yalnızca alkışlaması beklenen bir kalabalığa dönüştürüldüğünü düşünmektedir.

Oysa Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel gücü hiçbir zaman yukarıdan aşağıya inşa edilmiş bir yapı olmasından kaynaklanmamıştır.

Tam tersine, CHP’nin en güçlü dönemleri örgütün söz sahibi olduğu dönemlerdir.

İlçelerin konuştuğu…

İllerin etkili olduğu…

Kurultayların gerçek anlamda tartışma zemini oluşturduğu dönemlerdir.

Bugün ise giderek farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır.

Parti içindeki birçok tartışma fikirler üzerinden değil, kamplar üzerinden yürümektedir.

İnsanlar düşüncelerine göre değil, hangi ekibin yanında durduklarına göre değerlendirilmektedir.

Eleştiri çoğu zaman ihanet olarak algılanmaktadır.

Soru sormak bile sadakat testine dönüşebilmektedir.

Oysa demokrasi tam da soru sorma hakkıdır.

Sorgulama hakkıdır.

İtiraz etme hakkıdır.

Bir partide insanlar konuşmaktan korkuyorsa, orada yalnızca kişiler değil fikirler de sessizleşmeye başlar.

Fikirlerin sustuğu yerde ise örgüt zayıflar.

Örgüt zayıfladığında parti önce dinamizmini, sonra toplumsal karşılığını kaybeder.

Bugün CHP’nin önündeki en büyük risklerden biri de budur.

Partinin gerçek sahibi olması gereken örgüt ile karar mekanizmaları arasındaki mesafe büyüdükçe aidiyet duygusu aşınmaktadır.

Üyeler kendilerini özne değil, seyirci gibi hissetmeye başlamaktadır.

Oysa yüz yıllık bir partinin geleceği yalnızca genel başkanların performansıyla açıklanamaz.

Bir partiyi yaşatan şey örgütün canlılığıdır.

Üyenin aidiyetidir.

Mahalledeki emekçinin inancıdır.

Siyaset yalnızca kürsülerde yapılmaz.

Siyaset bazen bir kahvehanede yapılan konuşmadır.

Bazen bir ev toplantısıdır.

Bazen bir sandık nöbetidir.

Bazen de hiçbir karşılık beklemeden verilen emektir.

CHP yeniden güçlenecekse, bunun yolu yeni sloganlar üretmekten değil; örgütün yeniden değer kazandığı bir siyasi kültür kurmaktan geçecektir.

Çünkü bir partinin gerçek sarayı genel merkez binası değildir.

Onun gerçek sarayı örgütün vicdanıdır.

Ve o vicdan kırıldığında, en gösterişli binalar bile boş kalmaya mahkûmdur.

GÖRÜNTÜ ÇAĞINDA SİYASET VE DEVRİMCİLİĞİN GÖLGESİ

Her çağ kendi siyasetçisini üretir.

Kimi çağların siyasetçisi kürsüde konuşarak yükselir.

Kimi çağların siyasetçisi kitap yazarak.

Kimi çağların siyasetçisi örgüt kurarak.

Bizim çağımız ise bambaşka bir siyasetçi tipi yarattı.

Kameraya oynayan siyasetçi.

Algıyı yönetmeyi, fikri savunmaktan daha önemli gören siyasetçi.

Görünmeyi, üretmenin önüne koyan siyasetçi.

Çünkü içinde yaşadığımız çağ, düşünceden çok görüntüyü ödüllendiriyor.

Bir fotoğrafın etkisi bazen bir kitap kadar konuşuluyor.

Bir mitingin sahne tasarımı, ortaya konulan siyasi programın önüne geçebiliyor.

Bir sosyal medya videosu, aylar süren örgüt emeğinden daha fazla görünürlük kazanabiliyor.

Bunun sonucu olarak siyaset de giderek bir fikir mücadelesinden çok bir imaj yarışına dönüşüyor.

Türkiye’de son yıllarda ortaya çıkan tablo biraz da budur.

Siyasi aktörler toplumun sorunlarına dair çözüm üretmekten çok, toplumun dikkatini çekmenin yollarını aramaktadır.

Kamera açıları konuşulmaktadır.

Sahne tasarımları konuşulmaktadır.

Miting kalabalıkları konuşulmaktadır.

Ancak çoğu zaman o kalabalıklara hangi siyasal programın önerildiği konuşulmamaktadır.

Oysa gerçek siyaset tam da burada başlar.

Bir siyasi hareketi büyüten şey yalnızca kalabalık toplaması değildir.

Kalabalığa neden toplandığını anlatabilmesidir.

Bugün Türkiye’nin önünde duran meseleler ortadadır.

Gelir dağılımındaki bozulma…

Yoksullaşma…

Barınma krizi…

Gençlerin gelecek kaygısı…

Tarımın çöküşü…

Sanayinin yön kaybı…

Kamudaki liyakat sorunu…

Eğitim sisteminin kronikleşen problemleri…

Bütün bunlar çözüm beklerken, siyasetin zaman zaman semboller üzerinden yürütülen bir gösteriye dönüşmesi doğal olarak soru işaretleri yaratmaktadır.

Daha da önemlisi, bu gösteri kültürü tarihsel mücadelelerin anlamını da aşındırmaktadır.

Çünkü devrimcilik bir kostüm değildir.

Bir fotoğraf karesi değildir.

Bir marşın nakaratına eşlik etmek değildir.

Bir sloganı tekrar etmek değildir.

Devrimcilik her şeyden önce bir bedel meselesidir.

Bir fikir uğruna konforundan vazgeçebilme meselesidir.

Kişisel çıkarla toplumsal çıkar arasında tercih yapabilme meselesidir.

Tarih boyunca insanların saygı duyduğu mücadelelerin ortak özelliği de budur.

O mücadeleler afişlerde değil, hayatların içinde verilmiştir.

Kürsülerde değil, fedakârlıklarda şekillenmiştir.

Bugün ise bazen tarihin ağır yükü, güncel siyasetin dekoruna dönüştürülmektedir.

Geçmişin mücadeleleri bugünün siyasi vitrinlerinde sergilenmektedir.

Fakat vitrine konulan semboller ile temsil edilen değerler arasındaki mesafe büyüdükçe, ortaya samimiyet sorunu çıkmaktadır.

İnsanlar tam da bu nedenle yalnızca ne söylendiğine değil, söyleyenlerin hayatlarına da bakmaktadır.

Çünkü siyaset güven işidir.

Ve güven yalnızca sözlerle kurulmaz.

Tutarlılıkla kurulur.

Söylediğiyle yaşadığı arasındaki mesafeyi azaltabilen insanlar güven üretir.

Tam da bu nedenle CHP’nin önündeki mesele yalnızca seçim kazanmak değildir.

Daha büyük meydanlar toplamak da değildir.

Asıl mesele, toplumun gözünde yeniden ahlaki üstünlük kurabilmektir.

Çünkü ahlaki üstünlük kaybedildiğinde, en güçlü sloganlar bile zamanla etkisini yitirir.

Kalabalıklar dağılır.

Afişler iner.

Mitingler sona erer.

Fakat geriye bir soru kalır:

Bunca gürültünün içinde gerçekten ne değişti?

İşte CHP’nin bugün cevaplamak zorunda olduğu soru tam da budur.

Çünkü görüntü çağında görünmek kolaydır.

Zor olan, kalıcı bir siyasal güven inşa edebilmektir.

Ve bunu başarabilen hareketler yalnızca bugünü değil, geleceği de şekillendirirler.

MEŞRUİYETİN SON KAYNAĞI: PARTİ Mİ, ŞAHISLAR MI?

Bütün büyük siyasi krizlerin sonunda aynı soru ortaya çıkar:

Meşruiyetin kaynağı nedir?

Şahıslar mı?

Kadrolar mı?

Makamlar mı?

Yoksa onları aşan daha büyük bir kurumsal irade mi?

Bugün CHP’de yaşanan tartışmaların düğümlendiği yer tam olarak burasıdır.

Çünkü son yıllarda yaşanan gerilimler yalnızca isimler üzerinden okunursa mesele eksik anlaşılır.

Asıl mesele, Cumhuriyet Halk Partisi’nin geleceğinin hangi temeller üzerine kurulacağıdır.

Bir siyasi partinin ömrünü belirleyen şey seçim sonuçları kadar, kendi içindeki adalet duygusudur.

Üyelerinin kendisini o yapının gerçek sahibi hissedip hissetmemesidir.

Liyakatin mi, sadakatin mi ödüllendirildiğidir.

Eleştirinin mi, alkışın mı daha kıymetli görüldüğüdür.

İşte bu nedenle CHP’nin bugün önündeki en büyük sınav, bir liderlik sınavından çok bir kurumsallaşma sınavıdır.

Cumhuriyet Halk Partisi yüz yılı aşan tarihinde sayısız kırılma yaşadı.

İktidar gördü.

Muhalefet gördü.

Tasfiyeler yaşadı.

Yenilgiler yaşadı.

Zaferler yaşadı.

Ancak bütün bunlara rağmen ayakta kalabildi.

Çünkü onu ayakta tutan şey yalnızca genel başkanları değildi.

Onu ayakta tutan şey, Cumhuriyet fikriyle kurduğu tarihsel bağdı.

Kurumsal hafızasıydı.

Devlet tecrübesiydi.

Örgütsel birikimiydi.

Tam da bu nedenle, bugün Kemal Kılıçdaroğlu etrafında yürütülen tartışmaların ötesine bakabilmek gerekiyor.

Kılıçdaroğlu bir kişidir.

Eleştirilebilir.

Savunulabilir.

Beğenilebilir.

Beğenilmeyebilir.

Fakat CHP’nin yakın tarihinin önemli bir bölümünü temsil ettiği gerçeği değişmez.

Partiyi yirmi yılı aşkın süre yöneten bir dönemi bütünüyle yok saymak da, bütün sorumluluğu tek kişiye yüklemek de siyasi gerçeklikle bağdaşmaz.

Çünkü siyasi hareketler hafızalarını inkâr ederek değil, onlarla hesaplaşarak büyürler.

Bugün ihtiyaç duyulan şey de budur.

Ne kör bir bağlılık…

Ne de ölçüsüz bir reddiye…

İhtiyaç duyulan şey sağduyulu bir muhasebedir.

Bu muhasebe yapılmadan kurulacak her yeni yapı, geçmişin hatalarını başka isimlerle yeniden üretmeye mahkûmdur.

Çünkü mesele kişiler değil, zihniyet meselesidir.

Bugün CHP’nin önünde duran temel soru şudur:

Parti, örgütün ve üyelerin ortak aklıyla mı yönetilecektir?

Yoksa dönemsel güç merkezlerinin etkisiyle şekillenen dar çevrelerin kontrolüne mi bırakılacaktır?

Bu sorunun cevabı yalnızca CHP’nin değil, Türkiye muhalefetinin geleceğini de belirleyecektir.

Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi sıradan bir siyasi parti değildir.

Türkiye’nin en eski siyasi kurumlarından biridir.

Bu nedenle taşıdığı sorumluluk da diğer partilerden daha büyüktür.

Toplum, CHP’den yalnızca iktidara talip olmasını beklememektedir.

Aynı zamanda temsil ettiği değerleri kendi içinde de yaşatmasını beklemektedir.

Demokrasiyi savunuyorsa önce kendi içinde uygulamasını…

Liyakati savunuyorsa önce kendi kadrolarında göstermesini…

Şeffaflığı savunuyorsa önce kendi karar süreçlerinde hayata geçirmesini beklemektedir.

Aksi halde söylenen her söz, topluma ulaşmadan inandırıcılığını kaybetmeye başlar.

İşte tam bu nedenle bugün CHP’nin önündeki görev yeni düşmanlar üretmek değildir.

Yeni kahramanlar üretmek de değildir.

Görev; kurumsal hafızasını koruyarak yenilenebilmek, parti içi demokrasiyi yeniden güçlendirmek, örgütün sesini yeniden merkeze almak ve siyaseti kişilerin etrafında değil ilkelerin etrafında yeniden kurabilmektir.

Çünkü şahıslar gelir geçer.

Makamlar gelir geçer.

Dönemler değişir.

İttifaklar kurulur ve dağılır.

Fakat kurumlar kalır.

Ve kurumlar ancak onları kişisel ikbal mücadelelerinin üzerinde görebilen kadrolarla yaşayabilir.

Bugün CHP’nin ihtiyacı olan şey tam da budur.

Daha fazla slogan değil.

Daha fazla sadakat gösterisi değil.

Daha fazla kutuplaşma hiç değil.

İhtiyaç duyulan şey; cesaretle konuşabilen, yanlış karşısında susmayan, makamdan önce partiyi, partiden önce de ülkeyi düşünebilen bir siyasi ahlaktır.

Çünkü yüz yıllık çınarlar; rüzgârlara değil, köklerini unuttuklarında yıkılırlar.

Ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin geleceği de, o kökleri koruyarak kendini yenileyebilme iradesine bağlıdır.

Sonuçta asıl soru hâlâ önümüzde durmaktadır:

Bu parti şahısların kariyer hikâyesinin dekoru mu olacak?

Yoksa Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına yön verecek kurumsal bir iradenin taşıyıcısı mı?

Cevabı belirleyecek olanlar da kürsüler değil, örgütün vicdanı olacaktır.

ARINMA OLMADAN YENİDEN DOĞUŞ OLMAZ

Her büyük siyasi hareketin hayatında bazı dönemler vardır.

O dönemlerde sorun seçim kaybetmek değildir.

Sorun pusulayı kaybetmektir.

Çünkü seçimler telafi edilir.

Kadrolar değişir.

Genel başkanlar gelir gider.

Ama bir parti ahlaki üstünlüğünü kaybettiğinde, yeniden ayağa kalkması çok daha zor olur.

Bugün CHP’nin önündeki asıl mesele de budur.

Parti uzun zamandır kişiler üzerinden yürüyen tartışmaların içine sıkışmış durumdadır.

Oysa ihtiyaç duyulan şey bir tarafın diğer tarafı tasfiye etmesi değil; kurumsal bir arınma sürecidir.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun yıllardır farklı vesilelerle dile getirdiği “temiz siyaset”, “helalleşme”, “vicdan muhasebesi” ve son dönemde yaptığı arınma çağrılarının özü de burada aranmalıdır.

Çünkü bir parti ancak kendisine ayna tutabildiği ölçüde yenilenebilir.

Bu nedenle CHP’nin önünde beş temel görev bulunmaktadır:

Birincisi; parti içi demokrasinin yeniden tesisi.

İlçe örgütlerinden genel merkeze kadar bütün süreçler gerçek rekabete açılmalı, farklı görüşlerin temsil edilmesi güvence altına alınmalıdır.

İkincisi; liyakat denetimi.

Makamların, görevlerin ve adaylıkların sadakat ilişkileriyle değil; emek, birikim ve performans ölçütleriyle belirlenmesi sağlanmalıdır.

Üçüncüsü; etik hesap verebilirlik.

Parti adına görev yapan herkes, bulunduğu makamın siyasi ve ahlaki sorumluluğunu taşımalıdır.

Kimse CHP’nin kurumsal kimliğini kişisel hatalarının sigortası olarak kullanmamalıdır.

Dördüncüsü; örgüt iradesinin güçlendirilmesi.

Parti yalnızca genel merkezlerden yönetilen bir yapı olmaktan çıkarılmalı; mahalleden başlayan katılımcı bir anlayış yeniden hâkim kılınmalıdır.

Beşincisi ise kurumsal hafızanın korunmasıdır.

CHP’nin geçmişini tamamen reddeden de, geçmişini kutsallaştıran da aynı ölçüde hata yapmaktadır.

Yapılması gereken şey; geçmişten ders çıkararak geleceği kurmaktır.

Bugün ihtiyaç duyulan şey yeni klikler değildir.

Yeni sadakat ağları değildir.

Yeni hizipler hiç değildir.

İhtiyaç duyulan şey, Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeniden kendi kuruluş ilkelerine dönmesidir.

Adalete…

Liyakate…

Dayanışmaya…

Hesap verebilirliğe…

Ve parti içi demokrasiye…

Çünkü yüz yıllık çınarlar, üzerlerine yapışan kuru dalları budayabildikleri ölçüde yaşamaya devam ederler.

Cumhuriyet Halk Partisi de ikinci yüzyılına ancak kendi içindeki sorunlarla cesaretle yüzleşerek yürüyebilir.

Aksi halde kişiler değişir, tabelalar değişir, sloganlar değişir.

Ama sonuç değişmez.

Gerçek değişim; rakiplerini değil, önce kendi yanlışlarını görebilenlerin eseridir.

Ve belki de bugün CHP’nin en çok ihtiyaç duyduğu şey budur:

Kazanmak için değil,

Hak etmek için değişmek.

YAZARIN DİĞER YAZILARI