Bazı iktidarlar başarısız olur.
Bazıları yanlış kararlar alır.
Bazıları ise yalnızca bugünü değil, bir ülkenin geleceğini de tüketir.
Türkiye’nin son yirmi üç yılı, işte böyle bir dönemin hikâyesidir.
AKP iktidara geldiğinde kendisini bir umut hareketi olarak sundu. Demokrasi vaat etti. Adalet vaat etti. Refah, özgürlük ve kalkınma vaat etti. Yorgun düşmüş bir ülke bu sözlere inandı. Çünkü insanlar inanmak istiyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda ise görünen tablo bambaşkadır.
Vaat edilen demokratikleşmenin yerini güç yoğunlaşması aldı. Adaletin yerini güvensizlik, refahın yerini yoksullaşma, özgürlüklerin yerini ise korku ve otosansür aldı.
Bir ülkenin çöküşü her zaman tanklarla, darbelerle ya da işgallerle başlamaz.
Bazen çok daha sessiz ilerler.
Önce kurumlar zayıflar.
Sonra hukuk eğilir.
Ardından liyakat tasfiye edilir.
Gerçeğin yerini propaganda, kamunun yerini sadakat, vatandaşın yerini tebaa almaya başlar.
Türkiye’nin son yirmi üç yılı tam da böyle bir sessiz çöküşün kronolojisidir.
Cumhuriyet, bütün eksiklerine rağmen kurumsal bir devlet inşa etmişti. AKP ise yıllar içinde bu kurumları giderek kendi siyasi varlığının uzantısına dönüştürdü. Devlet ile parti arasındaki sınırlar silikleşti. Bürokrasi, uzmanlığın değil bağlılığın ödüllendirildiği bir yapıya dönüştü.
Bir ülkenin en değerli sermayesi güven duygusudur.
İnsanların kurumlara, hukuka ve devlete duyduğu güven.
İşte en büyük tahribatlardan biri burada yaşandı.
Adalet ise bu tahribatın merkezinde yer aldı.
Bir zamanlar mahkemelerin verdiği kararlar tartışılırdı. Bugün ise insanların önemli bir kısmı mahkemelerin gerçekten bağımsız olup olmadığını tartışıyor. Bu, herhangi bir hukuk devleti için ağır bir gerilemedir.
Çünkü adaletin olmadığı yerde yatırım olmaz.
Huzur olmaz.
Gelecek olmaz.
Adalet çöktüğünde yalnızca mahkemeler değil, toplumun vicdanı da çöker.
Ekonomide yaşananlar ise başlı başına bir ibret vesikasıdır.
Cumhuriyet tarihinin en büyük özelleştirme dalgaları gerçekleştirildi. Limanlar satıldı. Fabrikalar satıldı. Enerji tesisleri satıldı. Kamuya ait ne varsa elden çıkarıldı. Bir neslin vergileriyle oluşturulan birikim birkaç on yıl içinde tüketildi.
Bugün sorulması gereken soru son derece basittir:
Satılan onca varlığın karşılığında ülkeye ne kaldı?
Daha güçlü bir sanayi mi?
Hayır.
Daha yüksek teknoloji üretimi mi?
Hayır.
Daha zengin bir toplum mu?
Hayır.
Geriye kalan şey, borç yükü altında ezilen milyonlar, alım gücü eriyen emekliler ve geleceğini başka ülkelerde arayan gençler oldu.
Belki de bu dönemin en çarpıcı göstergesi gençlerin ruh halidir.
Bir zamanlar insanlar daha iyi bir gelecek kurmanın hayalini kurardı.
Bugün ise çok sayıda genç, bu geleceği başka ülkelerde arıyor.
Üniversite mezunları kariyer planı yapmaktan çok, vize ve göç seçeneklerini araştırıyor.
Bir ülkenin yetiştirdiği gençlerin gitmek için fırsat kollaması, herhangi bir iktidar için en ağır başarısızlık göstergelerinden biridir.
Eğitim alanında yaşananlar da geleceğin nasıl aşındırıldığını gösteriyor.
Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği sahip olduğu doğal kaynaklar değil, yetiştirdiği insanlardır.
Son yirmi üç yılda eğitim sistemi defalarca değiştirildi. Sınavlar değişti, müfredatlar değişti, okul modelleri değişti. Ancak değişmeyen tek şey belirsizlik oldu.
Milyonlarca öğrenci ve aile sürekli değişen kurallar arasında savruldu.
Üniversiteler bilim üretmek yerine idari ve siyasi tartışmaların merkezine çekildi. Akademik liyakat konusundaki tartışmalar derinleşti. Dünyanın gelişmiş ülkeleri bilgi ekonomisine yatırım yaparken Türkiye, en parlak gençlerinin önemli bir kısmını yurtdışına kaptırmaya başladı.
Bir ülkenin beyin gücünü kaybetmesi yalnızca bugünün değil, gelecek nesillerin de kaybıdır.
Sağlık alanında ise ilk yıllarda elde edilen bazı iyileşmelere rağmen sistem giderek ciddi yapısal sorunlarla karşı karşıya kaldı.
Yeni hastaneler inşa edildi.
Ancak sağlık hizmetinin kalitesi yalnızca bina büyüklüğüyle ölçülemez.
Randevu bulmakta zorlanan vatandaşlar, ağır iş yükü altında çalışan sağlık emekçileri ve yurtdışında çalışmayı tercih eden doktorlar sistemin karşı karşıya olduğu sorunları açıkça ortaya koyuyor.
Sağlığın amacı yalnızca hastane yapmak değil, daha sağlıklı bir toplum oluşturmaktır.
Bugün yaşanan tablo ise sağlık çalışanlarının tükenmişliği ile vatandaşların erişim sorunlarını aynı anda büyüten bir yapıya işaret ediyor.
Özgürlükler alanında manzara daha da karanlıktır.
Bir ülkede gazeteciler korkuyorsa, akademisyenler susuyorsa, sanatçılar otosansür uyguluyorsa orada yalnızca ifade özgürlüğü değil, düşüncenin kendisi kuşatma altındadır.
İktidarın hoşuna gitmeyen her sesin hedef haline getirildiği bir düzen, güçlü devlet üretmez.
Tam tersine, eleştiriden korkan kırılgan bir iktidar üretir.
Ama belki de en ağır tahribatlardan biri doğaya karşı işlendi.
Ormanlar maden sahalarına dönüştürüldü.
Dereler şirketlere tahsis edildi.
Kıyılar betonla kaplandı.
Dağlar oyuldu.
Tarım alanları imara açıldı.
Bir avuç insanın kısa vadeli kazancı uğruna binlerce yıllık doğal miras geri dönülmesi zor biçimde zarar gördü.
İnsan bazen düşünmeden edemiyor:
Bu ülkenin toprağına, ağacına ve suyuna gerçekten düşmanlık edilseydi sonuç çok farklı olur muydu?
Bütün bunların yanında iktidarın belki de en kalıcı etkisi toplumu birbirine yabancılaştırması oldu.
Aynı şehirlerde yaşayan insanlar birbirlerinden kuşkulanır hale geldi.
Siyaset bir hizmet yarışından çıkıp kimlik savaşına dönüştürüldü.
Farklı düşünen insanlar rakip değil, düşman gibi gösterildi.
Oysa bir ülkeyi ayakta tutan yalnızca ekonomi değildir.
Birlikte yaşama iradesidir.
Karşılıklı güvendir.
Ortak geleceğe duyulan inançtır.
İşte en çok da bunlar yıpratıldı.
Bugün Türkiye’nin sorunu yalnızca yüksek enflasyon değildir.
Sorun, adalet duygusunun zedelenmesidir.
Sorun, liyakatin değersizleşmesidir.
Sorun, gençlerin umudunu kaybetmesidir.
Sorun, kurumların itibarını yitirmesidir.
Sorun, eğitimin yönünü kaybetmesidir.
Sorun, sağlık sisteminin sürdürülebilirliğinin tartışılır hale gelmesidir.
Sorun, gerçeğin yerini sadakatin almasıdır.
AKP’nin geride bıraktığı tabloya bakıldığında görülen şey yalnızca kötü yönetim değildir.
Bu aynı zamanda bir ülkenin birikiminin, kurumlarının, umutlarının ve geleceğinin sistemli biçimde aşındırılmasının hikâyesidir.
Bir gün bu dönem sona erecek.
Saraylar, makamlar, unvanlar ve sloganlar tarihin sayfalarındaki yerini alacak.
Ancak geriye şu soru kalacak:
Yirmi üç yıl boyunca elde edilen olağanüstü siyasi güç gerçekten bu ülkeyi büyütmek için mi kullanıldı?
Yoksa bir ülkenin geleceği, bir iktidarın ömrünü uzatmak uğruna mı harcandı?
Bu sorunun cevabını günübirlik siyasi tartışmalar değil, tarih verecek.
Ve tarihin hükmü, seçim sonuçlarından çok daha uzun ömürlü olacaktır.
Hakan URUN

