HALKWEBYazarlarİstifa Etmemek Yeni Parti Disiplini mi? Skandal Var, Bedel Yok!

İstifa Etmemek Yeni Parti Disiplini mi? Skandal Var, Bedel Yok!

"İdeolojisini Kaybeden Parti Yönünü Kaybeder"

0:00 0:00

Bir siyasi partinin çöküşü seçim gecesi başlamaz.
Çöküş önce zihinde başlar.

Önce fikir zayıflar.
Sonra ilkeler esner.
Ardından siyaset,
toplumu dönüştürme iradesi olmaktan çıkar;
kişisel kariyerlerin dolaştığı dev bir koridora dönüşür.

İşte bugün Türkiye siyasetinde yaşanan en büyük kırılma tam da budur:
İdeolojisizleşme.

Çünkü ideoloji dediğiniz şey,
sadece seçim beyannamesine yazılan birkaç süslü cümle değildir.

İdeoloji;
bir partinin ahlakıdır.
Devlete bakışıdır.
Ekonomiyi nasıl yöneteceğinin cevabıdır.
Halkla kurduğu ilişkinin karakteridir.

Bir partinin gerçekten halkçı olup olmadığını,
yoksulluk karşısındaki tavrı belirler.

Kamucu olup olmadığını,
kamu kaynaklarını kime teslim ettiği belirler.

Demokrat olup olmadığını ise,
kendi içindeki eleştiriye gösterdiği tahammül belirler.

Çünkü gerçek siyasal karakter,
iktidar sloganlarında değil,
kriz anındaki reflekslerde ortaya çıkar.

Bugün CHP’de yaşanan sorun da yalnızca yönetim tartışması değildir.
Mesele çok daha derindir.

Çünkü ortada artık ciddi bir ideolojik bulanıklık vardır.

Bir tarafta:
“halkçılık”, “sosyal demokrasi”, “kamuculuk”, “eşitlik”, “temiz siyaset” söylemleri…

Diğer tarafta ise:
ilişki ağları,
klik savaşları,
pozisyon hesapları,
siyasi dokunulmazlık refleksi
ve her krizi propaganda diliyle bastırma çabası.

İşte toplumun güvenini aşındıran şey tam olarak budur.

Çünkü halk bazen yenilgiyi affeder.
Hata yapmayı affeder.
Eksik kalmayı bile affeder.

Ama samimiyetsizliği affetmez.

Yıllarca:
“AKP’de istifa kültürü yok”
diyen bir siyasi hareket,
aynı refleksleri kendi içinde üretmeye başladığı anda,
ahlaki üstünlüğünü kaybetmeye başlar.

Ve mesele yalnızca istifa da değildir.

Asıl mesele şudur:

Bir partinin kendi içindeki yanlışla yüzleşme cesareti var mı?

Yoksa herkes birbirinin siyasi konforunu koruyan sessiz bir mutabakatın parçası mı olmuş durumda?

Çünkü ideolojisini kaybeden partilerde,
siyaset halk için mücadele olmaktan çıkar;
kadroların birbirine pozisyon dağıttığı kapalı devre bir sisteme dönüşür.

Bugün yaşanan en büyük tehlike budur.

Çünkü öğreti ortadan kalktığında,
örgüt de çözülmeye başlar.

Ve örgüt çözülünce,
geriye yalnızca tabelalar kalır.

“PARTİ MECLİSİ Mİ, SİYASAL KONFOR KOALİSYONU MU?”

Bir siyasi partiyi güçlü yapan şey yalnızca lider değildir.
Hatta çoğu zaman lider bile değildir.

Gerçek güç;
kurumsal akıldır.
Örgütsel disiplindir.
Ve gerektiğinde kendi içindeki yanlışla yüzleşebilme cesaretidir.

Çünkü bir parti,
kendi iç denetimini kaybettiği anda,
artık siyasi hareket olmaktan çıkar;
kapalı devre bir çıkar mekanizmasına dönüşmeye başlar.

Bugün CHP’de yaşanan en büyük kırılma tam olarak budur.

Çünkü artık parti içinde ideolojik aidiyetin yerini,
pozisyon aidiyeti almaya başlamıştır.

İnsanlar neye inandıklarıyla değil,
kime yakın olduklarıyla değerlendiriliyor.

Fikir geri çekiliyor.
Sadakat öne çıkıyor.

Ve bu durum,
her siyasal organizasyon için ölümcül bir aşamadır.

Çünkü parti disiplini dediğiniz şey,
lideri sorgulamamak değildir.

Parti disiplini;
partinin kurumsal kimliğini koruma refleksidir.

Bir milletvekili,
bir belediye başkanı,
bir PM üyesi,
partinin temel ilkeleriyle çelişen ilişkilere giriyorsa,
parti mekanizması orada devreye girmek zorundadır.

Aksi halde disiplin değil,
çürüme başlar.

Bugün Türkiye’de insanlar artık çok net bir çelişki görüyor.

Yıllarca:
“AKP’de istifa kültürü yok”
diye eleştirilen siyasal reflekslerin benzeri,
şimdi CHP içinde tartışılıyor.

Ortada başarısızlık var.
Ortada güven erozyonu var.
Ortada ciddi kamuoyu krizleri var.

Ama siyasi sorumluluk yok.

İstifa yok.

Bedel ödeme kültürü yok.

Ve en önemlisi:
gerçek bir iç muhasebe yok.

Bütün bunlar olurken Parti Meclisi’nin önemli bir bölümü de,
maalesef partiyi koruyacak bağımsız ve cesur bir siyasal irade görüntüsü veremiyor.

Oysa PM dediğiniz yer,
yalnızca genel merkezin kararlarını onaylayan bir siyasi noterlik makamı değildir.

Orası gerektiğinde:
“Burada yanlış yapılıyor”
diyebilmesi gereken yerdir.

Partiyi kliklerden,
kişisel ilişki ağlarından,
günü kurtarma siyasetinden koruması gereken merkezdir.

Ama bugün görülen tablo tam tersidir.

Çünkü artık birçok insan için siyaset,
toplumu dönüştürme mücadelesi olmaktan çıkıp,
kariyer koruma mekanizmasına dönüşmüş durumda.

Kimse liste dışı kalmak istemiyor.
Kimse medya desteğini kaybetmek istemiyor.
Kimse belediye çevrelerinden kopmak istemiyor.
Kimse sistemin dışında kalmak istemiyor.

Bu yüzden sessizlik büyüyor.

Ve siyasette bazen en büyük çöküş,
yüksek sesli krizlerle değil,
kurumsal sessizlikle gelir.

Çünkü yanlışın cezalandırılmadığı yapılarda,
yanlış zamanla sistemin kendisine dönüşür.

Bugün CHP’de yaşanan en büyük tehlike tam da budur.

İdeolojik omurga zayıfladıkça,
örgütlü mücadele yerini klik savaşlarına bırakıyor.

İnsanlar artık:
“Bu doğru mu?”
sorusunu değil,
“Bu kimin adamı?”
sorusunu soruyor.

Ve o noktadan sonra siyaset,
toplumun geleceğini tartışma alanı olmaktan çıkar;
güç paylaşım masasına dönüşür.

İşte toplumun siyasete güvenini çürüten temel problem budur.

Çünkü insanlar artık partilerden yalnızca slogan değil,
ahlaki tutarlılık görmek istiyor.

Fedakârlık görmek istiyor.

Bedel ödeme cesareti görmek istiyor.

Ama karşılarında çoğu zaman:
ilişki yönetimi,
kriz bastırma dili
ve siyasi konforunu korumaya çalışan bir yapı görüyorlar.

Ve bir siyasi hareket,
eleştirdiği düzenin reflekslerini kendi içinde üretmeye başladığında,
yalnızca rakibine benzemez.

Kendi kuruluş gerekçesini de inkâr etmeye başlar.

“DEĞİŞİM DEDİLER, YENİ BİR STATÜKO İNŞA ETTİLER”

Siyasette bazen en büyük manipülasyon,
aynı düzenin yeni sloganlarla yeniden pazarlanmasıdır.

Çünkü bazı dönemlerde sistem değişmez.
Sadece vitrin değişir.

Bugün CHP’de yaşanan tartışmanın özü tam olarak budur.

Topluma:
“değişim”,
“yenilenme”,
“umut”,
“yeni siyaset dili”,
“demokratikleşme”
olarak sunulan sürecin önemli bir kısmı,
maalesef ideolojik bir dönüşüm değil,
iktidar ilişkilerinin yeniden dağıtımı hâline dönüşmüştür.

Eski kadrolar değişmiş olabilir.
Ama eski reflekslerin büyük bölümü yaşamaya devam ediyor.

Çünkü gerçek değişim yalnızca isim değiştirmek değildir.

Gerçek değişim;
ahlakı değiştirmektir.
Siyaset yapma biçimini değiştirmektir.
Kurumsal hesap verebilirliği inşa edebilmektir.

Eğer bir partide:
başarısızlık ödüllendiriliyor,
yanlış yapan korunuyor,
sadakat liyakatin önüne geçiyor,
eleştirenler “hain”, “operasyon aparatı” ya da “ihanet odağı” ilan ediliyorsa…

Orada değişim değil,
yalnızca yeni bir statüko vardır.

Ve toplum artık bunu görüyor.

Çünkü insanlar yıllardır aynı cümleleri dinliyor:

“Biz farklıyız.”
“Biz temiziz.”
“Biz demokratız.”
“Biz hesap soracağız.”

Ama bugün toplumun sorduğu soru çok daha ağır:

Kimden hesap soracaksınız?

Kendi içinizde hiçbir siyasi bedel işletmeden mi?
Hiç kimse istifa etmeden mi?
Hiç kimse sorumluluk almadan mı?
Her krizin üzerini propaganda diliyle örterek mi?

Bir siyasi hareketin gerçek karakteri,
rakibine attığı sloganlarla değil;
kendi içindeki yanlış karşısında gösterdiği refleksle ölçülür.

İşte bugün CHP’nin yaşadığı temel tarihsel kırılma tam da burada ortaya çıkıyor.

Çünkü toplum artık yalnızca iktidarı değil,
muhalefeti de sorguluyor.

Ve bu sorgulama son derece meşrudur.

Çünkü ideolojisini kaybeden partiler,
önce ilkelerini esnetir.

İlkelerini esneten partiler,
sonra ilişki ağlarını meşrulaştırır.

İlişki ağlarını meşrulaştıran partiler ise,
en sonunda kendi kuruluş felsefelerini unutur.

Oysa siyasi partiler,
rastgele bir araya gelmiş insan yığınları değildir.

Parti dediğiniz şey;
aynı öğreti etrafında birleşmiş insanların örgütlü iradesidir.

Bir partinin ideolojisi,
onun ekonomiye bakışında görünür.

Tarım politikasında görünür.
Sanayi yaklaşımında görünür.
Kamunun kaynaklarını kimlere kullandırdığında görünür.
Eğitim anlayışında görünür.
Dış politikada hangi çıkarı savunduğunda görünür.

Ve en önemlisi:
Kriz anında kendi içindeki yanlışla nasıl yüzleştiğinde görünür.

Bugün CHP’nin önündeki en büyük mesele seçim değildir.

Asıl mesele şudur:

Parti yeniden ideolojik omurgasına dönebilecek mi?

Kamuculuğa,
örgütlü öğretiye,
ahlaki tutarlılığa,
hesap verebilirliğe,
ve gerçek siyasal disipline yeniden dönebilecek mi?

Yoksa günü kurtaran ilişki ağlarının içinde,
yıllarca eleştirdiği düzenin başka bir versiyonuna mı dönüşecek?

Çünkü tarih bize şunu defalarca göstermiştir:

İdeolojisini kaybeden partiler,
önce yönünü kaybeder.

Yönünü kaybeden partiler,
sonra halkın güvenini kaybeder.

Halkın güvenini kaybeden partiler ise,
en sonunda yalnızca kendi iç savaşlarıyla anılır hâle gelir.

Ve bazen bir partiyi rakibi yıkmaz.

Kendi sessizliği,
kendi korkuları,
kendi ideolojik çöküşü yıkar.

YAZARIN DİĞER YAZILARI