HALKWEBPolitikaKemal Kılıçdaroğlu Zulüm Saltanatıyla Mücadele Ederken, Meğerse Bezirgan Saltanatıyla Kuşatılmış

Kemal Kılıçdaroğlu Zulüm Saltanatıyla Mücadele Ederken, Meğerse Bezirgan Saltanatıyla Kuşatılmış

Bugün CHP’de yaşanan tartışmalar, Kemal Kılıçdaroğlu’nun yıllarca neden ahlaki siyaset vurgusu yaptığını yeniden ortaya koyuyor.

Türkiye’de siyaset uzun yıllardır yalnızca iktidar-muhalefet mücadelesi üzerinden okunuyor. Oysa bugün yaşanan gelişmeler gösteriyor ki mesele artık sadece bir iktidar meselesi değildir. Asıl mesele; ahlak ile çıkarın, vicdan ile rantın, halkçılık ile bezirgan düzeninin karşı karşıya geldiği büyük bir kırılmadır.

Bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaşanan tartışmalar, ortaya saçılan etik dışı görüntüler, belediyeler üzerinden dillendirilen yolsuzluk ve çıkar ilişkisi iddiaları; tam da bu kırılmanın işaretidir. Çünkü bir siyasi hareket, kurucu değerlerinden uzaklaşıp ahlaki pusulasını kaybetmeye başladığında geriye yalnızca güç mücadelesi kalır. O noktadan sonra ilkeler değil; ilişkiler, rant ağları ve çıkar dengeleri konuşulur hale gelir.

Bu nedenle mesele artık sadece bir parti meselesi değildir.
Mesele, siyasetin hangi değerler üzerine yükseleceği meselesidir.

Tam da bu noktada insan ister istemez geçmişe dönüp yeniden düşünme ihtiyacı hissediyor:

Kemal Kılıçdaroğlu neyle mücadele ediyordu?

Gerçekten yalnızca bir iktidar düzeniyle mi mücadele ediyordu; yoksa siyasetin içine sinsice yerleşmiş daha büyük bir zihniyetle mi savaşıyordu?

Bugün ortaya çıkan tablo gösteriyor ki; Kemal Kılıçdaroğlu bir yandan zulüm saltanatına karşı mücadele ederken, diğer yandan farkında olmadan kendi çevresinde büyüyen bir “bezirgan saltanatı” ile de kuşatılmıştı.

Yıllarca itibarsızlaştırılmaya çalışılan, hatta kendi siyasi mahallesinde bile sistematik biçimde yalnızlaştırılan Kemal Kılıçdaroğlu’nun mücadelesi bugün geriye dönüp bakıldığında çok daha net anlaşılmaktadır.

Çünkü onun siyaseti; rantın değil, halkın siyaseti olmaya çalıştı.

O, yıllarca bu ülkenin emeklilerini konuştu.
Açlık sınırının altında yaşamaya mahkûm edilen milyonları gündeme taşıdı.
Çiftçinin traktörünü, üreticinin mazotunu, işçinin alın terini savundu.
“Beşli çeteler” düzenine karşı çıkarak kamu kaynaklarının halk için kullanılması gerektiğini söyledi.
Çocukların yatağa aç girmediği bir Türkiye hayal etti.
Bir avuç imtiyazlı kesimin değil, 86 milyonun hakkını savunmaya çalıştı.

Belki de bu yüzden sürekli hedef oldu.

Çünkü o, siyaseti bir “ganimet alanı” değil; vicdani sorumluluk alanı olarak gördü.

Elektrik faturasını ödeyemeyen aileleri, tenceresi kaynamayan evleri, atanmayan öğretmenleri, işsiz gençleri ve emeğinin karşılığını alamayan çiftçiyi gündeme taşıdı. Kamu kaynaklarının adil kullanımını savunurken de temel derdi bu ülkenin alın teriydi.

Bugün yaşanan tabloya bakıldığında daha net görülüyor ki; Kılıçdaroğlu yalnızca bir iktidarla değil, emeği değersizleştiren, siyaseti rant kapısına dönüştüren ve halkın sırtından yükselen çıkar düzeniyle mücadele ediyordu.

Belki de en acısı şudur:

Kemal Kılıçdaroğlu zulüm saltanatına karşı mücadele ederken, meğerse siyasetin içinde büyüyen başka bir tehlikeyle; yani bezirgan saltanatıyla da aynı anda mücadele ediyormuş.

Çünkü bugün ortaya çıkan tablo, siyasetin bazı alanlarında ahlaki değerlerin nasıl aşındığını açıkça göstermektedir.

Bugün CHP içerisinde yaşanan bazı tartışmaların toplumda bu kadar büyük bir hayal kırıklığı yaratmasının nedeni de budur. Çünkü insanlar CHP’yi yalnızca bir siyasi parti olarak değil; aynı zamanda adaletin, liyakatin, temiz siyasetin ve cumhuriyet değerlerinin taşıyıcısı olarak görmek istemektedir.

Eğer bugün bu değerler tartışılır hale geldiyse, bu yalnızca kurumsal bir kriz değil; aynı zamanda ahlaki bir kırılmadır.

Ve tam da böyle zamanlarda Kemal Kılıçdaroğlu’nun yıllarca savunduğu “ilkeli siyaset”, “kul hakkı”, “temiz yönetim”, “israfa karşı mücadele” ve “ahlaki duruş” kavramları yeniden anlam kazanmaktadır.

Çünkü ahlak kaybedildiğinde geriye sadece çıkar kalır.
İlke kaybolduğunda sadakat yerini menfaate bırakır.
Vicdan sustuğunda ise siyaset; halk için mücadele edenlerin değil, güç devşirenlerin alanına dönüşür.

Oysa Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyaset anlayışının merkezinde rant değil, halk vardı.
Üreten çiftçi vardı.
Alın teriyle yaşayan işçi vardı.
Geçim mücadelesi veren emekli vardı.
Borç içinde yaşam savaşı veren gençler vardı.
Ve hepsinden önemlisi, yatağa aç giren çocukların vicdani yükü vardı.

“Kul hakkı yemem” diyen bir siyaset dili kurmaya çalıştı.
İsrafı anlattı.
Kamu kaynaklarının nasıl belirli çevrelere aktarıldığını anlattı.
Çiftçinin neden üretemediğini, işçinin neden yoksullaştığını, emeklinin neden yaşam mücadelesi verdiğini, gençlerin neden umutsuzlaştığını anlatmaya çalıştı.

Ve bütün bunları yaparken kullandığı en temel güç; ahlaki meşruiyetti.

Üstelik Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyaset anlayışı yalnızca ekonomik adalet ya da sosyal devlet vurgusundan ibaret değildi. Oysa onun “helalleşme” anlayışı; siyasi pazarlık değil, toplumsal vicdanı yeniden ayağa kaldırma arayışıydı. Yıllarca bu toplumun kutuplaştırılmış fay hatlarını onarmaya çalıştı. “Helalleşme” çağrısı da tam olarak bu nedenle önemliydi. Çünkü helalleşme; yalnızca geçmişle yüzleşmek değil, aynı zamanda siyaseti kin, rövanş ve çıkar hesaplarından arındırma iradesiydi. Toplumsal barışı yeniden kurabilmek, ötekileştirilen kesimlerle vicdani bir bağ oluşturabilmek ve siyaseti yeniden insan merkezli bir zemine taşıyabilmek için ortaya konmuş ahlaki bir çağrıydı. Bu ülkenin acılarıyla yüzleşmesini, kutuplaşma yerine toplumsal barışı büyütmesini istiyordu. Çünkü biliyordu ki; geçmişin yaralarıyla hesaplaşmadan ortak bir gelecek kurulamazdı.

Bugün ise “değişim” söylemiyle yola çıkanların geldiği noktaya bakıldığında, toplumun zihninde ciddi soru işaretleri oluşmaktadır. Çünkü değişim; yalnızca sloganlarla değil, ilkeyle, şeffaflıkla ve tutarlılıkla anlam kazanır.

Gelinen noktada, “değişim” söylemiyle ortaya çıkan bazı çevrelerin arka kapı diplomasileriyle yürüttükleri ilişkiler, kamuoyuna yansıyan siyasi temaslar ve dün ağır şekilde eleştirdikleri anlayışlarla kurdukları yakınlık; ister istemez tartışmaları derinleştirmektedir.

Değişim söylemiyle yola çıkanlar, siyaseti gerçekten daha ahlaklı ve demokratik bir zemine mi taşımaktadır; yoksa dün eleştirdikleri yöntemlerin benzerlerini mi üretmektedir?

Özellikle Bülent Arınç gibi isimlerle yürütülen görüşmelerin kamuoyunda yarattığı tartışmalar, “değişim” söyleminin gerçekten ilkesel bir dönüşüm mü, yoksa yeni bir güç dengesi arayışı mı olduğu sorusunu beraberinde getirmektedir. Çünkü mesele yalnızca bir görüşme meselesi değildir. Asıl mesele; siyasetin şeffaf mı, yoksa kapalı kapılar ardında yürütülen ilişkiler üzerinden mi şekillendiğidir.

Daha da önemlisi; parti içi süreçlerde hukuk düzeninin, parti tüzüğünün ve kurumsal teamüllerin dışına çıkıldığı yönündeki tartışmalar, meselenin artık yalnızca siyasi rekabet boyutunu aşmasına neden olmaktadır. Çünkü siyaset, kendi hukukunu ve meşruiyet zeminini aşındırmaya başladığında yalnızca kurumsal güven değil, toplumsal güven de yara alır.

Hukuk dışına çıkan her siyasi hamle, kısa vadede bir kazanım gibi görünse bile; uzun vadede kurumların meşruiyetini zedeler. Ve bir siyasi hareket, kendi hukukunu ve kendi ilkelerini aşındırmaya başladığında, en büyük zararı yine kendisi görür.

Bugün ister istemez şu soru sorulmaktadır:

Parti içi mücadele adına atılan bazı adımlar, farkında olmadan CHP’nin tarihsel meşruiyetine ve kurumsal yapısına zarar verecek daha büyük krizlerin önünü mü açmaktadır?

Bugün ise siyaset yeniden büyük bir ahlak sınavından geçmektedir. Çünkü bir siyasi hareket yalnızca seçim kazanarak ayakta kalamaz. Eğer etik değerler aşınır, liyakat yerini sadakate bırakır, şeffaflık ilişkiler ağına teslim olursa; halkçılık söylemde kalır, ayrıcalık düzeni büyürse, orada siyaset toplumun umudu olmaktan çıkar.

Tam da bu yüzden bugün Kemal Kılıçdaroğlu’nun yıllarca savunduğu ilkeler yeniden önem kazanmıştır.

Çünkü bazı insanlar seçim kaybedebilir…
Ama ilkelerini kaybetmez.

Bazıları makamını kaybedebilir…
Ama vicdanını kaybetmez.

Ve tarih çoğu zaman kazananları değil; ahlaki olarak ayakta kalanları yazar.

Bugün dönüp bakıldığında daha net görülüyor ki Kemal Kılıçdaroğlu’nun en büyük mücadelesi yalnızca siyasi iktidara karşı değil; siyasetin kendi içinde büyüyen çürümeye karşı da verilmiş bir mücadeleydi.

Çünkü halk adına konuşup halktan kopanlarla, adalet deyip ayrıcalık üretenlerle, değişim deyip kişisel ikbal peşine düşenlerle, ahlak deyip sessizce düzen kuranlarla mücadele etmek; bazen iktidarla mücadele etmekten daha zordur.

Asıl sorgulanması gereken ise şudur:

Siyaset yeniden ahlaki bir zemine dönebilecek mi?
Liyakat, dürüstlük ve kamu vicdanı yeniden temel ölçü haline gelebilecek mi?
Yoksa siyaset, yalnızca güç ilişkileri ve çıkar hesaplarının döndüğü bir alan olarak mı kalacak?

Bir toplumun gerçek çöküşü ekonomik krizle değil; ahlaki çürümenin normalleşmesiyle başlar.

Ve tam da bu nedenle bugün Kemal Kılıçdaroğlu’nun yıllardır savunduğu dürüstlük, şeffaflık, kul hakkı, sosyal adalet ve vicdan siyaseti; yalnızca bir siyasi tercih değil, toplumsal bir ihtiyaç haline gelmiştir.

Çünkü siyaset bir gün mutlaka yeniden şekillenir.
Ama kaybedilen ahlak, kaybedilen vicdan ve yok edilen güven; bir toplumun en ağır yıkımıdır.

Ve tarih bize şunu öğretmiştir:

Zulüm düzenleri bir gün yıkılır…
Ama bezirgan saltanatları toplumların ruhunu sessizce çürütür.

Belki de bugün en çok anlaşılması gereken gerçek şudur:

Bir insanı yenebilirsiniz…
Onu yalnız bırakabilirsiniz…
Hatta yıllarca haksızlığa uğratabilirsiniz…

Ama zaman geldiğinde ilkeler konuşmaya başlar.

Ve bugün zaman, bir kez daha şunu göstermektedir:

Kemal Kılıçdaroğlu’nun en büyük gücü makamı değil; ahlaki duruşuydu.

Çünkü siyaset günü kurtarabilir…
Ama ahlak, tarihte yerini belirler.

‘’Zulüm düzenleri bir gün yıkılır; ama bezirgan saltanatları toplumun vicdanını sessizce çürütür.”

Kadir POLAT

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR