Cumhuriyet Halk Partisi (CHP)’nde 38. Olağan Kurultay ile başlayıp 21. Olağanüstü Kurultay ve nihayet 22. Olağanüstü Kurultay’a ve İstanbul İl Kongresi’ne uzanan süreç, artık sıradan bir parti içi tartışma değildir. Bu süreç; siyasi partiler hukuku, seçim hukuku, yargı kararları, ceza soruşturmaları, Yüksek Seçim Kurulu (YSK)’nun denetim yetkisi ve siyasal meşruiyetin nasıl üretildiği meselesini aynı dosyada buluşturan ağır bir anayasal tartışmaya dönüşmüştür.
Halihazırda Ankara BAM 36. Hukuk Dairesi’nde incelenmekte olduğu anlaşılan Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülmüş olan mutlak butlan/yokluk davasında verilen “konusuz kalma” kararı, yüzeysel bakıldığında teknik bir usul kararı gibi görülebilir. Oysa dosya bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde, bu sonucun arkasında YSK’nın seçim süreçlerini devam ettiren kararlarının bulunduğu açıkça görülmektedir.
Çünkü mahkeme, davanın konusuz kaldığı sonucuna ulaşırken yeni ilçe kongrelerini, İstanbul İl Kongresi’ni, 21. ve 22. Olağanüstü Kurultayları, bu kurultaylarda seçilen yeni organları ve seçim kurulu tasdiklerini esas almıştır. Başka bir ifadeyle, YSK’nın “devam” kararları, yargısal tartışmanın zeminini fiilen değiştirmiştir.
Bu noktada temel kırılma İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 02.09.2025 tarihli ara kararıyla yaşanmıştır. Mahkeme, CHP İstanbul İl Başkanı ve yönetimini görevden uzaklaştırmış, geçici kurul atamış, kurultay delegeliklerini askıya almış, İstanbul ilçe kongreleri ile il kongresi sürecini durdurmuştur. Dahası, delege iradelerinin çeşitli menfaatler karşılığı etkilenmiş olabileceği hususunda “yaklaşık ispat” şartının oluştuğunu açıkça belirtmiştir.
Buna rağmen YSK, İstanbul’daki ilçe kongreleri ve il kongresi sürecinin durdurulmasını “tam kanunsuzluk” olarak değerlendirmiş ve sürecin devamına imkân veren bir yaklaşım benimsemiştir.
Burada çok dikkatli bir ayrım yapılmalıdır.
YSK’nın İstanbul ilçe kongreleri ve il kongresi bakımından “durdurma tam kanunsuzluktur” yaklaşımı ile 21. ve 22. Olağanüstü Kurultaylar hakkında ileri sürülen tam kanunsuzluk iddiaları aynı şey değildir. İstanbul bakımından tartışma, mahkeme tedbirinin seçim sürecini durdurup durduramayacağına ilişkindir. Oysa 21. ve 22. Olağanüstü Kurultaylar bakımından ileri sürülen iddialar, doğrudan kurultayların kuruluş şartlarına, gündemine, delege yapısına, adaylık süreçlerine, salt çoğunluk hesabına ve oy kullanma yetkisine ilişkindir.
Hem 21.Olağanüstü Kurultay hem de 22.Olağanüstü Kurultay’ın iptali için önce Çankaya 4.İlçe Seçim Kurulu’na; red kararları verilmesi üzerine ise YSK’ya tam kanunsuzluk başvurularında bulundum. Bu arada; Çankaya 4.İlçe Seçim Kurulu’nda itirazlarımı değerlendiren hakim ile söz konusu Kurultaylardaki Seçim Kurulu Başkanı olan hakimin aynı hakim olduğunu da sözlü ifadelerden öğrendim.
21. Olağanüstü Kurultay bakımından itiraz dilekçemde ileri sürdüğüm iddialar;
– Parti Meclisi kararı olmadan kurultayın yerinin, gününün, saatinin ve gündeminin belirlenmesi;
– Genel Başkanın yalnızca çağrı yetkisi bulunduğu halde gündemi belirleme yetkisini kullanması;
– Kurultayın Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi’ndeki mutlak butlan davasını ve olası çağrı heyeti/kayyum kararını etkisizleştirme amacıyla hızlandırılmış biçimde yapılması; – Adaylık sürelerinin makul olmayacak ölçüde kısa tutulması;
– Salona ve delegelere erişimin fiilen engellenmesi;
– Tek adaylı genel başkanlık seçimine zemin hazırlanması;
-Oy verme yönteminin delege iradesini sakatlayacak biçimde işletilmesi
şeklindeki iddialardı.
Ancak asıl çarpıcı tablo 22. Olağanüstü Kurultay bakımından ortaya çıkmıştır.
Yine itirazım üzerine verilen Çankaya 4. İlçe Seçim Kurulu kararında, CHP’nin 22. Olağanüstü Kurultayı bakımından önce CHP Tüzüğü’nün 43. maddesine yer verilmiştir. Oysa 43. madde “olağanüstü kongreler”e ilişkindir; il ve ilçe kongreleri bakımından uygulanabilir. Parti kurultayı ise ayrı bir kurumdur ve CHP Tüzüğü’nün 48. maddesinde “Olağanüstü Kurultay” başlığı altında ayrıca düzenlenmiştir. Bu ayrım şekli değil, esasa ilişkindir. Yanlış normla kurultay yürütülmesi, sıradan bir yorum hatası değil, kurultayın hukuki dayanağını sakatlayan temel bir tam kanunsuzluk nedenidir.
Sayısal tablo ise daha vahimdir.
Çankaya 4. İlçe Seçim Kurulu kararında delege askı listesinin 1309 delege olarak askıya çıkarıldığı, itirazlardan sonra oy kullanacak delege sayısının 1127 olarak kesinleştirildiği, CHP Genel Merkezi’nin ise 662 kurultay delegesinin noter onaylı başvurusuna dayandığı belirtilmiştir.
Burada kritik hesap şudur:
Kurultay üye tamsayısı 1309 ise salt çoğunluk:
1309 / 2 = 654,5
Salt çoğunluk hesabı yalnızca basit aritmetik bir işlem değildir. İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin tedbir kararıyla tartışmalı hale gelen delegelikler ve doğal delegelik statülerine ilişkin ihtilaflar dikkate alındığında, 662 imzanın gerçek ve tartışmasız salt çoğunluğu sağlayıp sağlamadığı ayrıca incelenmeliydi.
CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’ndaki delege tam sayısı 667 delegedir. Zira İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin tedbir kararıyla görevden uzaklaştırılan İstanbul kurultay delegelerinin ve doğal delegelik statülerinin dışarıda bırakılması halinde “salt çoğunluk” hesabı, basitçe “oy kullanacak 1127 delege” üzerinden yapılamaz.
YSK ve İlçe Seçim Kurulu’nun esaslı biçimde cevaplaması gereken soru şuydu:
Salt çoğunluk üye tamsayısına göre mi, yoksa sonradan kesinleştirilen oy kullanacak delege sayısına göre mi hesaplanacaktır?
Salt çoğunluk yalnızca aritmetik bir hesap değildir. İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin tedbir kararıyla tartışmalı hale gelen 196 delege ile doğal delegelik statülerine ilişkin ihtilaflar dikkate alındığında, 662 imzanın tüzüğün aradığı gerçek ve tartışmasız salt çoğunluğu sağlayıp sağlamadığı ayrıca incelenmeliydi.
CHP Tüzüğü’nün 48/5. maddesi “olağanüstü kurultay isteminde bulunan kurultay üyelerinin sayısı üye tamsayısının salt çoğunluğunu sağlıyor ise” demektedir. Burada ölçüt “oy kullanacak delege sayısı” değil, “kurultay üye tamsayısı”dır. Buna rağmen 662 imza üzerinden güvenoyu ve seçim maddesinin gündeme alınması yeterli kabul edilmiştir.
Bu durumda şu sayısal çelişki doğmuştur:
- Askı listesi: 1309
- Kesinleşen oy kullanacak delege sayısı: 1127
- Bildirilen noter onaylı imza sayısı: 662
- İtirazda vurgulanan salt çoğunluk eşiği: 667
- İstanbul 45.Asliye Hukuk Mahkemesi’nin tedbir kararıyla tartışmalı hale gelen kurultay delegesi sayısı: 196
Bu rakamlar birlikte değerlendirildiğinde, 662 sayısının güvenoyu ve seçim maddelerini gündeme koymaya yetip yetmediği başlı başına kurultayın kaderini belirleyecek bir meseledir. Çünkü 662, 667 eşiğinin altındadır. Eğer salt çoğunluk doğru şekilde hesaplanırsa, 22. Olağanüstü Kurultay’ın gündemine hem güvenoyu hem seçim maddesinin birlikte konulması mümkün değildir.
İşte tam kanunsuzluk burada başlar.
Çünkü tüzük açık ise ve sayı hesabı yanlış yapılmışsa, artık ortada basit bir usul eksikliği yoktur. Kurultayın gündemi yanlış kurulmuş, güvenoyu ve seçim maddesi hukuka aykırı biçimde işletilmiş, buna bağlı olarak Genel Başkan, Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu seçimleri sakatlanmıştır.
İkinci ağır sorun, noter imzalarıdır.
CHP Genel Başkanı’nın kamuoyuna “1000’in üzerinde delegenin noter onaylı imzayla kurultay çağrısı yaptığı” yönünde açıklama yaptığı; buna karşılık seçim kurulu kararında bildirilen imza sayısının 662 olduğu görülmektedir. Bu ikisi arasında büyük bir fark vardır. 1000’in üzerinde imza iddiası ile 662 imza arasında en az 338 kişilik bir fark bulunmaktadır. Bu fark yalnızca siyasi söylem farkı değildir; kurultayın çağrı dayanağını ve meşruiyetini doğrudan etkileyen bir farktır.
Üçüncü ağır sorun, imzaların toplanma süresidir.
Tüzüğün 48. maddesi, kurultay üyelerinin beşte birinin 15 günlük süre içinde noterden onaylı imzalarıyla olağanüstü kurultay çağrısı yapabileceğini düzenlemektedir. Buna karşılık itirazda, imzaların 04.09.2025 tarihinde toplanmaya başlandığı ve 05.09.2025 tarihinde başvurunun yapıldığı belirtilmiştir. Yani 15 günlük süre fiilen işletilmemiş; 1-2 gün içerisinde noter imzalarıyla kurultay çağrısı yapılmış gibi bir tablo ortaya çıkmıştır.
Dördüncü ağır sorun, güvenoyu ve seçimlerin birlikte yürütülmesidir.
22. Olağanüstü Kurultay gündeminde:
5. madde olarak Genel Başkan, Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu hakkında ayrı ayrı güven oylaması,
6. madde olarak ise Genel Başkanlık, Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu seçimleri yer almıştır.
Fakat bu gündemin kurulabilmesi için 48/5’teki salt çoğunluk şartının sağlanması gerekir. Bu şart tartışmalı iken güvenoyu ve seçim maddelerinin aynı kurultayda işletilmesi, kurultayın sonucunu baştan sakatlar.
Beşinci ağır sorun, güvensizlik oyu alan organların akıbetidir.
İtirazda belirtildiği üzere, Kurultay Başkanlık Kurulu güvenoyu/güvensizlik oylamasını hukuka aykırı biçimde yürütmüş; Genel Başkan, Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu üyeleri güvensizlik oyu almalarına rağmen yeniden aday olabilmiş ve oy kullanabilmiştir. Oysa güvensizlikle düşen organların yeniden adaylığı ve oy kullanması, seçim hukukunda “yetkisiz kişinin oy kullanması” ve “hukuki sıfatı sona ermiş kişinin seçim sürecini etkilemesi” anlamına gelir. Bu ise YSK içtihatlarında tam kanunsuzluk/yokluk tartışmasının merkezindedir.
Altıncı ağır sorun, İstanbul delegeleridir.
İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin tedbir kararıyla 196 kurultay delegesinin görevden uzaklaştırıldığı ileri sürülmektedir. Buna rağmen, bu delegelerden bazılarının ve ayrıca aday olamaması veya oy kullanmaması gereken kişilerin süreçte etkili olduğu belirtilmiştir. Eğer oy kullanma hakkı bulunmayan kişiler kurultayda oy kullanmışsa, bu sadece “sonuca etkili usulsüzlük” değil, doğrudan doğruya seçim işleminin varlığını tartışmalı hale getiren tam kanunsuzluk nedenidir.
Yedinci ağır sorun, bilgi ve belgeye erişimin engellenmesidir.
Kurultayın dayanağı olan imza listeleri, delege listeleri, salt çoğunluk hesabı ve kararın dayanak belgeleri talep edilmiş; fakat Çankaya 4. İlçe Seçim Kurulu, 25.09.2025 tarihli yazısıyla bilgi ve belge talebini karşılamamıştır. Tam kanunsuzluk başvurusunda, bu durumun, tam kanunsuzluk başvurusunu temellendirme imkânını ortadan kaldırdığı açıkça belirtilmiş ve Çankaya 4. İlçe Seçim Kurulu’nun red kararına dayanak teşkil eden bilgi ve belgelerin verilmesi akabinde vereceğim ek dilekçeyle birlikte tam kanunsuzluk başvurumun incelenmesi talep edilmiştir. Ancak; dilekçemin verildiği gün, tam kanunsuzluk iddialarım ile bilgi ve belge talebime ilişkin bir değerlendirme yapılmaksızın gerekçesiz bir red kararı verilmiştir.
Bir hukukçu bu tabloya baktığında şu soruları sormadan geçemez:
- 43. madde kongreler içinse, 22. Olağanüstü Kurultay neden bu madde mantığıyla değerlendirildi?
- Kurultay için uygulanması gereken 48. madde neden sistematik biçimde tartışılmadı?
- 38. Kurultay’da 1367 üye tamsayısı varken, 1127 oy kullanacak delege sayısı üzerinden nasıl değerlendirme yapıldı?
- 662 imza, 667 olarak ileri sürülen salt çoğunluk eşiğini karşılamıyorsa, güvenoyu ve seçim maddesi nasıl gündeme alındı?
- “1000’in üzerinde noter imzası” beyanı ile 662 imza arasındaki fark nasıl açıklanacaktır? Kaldı ki CHP’nin bildirdiği imza sayısı olan 662 sayısının da incelenmediği anlaşılmaktadır.
- 196 İstanbul delegesi tedbir kararıyla tartışmalı hale gelmişken, bu delegelerin hukuki statüsü neden açıkça değerlendirilmedi?
- Güvensizlik oyu alan organ üyeleri nasıl yeniden aday oldu ve oy kullandı?
- Başvuru sahibine dayanak belgeler verilmeden tam kanunsuzluk başvurusu nasıl etkili biçimde yapılabilecekti?
- Bütün bu iddialar karşısında YSK neden ayrıntılı bir gerekçe kurmadı?
YSK’nın 2025/348 sayılı kararında, yukarıda ayrıntılı biçimde açıklanan norm çatışmaları, salt çoğunluk hesabı, noter imzaları, İstanbul delegeleri, güvenoyu süreçleri ve yetkisiz oy kullanımı iddiaları tek tek tartışılmamış; karar esasen ‘kurultay yapılmıştır’ mantığıyla sonuçlandırılmıştır. Oysa mesele tam da budur: Eğer kurultayın kuruluş şartları, gündemi, salt çoğunluğu, oy kullanma yetkisi ve delege yapısı sakatsa, “kurultay yapıldı” demek tam kanunsuzluğu ortadan kaldırmaz.
İşte Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin “konusuz kalma” kararı da bu zeminde ortaya çıkmıştır. YSK’nın ilçe kongreleri, il kongresi, 21. Olağanüstü Kurultay ve 22. Olağanüstü Kurultay süreçlerini devam ettiren kararları sayesinde yeni bir siyasal gerçeklik oluşturulmuş; mahkeme de bu yeni gerçekliği esas alarak davanın konusuz kaldığı sonucuna ulaşmıştır.
Bu nedenle asıl tartışma şudur:
YSK burada seçim hukukunu mu uygulamıştır, yoksa devam eden yargısal süreçlerin etkisini fiilen ortadan kaldıran bir meşruiyet üretim mekanizması mı işletmiştir?
Çünkü bir tarafta:
- İstanbul 45. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin yaklaşık ispat değerlendirmesi,
- görevden uzaklaştırılan il yönetimi,
- askıya alınan delegelikler,
- Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi’ndeki mutlak butlan davası,
- Ankara ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılıklarının soruşturmaları,
- ağır suç isnatları,
- ceza dosyaları,
- delege iradesinin sakatlanması iddiaları vardır.
Diğer tarafta ise:
- YSK’nın “devam” kararları,
- seçim kurulu tasdikleri,
- yeni kongre ve kurultaylar,
- yeni parti organları,
- “konusuz kalma” sonucu vardır.
İşte CHP mutlak butlan davasının özü buradadır.
Eğer bir seçim süreci açık norm hatasıyla, tartışmalı salt çoğunluk hesabıyla, yetkisiz oy kullanımı iddiasıyla, askıya alınmış delegeliklerle ve dayanak belgelerine erişim engeliyle yürütülmüşse; buna rağmen YSK bu iddialara tek tek cevap vermeden “tam kanunsuzluk yoktur” diyorsa, sorun yalnızca CHP’nin iç meselesi veya yargı erki meselesi değildir.
Bu, Türkiye’de seçim hukukunun ve yargısal denetimin sınırları meselesidir ve bugün sorulması gereken soru şudur:
YSK, tam kanunsuzluğu gerçekten incelemiş midir?
Yoksa tam kanunsuzluğu görmezden gelen kararlar, Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin önündeki mutlak butlan davasını fiilen konusuz bırakacak yeni bir siyasal gerçeklik mi üretmiştir?
Eğer YSK’nın devam ve tasdik kararları olmasaydı;
İstanbul İl Kongresi, 21. Olağanüstü Kurultay, 22. Olağanüstü Kurultay
ve bunlara bağlı olarak yeni parti organları ortaya çıkmayacak; Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi de ‘konusuz kalma’ sonucuna ulaşamayacaktı. Dolayısıyla bugün tartışılan mesele yalnızca CHP’nin kurultayları değil; YSK kararlarının devam eden yargısal süreçler üzerindeki fiilî ve anayasal etkisidir.
Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin davanın “konusuz kaldığı” şeklindeki kararı halihazırda Ankara BAM 36. Hukuk Dairesi’nde incelenmeyi beklemektedir. Medyada yer alan haberlere göre 36.Hukuk Dairesi, savcılık soruşturma dosyalarını, ceza ve hukuk davaları dosyalarını incelemek üzere istemiştir. Ancak; Ankara 42. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin konusuzluk kararında belirleyici olan yalnızca yeni kurultayların yapılmış olması değil; YSK’nın İstanbul İl Kongresi ile 21. ve 22. Olağanüstü Kurultay süreçlerini devam ettiren ve tasdik eden kararlarıdır.
Bu nedenle Ankara BAM 36. Hukuk Dairesi’nin yalnızca ceza ve hukuk dosyalarını değil; YSK’nın İstanbul İl Kongresi ile 21. ve 22. Olağanüstü Kurultay süreçlerine ilişkin işlem dosyalarını ve tam kanunsuzluk başvurularını da birlikte değerlendirmesi, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması bakımından zorunludur.
