HALKWEBYazarlarBu Ülke, Bir Anneler Günü’nü Daha Berfo Ana’ya Borçlu Geçirdi

Bu Ülke, Bir Anneler Günü’nü Daha Berfo Ana’ya Borçlu Geçirdi

Çiçeklerin Örttüğü Hafıza

0:00 0:00

Her yıl aynı sahne kuruluyor.
Televizyon ekranlarında yumuşak piyano müzikleri…
Kuyumcu reklamları…
“Anne hakkı ödenmez” sloganları…
Sosyal medya paylaşımları…
Protokol mesajları…

Sonra bir gün boyunca annelik kutsanıyor.

Ama bu ülkenin hafızasında öyle anneler var ki;
onların çocuklarına ne olduğu hâlâ açıklanmadı.

İşte Türkiye’nin en büyük ahlaki kırılması tam burada başlıyor.

Çünkü bu ülkede annelik sevilmiyor; annelik fikri romantize ediliyor.
Anne; fedakârlığın, suskunluğun, katlanmanın sembolü olduğu sürece yüceltiliyor.
Ama bir anne çıkıp devlete hesap sormaya başladığında işler değişiyor.

“Benim çocuğum nerede?” dediği anda…

O anne artık ekranlarda alkışlanan “kutsal anne” olmuyor.
Birden “rahatsız edici” hâle geliyor.
Birden “politik” oluyor.
Birden susturulması gereken bir hafızaya dönüşüyor.

Cumartesi Anneleri tam da bu yüzden bu ülkenin en büyük vicdan aynasıdır.

Çünkü onlar yalnızca kayıp yakınları değildir.
Onlar, devletin unutturmak istediği karanlık sayfaların yaşayan tanıklarıdır.

1995’ten beri…

Tam otuz yılı aşkın süredir aynı meydanda oturuyorlar.

Bir ülke düşünün:
Hükûmetler değişiyor.
Partiler değişiyor.
Siyasetçiler değişiyor.
Manşetler değişiyor.
Ama annelerin sorusu değişmiyor:

“Çocuğum nerede?”

Ve daha korkuncu şu:

Bu ülke, otuz yıldır bu soruya ikna edici bir cevap veremiyor.

Berfo Ana işte bu büyük sessizliğin en ağır sembollerinden biriydi.

105 yaşında öldü.

Bir asırlık ömrün son yıllarını oğlunun kemiklerini arayarak geçirdi.

Cemil Kırbayır, 1980 darbesinde gözaltında kaybedildi.

Berfo Ana yıllarca aynı cümleyi kurdu:

“Ben ölmeden oğlumun kemiklerini bulun.”

Bu cümle aslında tek başına bir rejim analizidir.

Çünkü bir devlet düşünün ki;
bir anneye mezar yerini bile çok görüyor.

Berfo Ana ne makam istedi,
ne servet,
ne ayrıcalık…

Sadece yas tutma hakkı istedi.

Ama Türkiye’de bazı annelere yas bile tam olarak tanınmadı.

İşte bu yüzden Anneler Günü burada yalnızca duygusal bir gün değildir.
Politik bir turnusol kâğıdıdır.

Bir toplumun gerçek karakteri;
annelerine kaç şiir yazdığıyla değil,
acı çeken annelere nasıl davrandığıyla ortaya çıkar.

Ve Türkiye, bu sınavdan yıllardır geçemiyor.

Devletin Unutmak İstediği Şeyi Anneler Hatırlattı

Türkiye’de hafıza hiçbir zaman masum bir mesele olmadı.

Bu ülkede unutmak çoğu zaman bir devlet politikasıdır.
Hatırlamak ise çoğu zaman bir direniş biçimi…

Cumartesi Anneleri’nin otuz yılı aşan mücadelesi tam da bu yüzden yalnızca “kayıp yakınlarının eylemi” değildir.
Bu mücadele, devletin organize ettiği unutmaya karşı yürütülen ahlaki bir hafıza savaşıdır.

Çünkü mesele yalnızca kaybolan insanlar değildi.

Mesele;
insanların kaybolabileceği bir düzenin normalleştirilmesiydi.

90’lı yıllar boyunca bu ülke faili meçhullerle, gözaltında kayıplarla, karanlık ilişkilerle yaşadı.
Gazeteler birkaç gün yazdı.
Siyasetçiler birkaç açıklama yaptı.
Sonra hayat devam etti.

Ama annelerin hayatı devam etmedi.

Bir anne için zaman, çocuğunun kaybolduğu yerde durur.

İşte Cumartesi Anneleri’nin yıllardır aynı fotoğraflarla oturmasının nedeni budur.
Onlar için takvim ilerlemedi.

Türkiye ilerlediğini sandı.
AVM’ler yaptı.
Rezidanslar dikti.
Mega projeler anlattı.
“Yeni Türkiye” sloganları attı.

Ama Galatasaray Meydanı’nda hâlâ eski bir acı oturuyordu.

Ve bu ülkenin modernleşme masalını en çok bozan şey de buydu.

Çünkü hiçbir “büyük devlet” anlatısı,
bir annenin “Çocuğum nerede?” sorusundan daha güçlü değildir.

İktidarlar bundan rahatsız oldu.

Çünkü Cumartesi Anneleri’nin sessizliği bile suçlayıcıydı.

Bir slogan atmıyorlardı.
Bir örgüt propagandası yapmıyorlardı.
Ellerinde silah değil, çocuklarının fotoğrafları vardı.

Ama buna rağmen yıllarca coplandılar.

Dünyanın hangi normal ülkesinde 70-80 yaşındaki anneler polis bariyeriyle karşılanır?

Hangi devlet, mezar isteyen kadınlardan tehdit algılar?

İşte mesele tam olarak burada başlıyor.

Çünkü Türkiye’de devlet aklı çoğu zaman hakikatten korktu.

Hakikatin en çıplak hâli ise annelerin yüzündeydi.

Berfo Ana’nın yüzünde…

Emine Ocak’ın ellerinde…

O meydanda yıllarca oturan kadınların sessizliğinde…

Onlar bu ülkeye şunu hatırlattı:

Bir devlet yalnızca sınırlarıyla değil, vicdanıyla da ölçülür.

Ve siz bir annenin mezar talebine cevap veremiyorsanız;
istediğiniz kadar büyük projeler anlatın,
istediğiniz kadar hamasi nutuk atın,
orada ciddi bir ahlaki çöküş vardır.

Bugün Anneler Günü’nde ekranlarda yine duygusal reklamlar dönecek.

Belki siyasetçiler annelerle fotoğraf paylaşacak.
Belki uzun uzun “annelik kutsaldır” konuşmaları yapılacak.

Ama bu ülke önce şu soruya cevap vermek zorunda:

Madem annelik bu kadar kutsaldı,
neden Cumartesi Anneleri yıllarca yerde sürüklendi?

Neden onların acısı sürekli güvenlik meselesi gibi görüldü?

Neden bu ülke, ağlayan anneleri dinlemek yerine susturmayı tercih etti?

Çünkü Türkiye’de sorun yalnızca geçmişte işlenen karanlıklar değil;
o karanlıklarla yüzleşme cesaretinin hâlâ gösterilememesidir.

Ve yüzleşemeyen toplumlar, ahlaki olarak ilerleyemez.

Bu yüzden Cumartesi Anneleri yalnızca kayıplarını aramıyor.

Aslında bu ülkenin kaybettiği vicdanı arıyorlar.

Berfo Ana’ya Borçlu Bir Memleket Bu ülke, bir Anneler Günü’nü daha Berfo Ana’ya borçlu geçirdi. Çünkü mesele yalnızca geçmişte yaşanan acılar değil;
o acılar karşısında bugüne kadar kurulmuş büyük suskunluktur. Türkiye’de devlet çoğu zaman büyüklüğünü sertliğinde aradı.
Oysa gerçek devlet ciddiyeti, acı karşısındaki ahlaki cesarette ortaya çıkar.

Bir anneye gerçeği söyleyebilmekte…

Bir mezarın yerini gösterebilmekte…

Bir toplumun karşısına çıkıp:
“Evet, burada büyük yanlışlar yapıldı” diyebilmekte…

Ama Türkiye bunu yapamadı.

Çünkü bu ülkede yüzleşme yerine çoğu zaman inkâr tercih edildi.
Hakikat yerine hamaset…
Adalet yerine güvenlik dili…
Vicdan yerine devlet refleksi…

Ve bunun bedelini en çok anneler ödedi.

Cumartesi Anneleri’nin hikâyesi aslında Türkiye’nin demokrasi hikâyesidir.
Eksik, kırılgan ve sürekli bastırılmış bir demokrasi hikâyesi…

Çünkü demokratik bir devlet, vatandaşının kaybolmasını açıklayabilen devlettir.
Daha önemlisi, bunun hesabını sorabilen devlettir.

Türkiye ise yıllarca tam tersini yaptı.

Kayıpları konuşanları susturdu.
Acıyı görünmezleştirdi.
Meydanları kapattı.
Hafızayı dağıtmaya çalıştı.

Ama bir şeyi hesap edemediler:

Bazı acılar bastırıldıkça büyür.

Berfo Ana’nın cümlesi bu yüzden hâlâ bu ülkenin vicdanında yankılanıyor:

“Ben ölmeden oğlumun kemiklerini bulun.”

Dikkat edin…

Bu cümlede öfke yok.
İntikam yok.
Tehdit yok.

Yalnızca insan kalabilme çabası var.

Ve belki de Türkiye’nin en büyük trajedisi burada yatıyor:

Bu kadar insani bir talebe bile yıllarca cevap verilememesi…

Bugün dönüp geriye baktığımızda şunu çok net görüyoruz:

Cumartesi Anneleri aslında bu ülkenin ahlaki çıpasıydı.

Siyaset savruldu.
Gazetecilik savruldu.
Kurumlar savruldu.
İlkeler savruldu.

Ama o anneler aynı yerde kaldı.

Aynı meydanda…
Aynı fotoğraflarla…
Aynı soruyla…

Bu yüzden onların sessizliği, birçok siyasetçinin yüksek sesli konuşmalarından daha anlamlıydı.

Çünkü hakikat bazen bağırmaz.
Sadece oturur ve bekler.

Galatasaray Meydanı yıllardır tam olarak bunu yaptı.

Bu ülkenin unutma isteğine karşı hafızayı bekletti.

Ve belki de Türkiye’nin en büyük korkusu buydu:

Unutmayan insanlar…

Çünkü unutulursa düzen devam eder.
Ama hatırlanırsa hesap sorulur.

Bugün Anneler Günü’nde herkes annelik üzerine güzel cümleler kuracak.

Ama bu ülke önce şunu cevaplamak zorunda: Bir anne neden otuz yıl boyunca çocuğunun mezarını aramak zorunda kaldı? Neden bir annenin en temel hakkı bile politik kriz hâline geldi? Neden bu memlekette annelerin gözyaşı bile ideolojik süzgeçten geçirildi?

İşte Türkiye’nin gerçek anneler günü meselesi budur.

Çiçek değil…
Reklam değil…
Slogan değil… Hakikat meselesi…

Ve bu ülke, Berfo Ana’ya hâlâ gerçeği söyleyemediği için;
her Anneler Günü biraz eksik,
biraz mahcup,
biraz borçlu kalacak.

YAZARIN DİĞER YAZILARI