HALKWEBYazarlarZafer Söylemi, Uzayan Savaşın Üzerini Örtemiyor

Zafer Söylemi, Uzayan Savaşın Üzerini Örtemiyor

Bu konuşma aynı anda birden fazla adrese verilmiş bir mesajdır.

0:00 0:00

Trump’ın “zafere yakınız” sözü sahadaki gerçeği değiştirmiyor.

Donald Trump’ın 1 Nisan tarihli açıklamasında kullandığı “zafere yakınız” ifadesi, ilk bakışta bir başarı ilanı gibi sunulsa da, konuşmanın devamında yaptığı “savaşın 2-3 hafta daha sürebileceği” vurgusu, bu söylemin aslında sahadaki gerçekliği örtmeye dönük bir siyasi çerçeve olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü gerçekten zafere yaklaşılmış olsaydı, kamuoyuna verilen ana mesaj savaşın uzayacağı değil, sona ermek üzere olduğu olurdu. Bu nedenle Trump’ın açıklamasını bir zafer konuşması olarak değil, kontrollü tırmanmanın devam edeceğine ilişkin siyasi ve stratejik bir beyan olarak okumak gerekir.

Bu konuşma aynı anda birden fazla adrese verilmiş bir mesajdır. Öncelikle Trump’ın kendi iç siyasetinde karşılığı olan MAGA tabanına, ardından Evanjelist çevrelere ve nihayetinde İsrail yönetimine “hedeflerden geri adım atılmadığı” mesajı verilmiştir. Sözün özü şudur: İsrail’in askeri ve siyasi hedefleri henüz tamamlanmamıştır; İran’ın askeri kapasitesini zayıflatmaya dönük baskı sürecektir. Dolayısıyla süreçte esaslı bir değişiklik yaşanmamıştır. Aksine, küresel ekonomik maliyetler ağırlaşsa da savaşın birkaç hafta daha devam edeceği artık daha görünür hale gelmiştir.
Asıl dikkat edilmesi gereken husus, savaşın yalnızca cephede değil, küresel sistemin ana damarlarında yarattığı etkidir. Bugün Hürmüz Boğazı, dünya enerji güvenliğinin en kritik geçiş noktalarından biridir. Günlük yaklaşık 20 milyon varil petrolün geçtiği bu boğazda yaşanacak kalıcı bir aksama, yalnızca enerji fiyatlarını yükseltmekle kalmaz; küresel ticaret, lojistik, üretim ve tüketim zincirlerini de derinden sarsar. Petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki yükseliş; akaryakıt maliyetlerinden gübreye, hava taşımacılığından deniz navlununa, temel tüketim mallarından gıda fiyatlarına kadar geniş bir alanda zincirleme etki yaratır. Bunun doğal sonucu ise dünya genelinde yeni ve daha sert bir enflasyon dalgasıdır. Savaş uzadıkça, sadece Ortadoğu değil, Avrupa’dan Asya’ya, Amerika’dan Afrika’ya kadar bütün dünya bu maliyetin altında kalacaktır.

Trump açısından bakıldığında da tablo sanıldığı kadar rahat değildir. Kısa vadede savaş diliyle kendi tabanını konsolide etmeye çalışıyor olabilir; ancak enerji ve yaşam maliyetlerinin Amerikan halkının gündelik hayatına daha sert yansıması halinde bu stratejinin siyasi faturası ağırlaşacaktır. Zaten kırılgan bir toplumsal ve siyasi zeminde ilerleyen Trump için uzayan savaş; destek oranlarını daha da aşağı çekebilir, ekonomik memnuniyetsizliği büyütebilir ve Kasım’daki ara seçimlere daha zayıf bir siyasi iklimde girmesine yol açabilir. Tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Kısa süreli ve kontrollü görünen dış krizler, uzadıklarında iç siyasette liderlerin elini güçlendirmek yerine zayıflatabilir.

Sahadaki askeri denkleme bakıldığında, İran cephesinde belirgin bir geri çekilme emaresi görülmemektedir. Tersine, İran’ın asimetrik kapasitesini koruduğu, direnç hattını canlı tuttuğu ve savaşı yalnızca doğrudan çatışma değil, çok katmanlı bölgesel baskı mekanizmaları üzerinden yürütmeye hazırlandığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle Lübnan hattında Hizbullah’ın saldırı kapasitesini artırması şaşırtıcı olmayacaktır.

Rusya ve Çin, İran’a doğrudan askeri müdahale yapmıyor ancak diplomatik, istihbarat, teknolojik ve ekonomik düzeylerde önemli destek sağlıyor. Bu destek, “kontrollü” ve dolaylı nitelikte; her iki ülke de kendi stratejik çıkarlarını (ABD’yi yıpratmak, enerji fiyatlarından yararlanmak, ittifaklarını güçlendirmek) ön planda tutuyor. Tam bir “müttefiklik” değil, çıkar temelli bir ortaklık söz konusu.

Savaşın uzaması, yalnızca bölgesel vekil unsurların devreye girmesi anlamına gelmez; aynı zamanda Rusya ve Çin’in İran’a verdiği siyasi ve stratejik desteğin daha görünür hale gelmesi sonucunu da doğurur. Bu yönüyle mevcut kriz, yalnızca bölgesel bir sıcak çatışma değil; büyük güç rekabetinin Ortadoğu sahasında yeniden sertleşmesidir.

İsrail açısından bakıldığında da dışarıdan görünen görüntü kadar sağlam bir toplumsal zemin olmadığı unutulmamalıdır. Uzun süredir sığınak psikolojisiyle yaşayan bir toplumda, güvenlik kaygısı zamanla hükümete yönelen sorgulamayı da beraberinde getirir. Savaşın uzaması, sadece askeri riskleri değil, toplumsal yıpranmayı ve siyasi basıncı da büyütür. Bu nedenle İsrail içinde hükümet karşıtı seslerin artması, yeni iç siyasi cephelerin açılması ve güvenlik merkezli toplumsal baskının yönetim üzerinde daha ağır bir yük haline gelmesi kuvvetli bir ihtimaldir.
Önümüzdeki dönemin en kritik başlıklarından biri ise Hürmüz’ün ötesinde Bab el-Mendep hattıdır. Eğer İran’ın enerji ve elektrik altyapısına, uluslararası hukuk açısından ağır sonuçlar doğuracak nitelikte kapsamlı bir saldırı gerçekleşirse, bu durum bölgesel karşılığını yalnızca İran sahasında üretmez. Böyle bir senaryoda Husilerin Bab el-Mendep Boğazı’nı hedef alması son derece ciddi bir olasılığa dönüşür. Bunun anlamı, yalnızca Kızıldeniz trafiğinin daha da bozulması değil; aynı zamanda Suudi Arabistan’ın Yanbu Limanı üzerinden gerçekleşen petrol sevkiyatının da ağır biçimde etkilenmesidir. Böyle bir gelişme, Hürmüz kaynaklı enerji baskısının üzerine ikinci bir şok bindirir ve küresel piyasaları çok daha sert bir sarsıntıya sürükler.

Bütün bu tablo, savaşın yalnızca İran-İsrail hattında okunamayacağını göstermektedir. Trump’ın NATO karşıtı söylemlerinin sertleşmesi, Avrupa’nın ana aktörleri olan Fransa, İngiltere, Almanya ve İtalya ile Washington arasındaki stratejik uyumsuzluğu daha görünür hale getirebilir. Bu da yalnızca diplomatik bir görüş ayrılığı değil; Batı ittifakının iç uyumunu zorlayan daha derin bir fay hattı anlamına gelir. Kısacası, bu savaş Ortadoğu ile sınırlı değildir; aynı zamanda ABD-Avrupa ilişkilerini, NATO içi dengeyi ve küresel güvenlik mimarisini de yeniden şekillendirecek bir kırılma potansiyeli taşımaktadır.

Türkiye açısından en hassas başlık ise doğrudan askeri çatışmadan çok, çatışmanın içine çekilme riskidir. Başta Türkiye olmak üzere Azerbaycan, Pakistan ve Körfez ülkeleri, bu savaşın daha geniş bir cepheye yayılması amacıyla yürütülebilecek manipülasyonlara, provokasyonlara ve algı operasyonlarına karşı son derece dikkatli olmak zorundadır. Özellikle kriz dönemlerinde sahte bayrak operasyonları, kontrollü gerilim senaryoları ve kamuoyunu yönlendirmeye dönük psikolojik harp unsurları daha sık devreye sokulabilir. Türkiye’nin bu süreçte duygusal reflekslerden uzak, çok boyutlu istihbarat değerlendirmesine dayalı, sabırlı ve stratejik bir güvenlik aklıyla hareket etmesi hayati önem taşımaktadır. Türkiye için en doğru yaklaşım, gerilimin tarafı olmak değil; gerilimin bölgeyi daha büyük bir yıkıma sürüklemesini engelleyecek aklı, dengeyi ve devlet refleksini korumaktır.

Sonuç olarak Trump’ın 1 Nisan konuşması bir zafer ilanı değildir. Bu konuşma, kontrollü tırmanmanın süreceğini, savaşın birkaç hafta daha devam edeceğini, Hürmüz merkezli risklerin büyüdüğünü ve küresel piyasaların bunu ciddiyetle fiyatladığını göstermektedir. Önümüzdeki dönemde enerji, lojistik, enflasyon ve güvenlik başlıklarında daha sert dalgalanmalar yaşanması güçlü bir ihtimaldir. Artık mesele yalnızca savaşın ne kadar süreceği değildir. Asıl mesele, bu savaşın küresel ekonomik düzeni, bölgesel güvenlik mimarisini ve ülkelerin iç siyasal dengelerini ne ölçüde sarsacağıdır.
Bu nedenle bugün verilmesi gereken mesaj nettir:

Bu bir zafer konuşması değil, süren bir tırmanmanın ilanıdır. Ve Türkiye açısından en hayati gerçek şudur: Bu coğrafyada bazen savaş kadar tehlikeli olan şey, savaşın içine çekilme ihtimalidir. Türkiye, provokasyonlara karşı dikkatli, sabırlı ve soğukkanlı olmak zorundadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI