HALKWEBYazarlarYangın Yerinde Bir Ülke: Dilovası’ndan Antalya’ya Aynı Hikâye

Yangın Yerinde Bir Ülke: Dilovası’ndan Antalya’ya Aynı Hikâye

Dilovası’nda yanan fabrika ile Antalya’da yanan konteyner, aslında aynı ülkenin iki aynasıdır.

0:00 0:00

Bir ülkede yangınlar artıyorsa, sadece alevler değil, gerçekler de görünür olur.
Dilovası’nda bir fabrikanın içinde, Antalya’da bir konteynerde… İki farklı coğrafya, iki farklı sektör, ama aynı son: Yanarak ölen işçiler ve çocuklar.

Bu ülkede yangınlar artık doğa olayı değil, sınıfsal bir göstergedir. Mülteciler de Türkiye işçi sınıfının bir parçasıdır. Birlikte üretip birlikte ölüyorlar. O zaman birlikte mücadelenin yolları siyasi hedeflerle muhakkak ortaklaşmalıdır.

Dilovası’nda yaşananlar bize üretimin karanlık yüzünü bir kez daha gösterdi. Yanıcı kimyasalların ortasında, gerekli önlemler alınmadan çalıştırılan işçiler… Kaçış yolları olmayan bir çalışma düzeni… Ve en acısı: Aralarında çocukların da olduğu ölümler.

Antalya’da ise başka bir yangın vardı. Ama bu kez üretim alanında değil, yaşam alanında. Sera işçilerinin kaldığı konteynerde çıkan yangın, bir annenin ve çocuklarının hayatını aldı. Bu, yalnızca bir yangın değil; bu, bu ülkenin tarım emeğine ve göçmen işçilere biçtiği yaşamın fotoğrafıdır.

Savaşların neden olduğu zorunlu göçlerin, Ortadoğu’daki Emperyalist işgal girişimlerine bugün hepimizin tanık olduğu bir dönemde Antalya’da mülteci bir ailenin yanarak yaşamını yitirmesi bombaların yarattığı vahşetin devamıdır. Mülteci çocuk işçiler işçi sınıfının görünmeyenleridir. İş yerlerinde, konteynırlarda ölürlerde isimleri birkaç güne hatırlanmaz olur. İş cinayetlerinde de, çocuk işçiliğinde de verilerde yer almazlar.

Bu iki olay arasında mesafe yoktur.
Çünkü ikisi de aynı politik tercihin ürünüdür.

Türkiye’de emek politikaları uzun süredir üç temel üzerine kuruludur:
esneklik, denetimsizlik ve ucuz işgücü.

Bu üçlü, yalnızca çalışma koşullarını değil, yaşam koşullarını da belirler.
İşçi işyerinde güvende değildir.
İşçi evinde güvende değildir.
Çocuklar ise hiçbir yerde güvende değildir.

Bu yüzden Dilovası’ndaki yangın bir “iş kazası” değildir.
Antalya’daki yangın bir “talihsizlik” değildir.

Bunlar, devletin denetimden çekildiği, sermayenin maliyet hesabı yaptığı ve yoksulların kaderine terk edildiği bir düzenin sonucudur.

Bugün Türkiye’de iş güvenliği çoğu zaman kağıt üzerinde vardır. Denetimler ya yetersizdir ya da göstermeliktir. Özellikle küçük ölçekli işletmelerde ve tarım alanlarında ise neredeyse yoktur. Mülteci işçiler ve çocuklar bu boşluğun en görünmeyen kurbanlarıdır.

Sorulması gereken soru şudur:
Neden hep aynı insanlar ölüyor?

Cevap açık:
Çünkü bu düzen, bazı hayatları daha değersiz görüyor.

Eğer bir ülkede işçiler yanarak ölüyorsa,
çocuklar çalışırken hayatını kaybediyorsa,
aileler konteynerlerde yaşamaya mahkûm ediliyorsa,
orada sorun teknik değil, siyasidir.

Çözüm de teknik değil, siyasidir.

Gerçek bir çözüm için:

  • İş güvenliği denetimleri bağımsız ve sıkı hale getirilmeli,
  • Çocuk işçiliği fiilen ve tamamen ortadan kaldırılmalı,
  • Göçmen işçilere insan onuruna yakışır barınma ve çalışma koşulları sağlanmalı,
  • Ve en önemlisi, emeği maliyet olarak gören anlayış terk edilmelidir.

Aslında bu dört başlığın hayata geçirilebilmesi için işçi sınıfının örgütlü olması, siyasette belirleyen olup yönetmesiyle ilgili. Başka bir çözümü de bulunmamaktadır.

Aksi halde her yangından sonra aynı cümleleri kurmaya devam edeceğiz.
“İhmal”, “kader”, “soruşturma”…
Ve her seferinde birkaç gün sonra unutacağız.

Ama gerçek değişmeyecek:
Bu ülkede bazı insanlar yaşamıyor, hayatta kalmaya çalışıyor.

Dilovası’nda yanan fabrika ile Antalya’da yanan konteyner, aslında aynı ülkenin iki aynasıdır.
Biri üretimi, diğeri yaşamı gösterir.
Ve ikisinde de gördüğümüz şey aynıdır:
Değersizleştirilen hayatlar.

Bu yüzden mesele yangınları söndürmek değil,
o yangınları mümkün kılan düzeni değiştirmektir.

Yoksa bu ülke daha çok yanar.
Ve her yangında, biraz daha eksiliriz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI