HALKWEBYazarlarHalkçılık: Bir Yardım Paketi Değil, Kurucu Bir Devlet Aklı

Halkçılık: Bir Yardım Paketi Değil, Kurucu Bir Devlet Aklı

Bugün ihtiyaç duyulan şey, yeni bir yardım düzeni değil; kurucu ilkenin yeniden devlet aklına yön vermesidir.

0:00 0:00

Bilim, akıl ve toplumsal sorumluluğun dışlandığı bir siyaset, devlet aklını gölgeliyor. Türkiye’nin ihtiyacı; halkçılığı bir sosyal yardım kalemi sanan sığlık değil, solidarizmin rehberliğinde kamusal aklı ve yapısal adaleti merkeze alan kurucu bir iradedir.

Akıl ve İlke Krizi

Türkiye uzun süredir bir yönetim krizinden çok, bir akıl ve ilke krizi yaşıyor. Tartışmalar ilkeler üzerinden değil aidiyetler üzerinden yürütülüyor; gündem toplumu birleştirmek yerine ayrıştırıyor. Oysa mesele devletin varlığından önce, onu yönlendiren kamusal aklın niteliğidir.

Bugün ortaya çıkan tablo; kontrollü piyasa söylemi ile muhafazakâr retoriği birleştiren melez bir liberalizmin sınırlarına ulaştığını göstermektedir. Devletin kamusal sorumluluk alanı daralmış, siyaset toplumsal denge kurma kapasitesinde aşınma yaşamıştır. Sosyal politika, hak temelli kurumsal bir yapı olmaktan uzaklaşarak dönemsel uygulamalar çerçevesine sıkışmıştır.

Dayanışmanın Ötesinde: Solidarist Bir Kamu Anlayışı

Solidarizm (dayanışmacılık), yüzeysel bir yardımlaşma pratiği değildir. Gerçek dayanışma; yurttaşların birbirine ve devlete karşı sorumluluk bilinciyle hareket ettiği bir toplumsal sözleşme anlayışıdır.

Halkçılık ancak bu solidarist çerçeve içinde anlam kazanır. Çünkü halkçılık; sınıf gözetmeyen eşitlikçi yaklaşımıyla, piyasanın sınırsızlaştırdığı güç ilişkilerine karşı kamusal dengeyi temsil eder. Toplumsal refah, sadaka ilişkisiyle değil, yapısal adalet ilkesiyle güvence altına alınır.
Bugün toplumda gözlenen sessizlik, güçlü bir rızadan çok, derin bir yorgunluğun ve yön arayışının işaretidir. Bu kopuşu onaracak olan, kamusal çıkarı esas alan kurucu bir siyasal iradedir.

Yeni Bir Denge: Sermayenin Kamusal Sorumluluğu

Halkçılık, ekonomik hayatı dışlayan bir yaklaşım önermez. Türk solidarizmi olarak okunması gereken bu ilke; sermayeyi sınırsız bir imtiyaz alanı olmaktan çıkararak kamusal sorumluluk zeminine yerleştirir.

Ekonomik gücün siyasal alan üzerindeki etkisinin arttığı bir düzende, kamusal otoritenin düzenleyici rolü belirleyici hale gelir. Amaç, sermayeyi dışlamak değil; üretimi, rekabeti ve toplumsal dengeyi birlikte koruyan bir ekonomik düzen kurmaktır.
Bu yaklaşım, orta sınıfın güçlenmesini, üretim kapasitesinin artmasını ve toplumsal istikrarın kalıcı hale gelmesini sağlar.

Somut Bir Restorasyon: Ekonomi, Sağlık ve Eğitim

Kurucu bir halkçı irade, etkisini somut kurumsal düzenlemelerle gösterir.

Ekonomik Güvence:
Emeklilik ve sosyal güvenlik sistemi, büyümeden alınan payı adil biçimde dağıtan, şeffaf ve öngörülebilir bir yapıya kavuşmalıdır. Emekli aylıkları, uzun çalışma hayatının onurlu karşılığı olarak görülmelidir.

Sağlıkta Koruyucu Model:
Birinci basamak sağlık hizmetleri, yalnızca tedavi eden değil, toplum sağlığını koruyan ve güçlendiren bir yapıya dönüştürülmelidir.

Eğitimde Fırsat Eşitliği:
Devlet, her bölgede nitelikli eğitim imkânını güvence altına almalı; liyakat temelli öğretmen politikasıyla bilimsel üretimi ve düşünce hayatını desteklemelidir.

Yapısal Sorunun Günlük Fotoğrafı

Teorik düzlemde tartışılan bu daralma, günlük hayatta somut bir görüntüye bürünmektedir.
Bugün bir sokağın iki yakasında karşılıklı duran “Kent Lokantası” ile “Semt Lokantası”, dönemin siyasal fotoğrafını yansıtmaktadır. Tabelaların rengi farklıdır; ancak önlerindeki kuyruk aynıdır.

Bu manzara, sosyal desteklerin varlığından çok, mevcut gelir düzeninin toplumun geniş kesimlerine yeterli refah sağlayamadığını göstermektedir. Çalışan, emekli ve genç aynı uygun fiyatlı sofrada buluşuyorsa, sorgulanması gereken lokantaların varlığı değil, bu ihtiyacı ortaya çıkaran ekonomik şartlardır.

Halkçılık, yalnızca uygun fiyatlı hizmet sunumuna indirgenemez. Sosyal destekler gerekli ve değerlidir; ancak kalıcı çözüm, yurttaşın sürekli desteğe ihtiyaç duymadığı bir düzen kurmaktan geçer.

Gerçek halkçı devlet, ihtiyaç kuyruklarını yönetmekle yetinmez; bu kuyrukları ortaya çıkaran ekonomik ve sosyal zemini ortadan kaldıran kalıcı çözümler üretir. Yurttaşı yardıma bağımlı hale getiren bir yapı yerine, haklarıyla güçlendiren bir kamusal düzen inşa eder.

Kurumsal Dayanıklılık ve Toplumsal Meşruiyet

Devletin gerçek gücü, içeride kurduğu adalet ve güven ortamıyla ölçülür. Toplumsal güven zayıfladığında, diğer alanlardaki başarıların kalıcılığı da sınırlı olur.
Gelir adaletinin aşındığı ve liyakat ilkesinin tartışmalı hale geldiği bir düzende, dayanıklılık ancak yapısal reformlarla sağlanabilir.

Solidarizm; ekonomik dengeyi, hukuki güvenliği ve toplumsal barışı birlikte ele alan bir kurumsal denge modelidir.

Güçlü devlet, krizler karşısındaki söylemiyle değil, krizler ortaya çıkmadan önce kurduğu adalet düzeniyle varlık kazanır. Toplumsal meşruiyet, geçici uygulamalarla değil, kalıcı ve eşitlikçi kurumlarla güçlenir.

Kurucu İlkeye Sadakat

Mustafa Kemal Atatürk’ün halkçılığı, yoksulluğu yönetmeye yönelik bir sosyal politika önerisi değildir. Bu ilke, yoksulluğu üreten yapısal eşitsizlikleri ortadan kaldırmayı hedefleyen kurucu bir devlet anlayışıdır.

Bugün halkçılığın, sosyal destek uygulamalarıyla özdeş hale gelmesi, bu kurucu anlamın daralması riskini doğurmaktadır. Oysa halkçılık, geçici refah tedbirlerinin ötesinde, yurttaş onurunu esas alan kalıcı bir adalet düzeninin adıdır.

Bu nedenle mesele, belirli hizmetlerin yaygınlaşması değil; devlet aklının hangi kurucu ilkeye dayandığı meselesidir.

Ekonomik istikrar, toplumsal güven ve kurumsal dayanıklılık; ancak piyasa, devlet ve yurttaş arasındaki ilişkinin bu kurucu ilke temelinde yeniden dengelenmesiyle mümkündür.
Halkçılık, bir sosyal politika tercihi değil; Cumhuriyet’in kurucu adalet ilkesidir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, yeni bir yardım düzeni değil; kurucu ilkenin yeniden devlet aklına yön vermesidir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI