Dünya halklarının adalet ve özgürlük mücadelesinde deneyimledikleri bugün hala bize yol gösteriyor.
Büyük Ekim Devrimi’ni anlatan “Dünyayı Sarsan On Gün” adlı film, insanoğlunun mücadele ile neleri yıkabileceğini ve neleri kurabileceğini gösteriyor.
Gerçek görüntüler ve gerçek tanıklarla Çarlık Rusya’nın kanlı despotizminden sosyalist devrime doğru akan zaman dilimindeki tüm evreleri; Çarlığın yarattığı zorbalığı, halkın sefaletini, sarayın entrikalarını, Kanlı Pazar’ı, sosyal demokratların tarihsel rolü ve Lenin’in işçi sınıfı ile kurduğu denklemin yarattığı devrimi çarpıcı görselliklerle anlatıyor.
Dünyanın güçlü devletlerinden biri olan Rusya, monarşi ile yönetilen bir çarlıktı. Rusya’nın
başındaki isim Çar II. Nikolay Romanov’du, kendisi Rus İmparatorluğu’nun son imparatoru oldu.
1913 yılında Romanov hanedanı 300 yıllık geçmişini kutlarken, tanrının yeryüzündeki temsilcisi ve değişmez düzenin koruyucusu olduğunu zannediyordu!
Sadece kilise, taht ve bürokrasi üzerinden inşaa ettiği iktidarın sürdürülebilir olmadığını öğrenmesine az kalmıştı. Çünkü o günün Rusya’sında Dostoyevski, Tolstoy, Gorki, Gogol ve Puşkin, ülkedeki kötü düzeni görüyor ve halkı aydınlatıyordu.
Rus köylüsü yoksuldu, köle gibi çalışıyordu, bütün topraklar Çar’a aitti, hiçbir hakkı yoktu;
Rusya’da insanlar doğuyor, sefil bir hayat sürüyor ve ölüyordu.
Halk, aydın insanların çabası ile kendisine zulm edenlerin iktidarını yıkabileceğini ve halkın iktidarını kurabileceğini öğrendi.
Sanayileşen Rusya’da köylerden şehirlere doğru büyük bir göç başlamıştı, şehirde kurulan sanayide çalışan köylülerin sefil ve perişan hayatı devam ediyordu.
Kentlerde zenginler ve yoksullar arasındaki fark daha belirgin hale gelmiş, saray ile gecekondu yaşamı iyi görülüyordu.
Nihayetinde emekçiler kendilerini iktidara taşıyacak grev ile tanıştılar, ilk defa greve gidince hayat durdu. Zorba devlet ayağa kalktı ve ülkeyi kan gölüne döndürdü.
Ülkenin aydınları kurşuna dizildi veya Sibirya’ya ölüme gönderildi.
Ülkede zulüm arttıkça, direniş de büyüdü ve “Kanlı Pazar”a vardılar.
İkiyüz bin silahsız yoksul emekçi, insanca bir yaşam için, zulmün sarayına yürüdü.
Çar’ın silahları onlara ölüm kustu, binlerce masum yoksul insan yaşamını kaybetti.
Sarayın çevresi ve şehir kana boyandı, her yer cesetlerle doldu.
Çar “Allah şahidimdir ki kimsenin bir kusuru ve günahı yoktur’’ açıklaması yaptı.
Artık Rus halkının başka çaresi yoktu ve devrime giden yol açılmıştı.
Büyük bir grev dalgası bütün ülkeyi sardı, milyonlarca emekçi bu greve katıldı ve halkın saray zulmüne karşı mücadele dayanışması sağlandı.
Öncü grevciler ve onlara önderlik edenlerden 5 bin kişi idam edildi, 40 bin kişi hapishanelerdeki ölüm hücrelerine kapatıldı.
Rusya’da artık insan olmanın hiç bir değeri kalmamıştı.
Köhnemiş düzen, yanı başındaki emperyalist Almanya’ın da iştahını kabartıyordu; alanını büyütmek için Rusya’yı yandan vurmaya başlamıştı.
Alman-Rus harbî ile ülke daha da perişan olmaya başlıyor. O kirli emperyalist savaşta gene yoksullar ölüyor ve halk daha da perişan oluyordu.
O kirli düzenin yarattığı savaşa karşı, halkte büyük bir öfke oluşmaya başlıyor.
İşçi ve köylüler gene tek silahı olan greve sarılıyor, grevler bütün ülkeyi sarıyor ve o düzenin kötülüklerinden nasibini almış herkes bu direnişe katılıyor .
Bu büyük greve büyük bir katılım da askerlerden geliyor .
Direnişe önderlik edenlerin verdiği mesajda “halkın yanlış düşmana asker verdiğini, emperyalist savaşa değil, halkın eşitlik ve özgürlük mücadelesine asker verilmesi” gerektiğini yazıyorlar..
İsyancıların hedefi Çar oluyor . Meğerse kağıttan kaplanmış, tahtı bırakıp kaçıyor.
Lenin önderliğinde örgütlenmiş Bolşeviklerin silahlı halk gücü Ekim 1917’de Rus halkı iktidara el koydu, devrim yaptı ve sosyalizmi ilan etti.
İnsanlığın bilincinde yeni bir dünya yaratıldı.
Ekim devrimi ile dünyada ilk defa Marksizmin öngördüğü sosyalist bir siyasi ve toplumsal
sistem kurulmuş oldu.
Ve böylece bu yüz yılda dünyayı etkileyen en önemli olay gerçekleşmiş oldu; işçiler ve köylüler kitleler halinde sınıfsal çıkarlarını korumak için otokratik sistemi yıkmış ve dünyanın
tüm işçi ve köylülerine, sömürge halinde olan halklarına ilham kaynağı olmuştu.
Marksizm, ideolojik olarak sınıflar savaşı teorisi ve bu savaşın zorunlu sonucu olarak proletarya diktatörlüğü ve oradan da sosyalizm denilen toplumsal eşitlik ve özgürlük düzeni, nihayetinde komünizme varılacağını öngören bir öğreti ilk defa pratikte hayat buluyor ve deneyimleniyordu.
“Dünyayı sarsan on gün”den sonra dünyayı sarsmayan yüz yıl geçti. Bu süre içerisinde, başladığında yeni bir dünya ve yeni bir toplumu insanlığa vaat eden sosyalizm, herkese daha rahat bir yaşam ve daha demokratik bir düzeni maalesef sunamadı.
Gramsci, Sovyet devrimini değerlendirirken bu mücadeleyi sadece ekonomik bir mücadele
değil, ideolojik, politik ve kültürel bir mücadele olarak tanımlıyordu.
Klasik Marksist düşünceden farklı olarak toplumu bir arada tutan ideolojik, ahlaki ve kültürel dönüşümün öneminin göz ardıedilmemesini vurgularken, bir süre sonra Rusya’da devlet kapitalizminin yeniden doğuşunu sağlayacak gelişmelere sahne oldu.
Her şey beklendiği gibi gitmedi, Sovyetler’de geriye doğru değişimin filizleri yeşerdi.
Maalesef Sovyetler Birliği işçileri, iktidarı ellerinde tutmayı başaramadılar. Kolektivist mülkiyet biçimini elinde bulunduran ve kendini ona dayandıran karşı- devrimci bir bürokrasi tarafından iktidar ele geçirildi.
“Eski sömürücü düzen, yepyeni, benzersiz, şimdiye kadar hiç bilinmeyen bir biçimde, yeni bir bürokratik sınıfın egemenliği biçiminde yeniden ortaya çıktı.”
Bu yeni rejimler, dünya kapitalist sistemini ileriye doğru aşacak tek alternatif olan işçi
sınıfının-iktidarının, Sovyetler Birliği’nde karşı devrim-bürokratik düzenle boğulması sonucunda, özgün koşulların yeni ürünü revizyonist düzenler ortaya çıktı.
Göreceğiz, görecekler …
Eninde sonunda halkın gücü, halk düşmanı düzenleri mutlaka tarihin çöplüğüne atacaktır.
