HALKWEBYazarlarBeyaz Adamın Macerası

Beyaz Adamın Macerası

Biz hâlâ beyaz adamın yazdığı masala inanmayı mı seçiyoruz?

0:00 0:00

Amerika yeniden keşfediliyor.
Artık gemiler yok. Okyanus yok. Altına hücum eden, yerli haklarını hiçe sayan kalabalıklar yok.Ama medya var. Twitter var. Ve yine aynı iştahla konuşanlar, tartışanlar, koşanlar var.
Amerika adına başka ülkeleri eyalet yapan, haritayı büyütüp küçülterek başkalarının topraklarını bir oyun alanı gibi tartışanlar var.
Bu dil tanıdık. Çünkü bir zamanlar da böyleydi.
O gün buna “keşif” dediler.
“Medeniyet” dediler.
“Yeni bir dünya” dediler.
Cesur denizciler, yeni ufuklar, bilinmeyene yolculuk…
Masal gibi anlatıldı.
Geçmişte “keşif” dediler.
Bugün “demokrasi”, “özgürlük”, “istikrar” diyorlar.
Kelime değişti, hikâye aynı kaldı:
Toprak.
Kaynak.
Güç.

***

Amerika’nın hikâyesi bize hep bir macera olarak anlatıldı.
Cesur beyaz adamlar, bilinmeyene açılan yelkenler, yeni bir dünya…
Masal buydu.
Oysa gerçek farklıydı.
İlk gidenlerin bir kısmı kâşif değil, istenmeyenlerdi: borçlular, mahkûmlar, hapishanelerden boşaltılanlar. Yeni Dünya yalnızca bir umut değil; eski dünyanın yükünden kurtulma alanıydı. Kuzey’e gidenlerin hayali toprakla yaşamak değildi; altın, kürk, hızlı kazançtı.
Yerliler bir engeldi.
Ve engeller kaldırıldı.
Güney Amerika’da başka bir hikâye yazıldı. Toprak işleyenler gitti. Kilise gitti. Yeni halklar doğdu. Kuzey’de tasfiye, güneyde sömürü vardı. Amerika’nın kuzeyi “beyaz”, güneyi “melez” olarak anıldı. Bu, masum bir demografik fark değil; iki farklı tahakküm modelinin, iki ayrı şiddet tekniğinin tarihsel sonucuydu.
Biri siler.
Diğeri bastırır.
Kimileri toprağı paylaştı.
Kimileri toprağı kanla yıkadı.
Sonra tarih yazıldı.
Kazananlar tarafından.
Bize beyaz adamın kahramanlık hikâyeleri anlatıldı.
Oysa Dee Brown’un “Kalbimi Vatanıma Gömün” kitabı, hem geçmişin hem bugünün sömürgeci şiddetini ve kültürel asimilasyonu somut örneklerle gösterirken şunu açıkça söyler: Bu topraklarda “savaş” yoktu.
Anlaşmalar vardı.
İmzalanan, bozulan, yeniden imzalanan ve yine bozulan.
Kızılderililer sözlerinde durdu.
Topraklarından çekildi.
Silahlarını bıraktı.
Sonra ordu geldi.
Kitap bağırmaz. Ama akılda kalan şu sözü fısıldar:
“Beyazlar birçok söz verdiler; tek bir söz dışında hiçbirini tutmadılar. Toprağımızı alacaklarını söylediler ve aldılar. Vahşiliği Kızılderililere mal ettiler; kafa derisini yüzüp ödül alan avcılar bile suçlarını Kızılderililere yüklediler.”
Beyaz adam hâlâ aynı şeyi yapıyor.
Ve insanın aklına şu soru düşüyor:
Eğer vahşet varsa, biz yıllardır kime vahşi dedik?
Cevap rahatsız edicidir.
Bu yüzden hakikat hiç anlatılmaz.

***

Jared Diamond “Tüfek, Mikrop ve Çelik” kitabında başka bir yerden bakar ve masalı bozar: Batı, daha ahlaki ya da doğuştan genetik olarak üstün olduğu için kazanmadı.
Kazandı çünkü tüfeği vardı.
Kazandı çünkü mikrobu vardı.
Kazandı çünkü çeliği vardı.
Yani kazananlar “daha iyi ve üstün insanlar” değil, daha ölümcül araçlara sahip olanlardı.
Ama beyaz adamın haklılık anlatısı hiç bitmedi.
Sadece dil değiştirdi.
Bugün Venezuela’ya bakıyoruz.
Yine aynı cümleler.
Venezuela’nın yerli halkı, yoksulları, sıradan insanları bugün de yalnız. Tıpkı bir zamanlar Kızılderililerin yalnız bırakıldığı gibi. Yine büyük anlatılar var.
Yine uzmanlar konuşuyor.
Yine haritalar masalarda açılıyor.
Petrol var.
Kaynak var.
Stratejik çıkar var.
Ve yine halk, bu çıkarların önünde bir engel.
O zaman “medeniyet” dediler.
Bugün “özgürlük” diyorlar.
O zaman yerli halk geri kalmıştı.
Bugün yoksul halk bilinçsiz.
“Diktatör var.”
“Demokrasi yok.”
“Halk kurtarılmalı.”
Tanıdık değil mi?
Yerli halk dün engeldi.
Bugün yoksul halk engel.
Kaynakların üzerinde yaşıyorlar.
Yanlış yönetiliyorlar.
Yanlış tercihler yapıyorlar.
Beyaz adamın macerası böyle sürüyor.
Ve bu macera yalnızca silahla değil; kalemle, ekranla, akademiyle, köşe yazılarıyla devam ediyor.

***

Asıl mesele şu:
Bu hikâyeye hâlâ inanmak zorunda mıyız?
Yoksa artık şunu mu kabul edeceğiz:
Bu bir macera değil.
Bu, yüzyıllardır süren bir zorbalık, bir haydutluk.
Beyaz adamın macerası sürüyor.
Kaybeden halkların hikâyesi ise dipnotlarda kalıyor.
Belki de asıl soru şu:
Biz hâlâ beyaz adamın yazdığı masala inanmayı mı seçiyoruz?

YAZARIN DİĞER YAZILARI