Almanya’dan dönen Can Baba’ya sorulan basit soru, aslında bir medeniyet farkını değil, derin bir zihniyet uçurumunu ortaya koyar:
“Almanya’yı nasıl buldun?”
Cevap küfürlüdür ama teşhis nettir:
“Her şey o kadar düzgün ki insanın kafası karışıyor.”
Bu cümle, Türkiye’nin uzun tarihsel travmasını özetler. Çünkü bizde düzen şaşırtır, kaos ise rahatlatır. İşlerin yolunda gitmesi bir istisna, bozulması ise olağan kabul edilir. Toplumsal bilinçaltımıza işlenmiş bir “kaos konforu” vardır; 19. yüzyıl Tanzimat reformlarından, tek parti döneminin merkeziyetçi yapılarına, 1980 sonrası neoliberal politikaların esnek devlet anlayışına kadar uzanan bir tarihsel çizgide bu alışkanlık, kültürel bir refleks olarak nesilden nesile aktarılmıştır.
Ve işte trajedi tam da burada başlar: Düzen, bizim gözümüzde doğal değildir; şaşırtıcıdır, hatta şüphelidir. Kaos ise olağandır, sıradanlaştırılmıştır. Bu yüzden devletin düzgün işleyişi insanı huzursuz eder. Çünkü alışkanlıklar, kaotik yönetim biçimlerini “normal” kabul edecek şekilde şekillendirilmiştir.
Kaosun Normalleşmesi ve Sürekli Kaygı Hali
Türkiye’de kaos, aksaklık değil, sistemin kendisidir. Belirsizlik geçici değil, kalıcıdır. “İdare et” geçici bir çözüm değil, ulusal yaşam biçimidir. Toplumsal psikoloji literatürü, sürekli belirsizliğe maruz kalan bireylerin hiper-vigilant ve kaygılı bir ruh hâli geliştirdiğini ortaya koyar. Gülmeye korkan, iyiye şüpheyle bakan toplum, beklenmedik krizlere karşı tetikte olur. Çünkü bilir: Bugün var olan yarın yok olabilir; bugün işleyen sistem, yarın keyfi bir kararla çöker. Bu psikososyal yapı, yalnızca bireylerin değil, kolektif bilinçaltının da travmasıdır.
Yorum: Bu, karakter zafiyeti değildir; bu bir devlet travmasıdır. Toplum suçlanamaz, suçlu devletin kendisidir. Bir yurttaş, güvenli bir devlet mekanizmasından yoksun bırakıldığında kaygı üretmek zorunda kalır; öfke ve tahammülsüzlük, doğal refleksler hâline gelir.
Yarım Hizmet, Yarım Ciddiyet ve Öğrenilmiş Çaresizlik
Sabah fırından poğaça alırken bile bunu görürsünüz: “Peynirli” denilen poğaçanın içinde peynir yoktur; ayran sudur; yol yamalıdır; asansör çalışmaz. Ve bunun için kullanılan ortak cümle:
“Ne yapalım, Türkiye burası.”
Martin Seligman’ın öğrenilmiş çaresizlik teorisi çerçevesinde bakarsak, birey sürekli kontrol edemediği aksaklıklara maruz kaldığında pasifleşir. Türkiye’de bu durum, devletin yurttaşına sürekli yarım bir hayat dayatmasının doğrudan sonucudur. Suç muğlaktır, yetki belirsizdir, sorumluluk havada kalır. Devletin yarımcılığı, toplumu yalnızca ekonomik ve hukuki olarak değil, psikolojik olarak da yıpratmaktadır.
Yorum: Bu, bir toplumsal pasifleştirme stratejisidir. Devlet bilinçli veya bilinçsiz, yurttaşına güven üretmeyerek, onu sürekli tetikte ve şüpheli bırakarak kontrol mekanizmasını güçlendirir.
Liyakatsizlik ve Kurumsal Çürüme
Modern devletin temel ilkesi şudur: Kurallar kişilere göre değil, kişiler kurallara göre hareket eder. Türkiye’de ise tam tersi geçerlidir: Kurallar esnek, kişiler sabittir. Tanıdığı olan ilerler, olmayan elenir. Bilgi, emek ve yetenek, torpil karşısında hükümsüzdür.
Weber’in bürokrasi teorisi çerçevesinde, devletin güven üreten bir organizma olamaması, yurttaşı sürekli şüpheli konumuna sokar. Yurttaş, hak talep eden bir özne değil, devletin keyfiliğine maruz kalan bir şüpheli haline gelir.
Yorum: Bu çürüme, sadece bireysel liyakatsizlikle açıklanamaz. Bu kurumsal bir sorundur, bir siyasal tercih ve ideolojik tutumdur. Devletin asli görevi güven üretmekken, Türkiye’de devlet kaygı üretmektedir.
Eğitim: Bilinçli Kısırlaştırma
Eğitim sisteminde binalar yetersiz, öğretmenler baskı altında, müfredat ideolojiktir. Öğrenciler, öğrenmek yerine ezberler, sorgulamak yerine susar.
Paulo Freire’nin “ezberleyen eğitim” eleştirisi, Türkiye’deki sistemin özünü tarif eder: Toplumu düşünmekten alıkoymak. Düşünen, sorgulayan birey, yarım hizmet rejiminin en büyük tehdididir. Eğitimdeki bilinçli kısırlaştırma, toplumun psikolojik olarak itaatkâr ve kaygılı bir profil geliştirmesine yol açar.
Yorum: Devlet, eğitim yoluyla geleceğin muhalefetini önceden bastırır. Bu sistem, sadece bugünü değil, yarını da kontrol etmeye yönelik politik bir tercihtir.
Sağlık: İnsan Hayatının İdare Edilmesi
Sağlık sistemi, başarı hikayesi olarak pazarlanır; fakat gerçekte insan hayatını iyileştirmek yerine idare eder. Doktorlar tükenmiş, hastalar koridorlarda beklemekte, ilaçlar eksiktir.
Sağlık sosyolojisi, sağlık hizmetine erişimde eşitsizliğin bireyde stres, kaygı ve çaresizlik ürettiğini ortaya koyar. Türkiye’de hasta olmak bir sosyal risk unsurudur; birey, sağlık sisteminin keyfi kurgusunun bir nesnesi hâline gelir.
Yorum: Sağlık politikaları, yurttaşın yaşam hakkını değil, devletin maliyet tablolarını önceliklendirir. İnsan hayatı, bir idare aracına indirgenmiştir.
İşsizlik ve Politik Araç Olarak Ekonomi
Milyonlarca işsiz var, yüz milyarlarca lira fonda duruyor; ama iş yok. Burada mesele istihdam değil, kontrol mekanizmasıdır. Genç işsiz nüfus, geleceksiz bırakılarak siyaseten yönetilir.
Karl Marx’ın yabancılaşma teorisi, işsizlik ve ekonomik eşitsizlik bağlamında bireyin hem üretimden hem toplumsal aidiyetten koparılmasını anlamlandırır. Türkiye’de işsizlik yalnızca ekonomik bir durum değil, sistematik bir toplumsal baskı aracıdır.
Yorum: İşsizlik, sadece gelir kaybı değil, onur ve özgüvenin sistematik aşındırılmasıdır. Sosyal patlama potansiyeli, bu eksikliği yönetmenin politik bir sonuç ürünüdür.
Ekonomi: Eşitsizliğin Kurumsallaşması
Vergi adaletsiz, gelir dağılımı bozuk, hayat pahalıdır. Bu bir kriz değil, düzenin kendisidir. Zengin korunur, yoksul sıkılır. Toplumsal antropoloji, bu durumun bilinçli olarak sürdürülen bir hiyerarşik mimari olduğunu ortaya koyar.
Yorum: Ekonomik eşitsizlik, toplumsal kontrolün bir aracıdır. Adaletin yokluğu, düzenin değil, iktidarın stratejik tercihidir.
Siyaset: Halksız Demokrasi
Siyaset halktan kopmuştur. İktidar kendi dünyasında, muhalefet kendi hesaplarında. Halk görünmez. Demokrasi, halkın görünmezliği nedeniyle işlevsizleşmiş; sözde var, gerçekte yok olmuştur.
Seçim zamanı hatırlanan yurttaş, sandık kapanınca unutulur. Sosyal haklar, süslü sözlerin ardında boğulur.
Yorum: Demokrasi, formal bir kutlamadır; içerik boş. Siyasi sistem, halkın taleplerini değil, iktidarın sürekliliğini garanti eder.
Yarım İnsanlarla Tam Bir Ülke Olmaz
Devlet yarım çalışıyorsa, kurumlar yarım işliyorsa, hizmetler yarım sunuluyorsa; o ülkede insanlar da yarım yaşar. Yarım umutla, yarım güvenle, yarım gelecek hayaliyle.
Artık bu yarımlık hâli sürdürülemez. Bu ülke yarım poğaçayla, yarım adaletle, yarım vicdanla yönetilemez.
Biz artık tam bir hayat istiyoruz. Bu bir talep değil, bir zorunluluktur. Bu bir lütuf isteği değil, bir hak mücadelesidir.
Çünkü yarım sistemler, toplumu da yarım bırakır; yarım bırakılmış bir toplum er ya da geç hesabını sorar.
Yorum: Devlet, yarımlıkla yetinmeye devam ederse, yarım insanlar üretir; yarım insanlar, yarım gelecek kabul edemez. Tarih bunun örnekleriyle doludur: eksik sistemler, sonunda toplumsal patlamalarla karşılaşır.
