Ben Türkiye’de solun neden zorlandığını konuşurken meseleyi programdan, kadrodan ya da sloganlardan başlatmıyorum. Bana göre asıl mesele “önyargı”. İnsanların önemli bir kısmı solun ne söylediğini duymadan, hatta çoğu zaman dinlemeden, onun hakkında karar vermiş durumda. Bu karar bilgiyle değil; hafızayla, korkuyla, kulaktan dolma anlatılarla oluşuyor.
“Bunlar bize benzemez”, “bunlar bizim hayatımıza karışır”, “bunlar gelirse düzen bozulur” duygusu siyasetin önüne geçiyor.
Bu önyargı kendiliğinden oluşmadı. 28 Şubat hafızası, başörtüsü meselesi, laiklik–din gerilimi zaten toplumun bir yerinde duruyordu. İktidar özellikle 2010’lardan sonra bu zemini bilinçli biçimde kullandı. Gezi’den sonra muhalefet neredeyse tamamen “değerlerle kavgalı”, “inanca uzak”, “aileyi tehdit eden” bir blok gibi anlatıldı.
“Ezan susar”, “ahlak çöker”, “aile dağılır” gibi basit ama güçlü imgeler tekrar tekrar dolaşıma sokuldu. Bu söylem, zaten tereddütlü olan kesimlerde karşılık buldu.
Ama şunu da açıkça söylemem gerekiyor: Sol bu tabloyu her zaman iyi yönetemedi. Çoğu zaman sahada insanlarla konuşmak yerine savunmacı açıklama yaptı; “Aslında biz öyle demek istemedik”, “mesele bu değil” diyerek konuyu düzeltmeye çalıştı. Oysa savunma, güven üretmez.
İnanç konuşulurken mesafe hissedildi; başörtüsü tartışmalarında insanın günlük hayatı değil kavramlar öne çıktı; LGBT meselesinde tereddüt eden, kafası karışık insanlar kolayca “gerici” ya da “kötü niyetli” diye etiketlendi. Niyet farklıydı ama hissedilen şuydu:
“Biz yanlışız, onlar doğru.”
İnsan böyle hissettiği yerde kapanır, savunmaya geçer.
Oysa halkta karşılık bulan şey haklılık değil, güvendir.
Buna rağmen şunu net söylüyorum: Türkiye’de sol bir iktidara ihtiyaç var. Bu, ideolojik bir temenni değil; ülkenin yaşadığı sorunların yapısal olmasının sonucu. Geçim sıkıntısı, gelir adaletsizliği, barınma sorunu, sağlık ve eğitim maliyetleri, adalet duygusunun zedelenmesi, kurumlara güvenin azalması… Bunlar kısa vadeli hamlelerle çözülecek sorunlar değil.
Türkiye’nin ihtiyacı; sosyal devleti güçlendiren, hukuku öngörülebilir kılan, kamusal dengeyi yeniden kuran bir yönetim anlayışı. Bu alan, tarihsel olarak solun güçlü olduğu bir alan. Ama bu gücün halkta karşılık bulması için siyaset tarzının değişmesi gerekiyor.
Gündemi değiştirmek şart. Hayat tarzı tartışmalarını merkeze koyarak bu ülkenin tamamına seslenemeyiz. İnsanların gündemi çok daha somut: kira, borç, iş, sağlık, eğitim, adalet. Siyaset bu başlıklara girdiği anda seçmen kulak kabartıyor. Kendi hayatını duyduğu yerde savunma refleksi düşüyor.
Önyargılar yok sayılarak aşılmaz; yönetilerek aşılır. İnsanların korkusuna bağırarak cevap verilmez. “Yanlış düşünüyorsun” diyerek kimse ikna olmaz. Önce şu cümle kurulmalı:
“Seni anlıyorum.”
Ardından netlik gelmeli: Kimsenin inancına da yaşam tarzına da karışılmayacak. Devlet, bir grubun değil herkesin devleti olacak. Bu güven, bir kez söylenen bir cümleyle değil; her gün aynı sakinlikte, aynı netlikle tekrar edilerek kurulur. Güven, süreklilik ister.
Somut örnekler burada belirleyicidir: İktidara gelindiğinde imam hatiplerin kapatılmayacağı, başörtüsüne müdahale edilmeyeceği, kimsenin özel hayatının denetlenmeyeceği açıkça söylenmelidir. Aynı anda kira artışlarının frenleneceği, yargının öngörülebilir hale getirileceği, kamu harcamalarının denetleneceği de aynı netlikte ifade edilmelidir.
Bir başka kritik mesele savunma refleksinden çıkmaktır. Sürekli kendini açıklayan siyaset güçsüz görünür. Açıklama değil, istikrar güven verir. Az cümle, net duruş, tekrar… İnsanlar tutarlılığa bakar.
Temsil meselesi de burada devreye girer. Sol yalnızca belli bir çevrenin diliyle konuştuğunda “bizden değil” algısı güçlenir. Oysa siyasetin merkezinde; sabah dükkanını açan esnafın, vardiyadan çıkan işçinin, muhafazakar mahallede yaşayan ailenin, iş bulamayan gencin gerçek hayatı olmalıdır. Bu bir vitrin meselesi değil; samimiyet meselesidir. İnsan, kendine benzeyeni gördüğünde dinler.
Bu noktada Türkiye’nin hafızasında güçlü bir örnek var: Bülent Ecevit. “Karaoğlan” lakabı bir propaganda ürünü değildi; halkın ona verdiği bir isimdi. Sade dili, gösterişten uzak hali, kibirli olmaması, yukarıdan konuşmaması ve en önemlisi insanlara “akıl veren” değil “yanlarında duran” bir lider gibi davranması güven yarattı. Ecevit yüksek oyları, büyük sloganlarla değil; sakin duruşla, tekrar eden net mesajlarla ve halkın gündemine temas ederek aldı.
Ve vaatler… Büyük laflar değil, sınırlı ama somut hedefler. İnsanlar ilk altı ayda neyin değişeceğini bilmek istiyor. Kira, gelir, adalet gibi birkaç başlıkta netlik kurulduğunda siyaset soyut olmaktan çıkıyor, hayata değiyor.
Son olarak şunu söyleyeyim: Üslup yumuşak olmalı ama irade net hissedilmeli. Ne bağırarak ne küçümseyerek ne de yukarıdan konuşarak… İnsan dinlendiğini hissettiğinde ikna olur.
Benim vardığım sonuç şu: Türkiye’de solun sorunu haklı olmamak değil, güven verememek. Bu güven sloganla değil; temasla, sakinlikle ve süreklilikle kurulur. Sol bunu başarabildiği ölçüde bu ülkede halkta karşılık ve destek bulur.
