Bir ülkede adalet, en çıplak hâliyle maaş bordrosunda görünür.
Bir satırda 273.196 TL yazar, diğer satırda 28.075 TL.
Ve biz buna hâlâ “temsil” deriz.
Milletin vekilleri zamlı maaşlarıyla 273 bin 196 TL alacak.
Yetmedi; emekli vekiller 177 bin 658 TL ile “emekliliğin tadını” çıkaracak.
Aynı ülkede asgari ücretli, açlık sınırının altında yaşamaya devam edecek.
“Devam edecek” diyorum; çünkü bu artık geçici bir durum değil, kurumsallaşmış bir yoksulluk rejimi.

Sahi, kim kimi savunacak?
Açlık sınırının altında yaşayan milyonlar mı,
yoksa ay sonunda “maaş yetmiyor” diye yakınan vekiller mi?
Elbette halkın vekilleri savunacak…
Ama halkı değil, kendilerini.
Çünkü onların daha fazla kazanması lazım.
Onların hayat standardı düşmemeli.
Onların çocukları yurtdışında okumalı,
onların gelecek kaygısı olmamalı,
onların emekliliği bile refah içinde geçmeli.
Asgari ücretli mi?
O zaten alıştırılmış çaresizlik içinde.
Sesini çıkarması beklenmiyor.
Çıkarsa da hazır reçeteler var:
“Sabır”, “şükür”, “fedakârlık”…
Hatta bir önerim var:
Asgari ücret sizde kalsın ey vekiller!
Yetmezse kampanya yapalım.
İki–üç maaş da bağışlayalım.
Bir ihale verelim.
Bir danışmanlık daha oluşturalım.
Bir-iki kurul ekleyelim.
Olmazsa “temsil gideri” adı altında yeni bir kalem açarız.
Nasıl olsa bu ülkede tok, açın hâlinden anlamaz.
Anlaması da gerekmiyor zaten.
Çünkü burada vekil olmak, halkın derdiyle dertlenmek değil;
halkın sırtına çıkıp refahı seyretmektir.
Meclis’te konuşulan yoksullukla, sokakta yaşanan yoksulluk hiç karşılaşmıyor.
Biri kürsüde süslü cümle,
diğeri mutfakta boş tencere.
Ama mesele sadece maaş farkı değil.
Mesele kopuş.
Temsil edilenlerle temsil edenler arasındaki uçurum.
“Miletin vekili” sıfatının artık sadece bir kartvizit yazısı olması.
Ve en acı ironi şudur:
Açlık sınırının altında yaşayan milyonların kaderi,
tokluğun sınırlarını her zamla biraz daha genişletenlerin oylarıyla belirleniyor.
Bu düzenin en sessiz çığlığı ise öğretmenlerin hayatında yankılanıyor.
Öğretmen değer üretir.
Yarının hâkimini, mühendisini, doktorunu, bilim insanını yetiştirir.
Dili, düşünmeyi, sorgulamayı ve birlikte yaşamayı öğretir.
Ama bugünün Türkiye’sinde binlerce öğretmen, ek iş yaparak hayatta kalmaya çalışıyor.
Borcu, geçimi, ay sonunu düşünüyor.
Oysa eğitimi emanet ettiğiniz zihinler;
rahat, güçlü ve sakin olmalı.
Gelişmiş ülkelerde vekil maaşı asgari ücretin 2–3 katıdır.
Bizde neredeyse 10 katı.

Bu fark bir tesadüf değil; bilinçli bir siyasal ve kurumsal tercihin sonucudur.
10 kat farkın oluşması için sadece karar yetmez,
itirazın da bastırılmış olması gerekir.
Sendikalar zayıflatıldı.
Grev hakkı bastırıldı.
Yoksulluk “kader” diliyle normalleştirildi.
Sosyal devletin yerini sadaka düzeni aldı.
Seçilmişler padişahlaştı.
Güya millet egemenliği esastı.
Ama halkın üstüne yerleşen bir sınıfa dönüştüler.
Halk yoksullaşırken,
artarak süren refahlarından, kolay emekliliklerinden utanmadılar.
Asgari ücret açlık sınırındayken,
vekil maaşı refah içindeyse;
bu düzen, seçilmişlerin padişahlaştığı,
halkın ise tebaalaştığı bir düzendir.
Soruyu başa alıp bitirelim:
Ücretliyi mi savunacaklar?
Tok, açın hâlinden anlamaz.
Ama aç, artık çok iyi biliyor tokun kim olduğunu.
