Ortadoğu’da, özelde Anadolu ve Mezopotamya’da felsefenin gelişmemiş olmasının mı bilimsel, özgür düşünsel ve politik alanların zayıflığına yol açtığı; yoksa özgür düşünce ve politik alanlar gelişmediği için mi felsefe ve bilimin ortaya çıkamadığı sorusu, yüzeyde nedensel bir tercih gibi görünse de, aslında daha derin ve karşılıklı bir belirlenim ilişkisini içerir. Bu soru yalnızca tarihsel bir eksikliği sorgulamaz; aynı zamanda felsefenin hangi koşullarda mümkün olduğu, hangi toplumsal yapılarda kök salabildiği üzerine düşünmeyi zorunlu kılar.
Felsefe çoğu zaman basitçe “düşünmek” olarak anlaşılır. Oysa insanlık tarihinin hemen her döneminde ve coğrafyasında düşünce vardır. Mitler, kutsal metinler, kozmogoniler ve ahlaki öğretiler yoğun düşünsel ürünlerdir. Felsefeyi bunlardan ayıran şey, düşüncenin kendisini de sorgulama cesaretidir. Felsefe, hakikatin kaynağını geleneğin, otoritenin ya da kutsalın dışına çekerek, aklı kendi kendisinin ölçütü hâline getirmeye çalışır. Bu nedenle felsefe yalnızca zihinsel bir etkinlik değil, aynı zamanda toplumsal ve politik bir imkândır. Çünkü sorgulamanın cezasız olabildiği, farklı görüşlerin yan yana var olabildiği bir alan olmadan felsefi düşünce ya doğmaz ya da kısa sürede suskunluğa zorlanır.
Mezopotamya ve Anadolu, insanlık tarihinin en eski ve en zengin kültürel havzalarından biridir. Yazının icadı, hukukun sistemleşmesi, matematiksel hesaplar, astronomik gözlemler ve tıbbi pratikler bu coğrafyalarda ortaya çıkmıştır. Bu durum, bu bölgelerde düşüncenin ya da bilginin eksik olduğunu söylemeyi imkânsız kılar. Ancak bu bilgi büyük ölçüde pratik, işlevsel ve yönetsel bir karakter taşır. Bilgi, saray ve tapınak çevresinde toplanmış, rahipler ve yöneticiler tarafından korunmuş ve aktarılmıştır. Bu yapı içinde bilginin amacı, dünyayı anlamaktan çok düzeni sürdürmek olmuştur. Böyle bir bağlamda bilginin kendisinin sorgulanması, yani “Bu bilgi neden doğrudur?” sorusu, sistemi tehdit eden bir eylem olarak algılanmıştır. Dolayısıyla sorun felsefenin yokluğu değil, bilginin felsefeye dönüşemeyecek kadar kutsallaştırılmasıdır.
Antik Yunan örneği bu noktada açıklayıcıdır. Yunan dünyasında felsefenin ortaya çıkışı, kültürel ya da zihinsel bir üstünlükle açıklanamaz. Belirleyici olan, siyasal ve toplumsal yapıdır. Şehir-devletlerin parçalı yapısı, tek ve mutlak bir iktidarın yokluğu, yurttaşların kamusal alanda tartışmaya katılabilmesi, düşüncenin çatışmalı ama canlı bir biçimde dolaşımda olmasını sağlamıştır. Sokrates’in yargılanması ve idam edilmesi bile, paradoksal biçimde, sorgulayıcı bir figürün ortaya çıkabileceği bir alanın varlığını gösterir. Çünkü böyle bir alan olmasaydı, Sokrates yalnızca susturulmuş değil, hiç var olmamış olurdu. Bu nedenle felsefe huzurlu bir özgürlük ortamında değil, belirsizlikle ve çatışmayla iç içe geçmiş bir özgürlük alanında doğar.
Bu noktada özgür düşünce mi felsefeyi doğurur, yoksa felsefe mi özgür düşünceyi yaratır sorusu anlam değiştirir. Tarihsel deneyim, bu ikisinin birbirini tek yönlü olarak belirlemediğini, aksine birlikte ortaya çıktığını ve birlikte bastırıldığını gösterir. Özgür düşünce alanı daraldığında ilk zarar gören felsefe olur; felsefe susturulduğunda ise bilim eleştirel niteliğini kaybeder ve dogmaya dönüşür. Ortadoğu tarihinde siyasal iktidarın kutsallaşması, düşüncenin politik alanla temasını tehlikeli hâle getirmiş, bu da felsefenin kamusal bir etkinlik olarak kök salmasını engellemiştir. Bu nedenle düşünce ya mistik içe kapanışlara yönelmiş ya da kelam gibi savunmacı ve sınırları belirlenmiş biçimler almıştır.
Bilimin gelişmemesi meselesi de bu bağlamdan bağımsız değildir. Bilim yalnızca teknik bilgi üretimi değildir; yanlışlanabilirlik ilkesine dayanır. Yanlışlanabilirlik ise otoriteye meydan okumayı, yerleşik doğruların sorgulanabilmesini gerektirir. Eğer hakikat, Tanrı adına konuşan ya da siyasi güçle iç içe geçmiş bir otorite tarafından belirleniyorsa, bilim ilerlemez; yalnızca mevcut bilgiyi tekrar eder. Bu nedenle bilimsel devrim, rastlantısal olarak değil, düşüncenin sekülerleştiği, kutsal ve siyasi otoritelerin eleştirilebilir hâle geldiği bir tarihsel bağlamda ortaya çıkmıştır.
Sonuç olarak, “felsefe olmadığı için mi özgürlük gelişmedi, yoksa özgürlük olmadığı için mi felsefe gelişmedi?” sorusu, eksik ya da yanlış bir ikiliğe dayanır. Asıl mesele, düşüncenin bireysel bir bilgelik olarak kalıp kalmadığı ya da kamusal, çoğulcu ve eleştirel kurumlara dönüşüp dönüşemediğidir. Anadolu ve Mezopotamya’da düşünce vardı, hatta son derece derin metafizik ve ahlaki sorgulamalar mevcuttu. Ancak bu sorgulamalar, süreklilik taşıyan ve kendini yeniden üreten felsefi geleneklere dönüşemedi. Bu yüzden sorun felsefenin yokluğu değil, felsefenin yaşayabileceği alanın tarih boyunca daraltılmasıdır.
Felsefe, entelektüel bir süs ya da kültürel bir lüks değildir. O, özgürlük ile belirsizlik arasındaki gerilimden doğan bir zorunluluktur. Ne özgürlük otomatik olarak felsefeyi üretir ne de felsefe tek başına özgürlüğü garanti eder. Ancak şu neredeyse tarihsel bir yasa gibidir: Bir toplumda soru sormak tehlikeli hâle geldiği anda, orada ne felsefe ne bilim uzun süre yaşayabilir
