HALKWEBYazarlarSiyasetin Yorumu mu, Ceza Hukukunun Hükmü mü?

Siyasetin Yorumu mu, Ceza Hukukunun Hükmü mü?

Eğer siyasetçi olarak kendi hukuk normlarınızı üretirseniz, sonrasında suç teşkil eden bir fiili de hukuka uygunmuş gibi anlatmaya başlarsınız.

0:00 0:00

Tanju Özcan’ın jandarma tarafından gözaltına alınmasının ardından CHP Genel Başkanı Özgür Özel, yaptığı açıklamada “Tanju Özcan’ın ulusal kurumsal marketlerden sağladığı iddia edilen menfaatin kamu yararına kullanıldığını ve bu nedenle suç olarak kabul edilemeyeceğini” söylemiştir.

Özgür Özel, Burdur mitinginde ise bu söylemini genişleterek şöyle konuşmuştur:

“…Ancak bizde belediye başkanı kendine kör kuruş almamışsa, bir başka tarafa para istememişse, bir şey verecekseniz devletin kontrolündeki vakfa verin, garibanın çocuğuna burs olsun demişse vallahi de billahi de bunda utanılacak değil, övünülecek bir şey var kardeşim.”

Soruşturmanın içeriği ve kapsamı henüz tam olarak ortaya çıkmamışken bu açıklamaların yapılmış olması, Tanju Özcan’a yönelik iddiaların en azından belirli bir olgusal zemine dayandığını ve savcılık soruşturmasının temelsiz olmadığını düşündürmektedir.

Bu söylemlerle Özgür Özel, hukuken suçu ve suçluyu öven bir pozisyona düşmüştür.

Yaklaşık iki yıldır Özgür Özel’in kendisine özgü bir hukuk anlayışı oluşturduğu görülmektedir. Bu anlayışta siyaset, hukukun üstünde bir güç olarak konumlandırılmaktadır. Hata tam olarak burada başlamaktadır. Adalet Bakanı’na, savcılara, hâkimlere ve mahkemelere yönelik kullanılan tepeden bakan dil, soruşturmalara ilişkin peşin hükümler ve ithamlar, siyaseti normatif hukukun üstünde gören yaklaşımın sonucudur.

Eğer siyasetçi olarak kendi hukuk normlarınızı üretirseniz, sonrasında suç teşkil eden bir fiili de hukuka uygunmuş gibi anlatmaya başlarsınız.

Özgür Özel’in Tanju Özcan hakkında yaptığı son açıklama, hukuki tartışmanın merkezini de açık biçimde ortaya koymaktadır.
Özel’e göre belediye başkanı kendisine menfaat sağlamamış, paranın bir vakfa verilmesini istemiştir ve bu nedenle ortada suç değil, övünülecek bir davranış vardır.

Oysa bu açıklama, meselenin bir etik tartışma değil, doğrudan ceza hukuku meselesi olduğunu göstermektedir.

Çünkü Türk Ceza Kanunu bakımından sorun, paranın belediye başkanının cebine girip girmemesi değildir.
Sorun, kamu gücü kullanılarak manevi cebir yoluyla bir kişiden menfaat temin edilip edilmediğidir. Bu durum TCK 250/1’de düzenlenen icbar suretiyle irtikap suçunun konusudur.

Bu suç kapsamında yürütülen soruşturmalarda bakılan husus şudur:
Kamu görevlisi, görevinin sağladığı yetki ve nüfuzu kullanarak bir kişiyi menfaat sağlamaya zorlamış mıdır?

Buradaki “icbar”, fiziki şiddet değil; psikolojik baskı, yani manevi cebirdir.

Bu baskı çoğu zaman şu şekilde ortaya çıkar:
“İşini yapmam”,
“Ruhsatını vermem”,
“Dosyanı bekletirim”,
“Ceza yazarım”,
“Tutanak tutarım.”

Bu sözler bazen açıkça söylenir, bazen hiç söylenmez fakat hissettirilir.
Yargıtay bu durumu zımni tehdit olarak tanımlar.

Bu durumda kişi gerçek bir rıza ile değil, kamu gücünün yarattığı çaresizlik nedeniyle ödeme yapar. İrtikap suçu tam da bu noktada oluşur.

Bu suçta paranın nereye gittiğinin hiçbir önemi yoktur.

İrtikap suçunda belirleyici olan, zorla sağlanan menfaatin kim tarafından kullanıldığı değildir.
Kamu görevlisi parayı kendisi alabilir, üçüncü kişiye aktarabilir ya da bir dernek veya vakfa yönlendirebilir. Bu ihtimallerin hiçbiri hukuki sonucu değiştirmez; her durumda suç oluşur.

“Para bağış olarak alındı ve yoksul çocuklara burs verildi” şeklindeki iyi niyet iddiasının ceza hukuku bakımından savunma değeri yoktur. Ceza hukuku, failin iyi niyetine değil, fiilin hukuka uygun olup olmadığına bakar.

Çünkü bu suçta korunan hukuki değer malvarlığı değildir;
kamu idaresinin dürüstlüğü, tarafsızlığı ve devlete duyulan güvendir.

Bir belediye başkanı “Bana değil, vakfa ver” dediğinde sorun ortadan kalkmaz; aksine kamu gücünün özel bir amaç için kullanıldığı şüphesi doğar.

Bu nedenle “kişisel çıkar yoksa suç yoktur” yaklaşımının ceza hukukunda karşılığı yoktur.

Belediyelere veya bağlı vakıflara iş insanları tarafından yapılan bağışlar çoğu zaman tamamen özgür irade ile gerçekleşmez. İstisnalar olmakla birlikte bağış yapanların ya hukuka aykırı bir beklentisi vardır ya da mevcut yasal menfaatini koruma isteği bulunmaktadır. İş insanının motivasyonu genellikle budur.

En riskli ilişki türü ise sponsorluk ilişkisidir. Belediyeler bazı etkinlik ve faaliyetleri iş insanlarına finanse ettirir. Tüm maliyeti özel sektör karşılar ve bu durum kamuoyuna övünçle anlatılır. Oysa uygulamada çoğu zaman mevzuata uygun, şeffaf ve bağlayıcı sözleşmeler yapılmaz. Sponsorluk motivasyonu çoğu kez gelecekte beklenen bir karşılığa dayanır: imar rantı, ihale kazanma beklentisi veya tahsil edilemeyen alacağın tahsili.

Nitekim önceki Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu 2019 yılında belediye başkanlarını sponsorluk ilişkilerinden uzak durmaları konusunda özellikle uyarmış, bu uyarının amacı belediye-iş insanı arasında oluşabilecek kirli menfaat ilişkilerinin önüne geçmek olmuştur.

Bugün ise bunun tam tersi yönde bir siyasi tutumun savunulduğu görülmektedir.

Özgür Özel’in stratejik sabırdan yoksun, siyaseti hukukun üstünde konumlandıran bu hızlı refleks açıklamaları yeni değildir. Pek çok belediye soruşturmasında benzer savunma dili kullanılmıştır.

Oysa bilinmesi gereken şudur:
Hukuk siyasal aidiyete göre uygulanmaz.
Hoşumuza gelen durumda “hukuk”, hoşumuza gitmeyen durumda “yorum” haline getirilemez.

Siyaset hukukun üstünde değildir.
Tam tersine siyaset, ancak hukuk sınırları içinde kaldığı sürece meşrudur.

Bu sınır kabul edilmeden ne sağlıklı bir parti yönetimi mümkündür ne de güven veren bir devlet yönetimi.

YAZARIN DİĞER YAZILARI