HALKWEBYazarlarSavaşların Gerçek Başlangıcı: Ortadoğu'da Tarihin Biriken Gerilimi

Savaşların Gerçek Başlangıcı: Ortadoğu’da Tarihin Biriken Gerilimi

Ortadoğu'da Savaşın Gerçek Anlamı: İsrail-İran Çatışması, emperyal Güç Rekabeti ve Türkiye'nin Tarihsel Stratejisi

0:00 0:00

Ortadoğu’da bir kez daha tarih kırılıyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı geniş çaplı askeri operasyon yalnızca bir ülkeye karşı yürütülen bir savaş değildir. Bu saldırı, uzun zamandır hazırlanan daha büyük bir jeopolitik mühendisliğin parçasıdır. Diplomasi görüntüsü altında ilerleyen, fakat nihai hedefi askeri ve siyasi yeniden düzenleme olan bir stratejinin sahneye konuluşudur.

Bu savaşın ilk gününde ortaya çıkan tablo bile tek başına yeterince açıklayıcıdır: İran’ın dini lideri Ali Hamaney ve üst düzey askeri-siyasi kadroları hedef alınmış, ülkenin birçok vilayeti eş zamanlı bombardımana tutulmuş, askeri tesislerin yanında sivil yerleşimler de vurulmuştur. Güney İran’da bir kız okulunun bombalanması ve onlarca çocuğun hayatını kaybetmesi, modern savaşın “cerrahi operasyon” söyleminin ne kadar büyük bir yalan olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Modern savaşın teknik dili, ölümün ahlaki sorumluluğunu gizleyen bir perde haline gelmiştir.

Kafa Koparma Stratejisi: Devletin Beynini Yok Etmek

Bu saldırının askeri doktrini oldukça nettir: “decapitation strike”, yani kafa koparma stratejisi. Amaç yalnızca askeri kapasiteyi değil, devletin karar mekanizmasını ortadan kaldırmaktır. Siyasi liderlik, askeri komuta ve güvenlik bürokrasisi hedef alındığında devlet yapısının kısa sürede çökeceği varsayılır.

Bu yöntem son yirmi yılda birçok ülkede uygulanmıştır. Irak’ta Saddam Hüseyin rejimi bu şekilde çökertildi. Libya’da Muammer Kaddafi hedef alındı. Ancak bu operasyonların ardından ortaya çıkan şey demokratik bir düzen değil, devlet otoritesinin parçalanması ve uzun süreli kaos oldu.

Devletlerin başı kesildiğinde toplumların özgürleştiği değil, çoğu zaman parçalandığı görülmüştür.

Sahte Gerçeklik: Savaşın Propaganda Aşaması

Her savaş önce zihinlerde başlar. Askeri operasyonlar başlamadan önce kamuoyunun hazırlanması gerekir. Bunun için kullanılan yöntem ise yeni değildir: tehdit anlatıları üretmek.

Bugün İran için kullanılan söylemler dikkat çekicidir. İran’ın nükleer silah geliştirdiği, kıtalararası füze hazırladığı ve dünyayı tehdit ettiği iddiaları sürekli tekrar edilmektedir. Ancak bu söylem, yakın tarihte çok tanıdık bir örneğe sahiptir.

2003 Irak işgali öncesinde de dünya kamuoyuna aynı şey söylenmişti: Saddam Hüseyin rejiminin kitle imha silahları olduğu iddia edilmişti. Bu iddia, savaşın en önemli gerekçesi olarak sunuldu. İşgal gerçekleşti, Irak yıkıldı, yüzbinlerce insan hayatını kaybetti. Sonrasında ise o silahların hiçbir zaman var olmadığı ortaya çıktı.

Bu durum emperyal müdahalelerin temel bir mekanizmasını ortaya koyar: gerçeklik çoğu zaman savaşın öncesinde yeniden inşa edilir.

Korku yaratılır, tehdit büyütülür, propaganda yayılır. Ardından askeri müdahale meşrulaştırılır.

Diplomasi Bir Aldatma mıydı?

İran saldırısının zamanlaması ayrıca dikkat çekicidir. Çünkü operasyon, İran ile Batı arasında yürütülen nükleer müzakerelerin sürdüğü bir dönemde gerçekleşti. Umman aracılığıyla yürütülen görüşmelerde tarafların anlaşmaya oldukça yakın olduğu konuşuluyordu.

Bu durum şu soruyu gündeme getiriyor: Diplomasi gerçekten bir çözüm arayışı mıydı, yoksa askeri operasyon için zaman kazanma yöntemi mi?

Ortadoğu tarihinde diplomasi çoğu zaman gerçek barışın değil, savaş hazırlığının parçası olmuştur. Masada müzakere yürürken askeri planlar hazırlanır. Kamuoyuna barış mesajları verilirken savaş senaryoları tamamlanır.

Bu nedenle Ortadoğu’da diplomasi çoğu zaman barışın değil, savaşın önsözüdür.

İran’ın Yeni Stratejisi: Stratejik Sabırdan Aktif Savaşa

İran uzun yıllar boyunca doğrudan savaş yerine “stratejik sabır” doktrini uyguladı. Bölgesel vekil güçler, diplomatik manevralar ve sınırlı misillemeler bu politikanın temel araçlarıydı.

Ancak son saldırı İran’ın askeri yaklaşımını değiştirdi.

Tahran artık yalnızca kendi topraklarını savunan bir aktör değildir. Körfez’deki Amerikan üsleri hedef alınmış, bölgedeki askeri varlıklar doğrudan saldırıya uğramıştır. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması tehdidi ise küresel enerji sistemini doğrudan etkileyecek bir hamledir.

Dünya petrol ticaretinin önemli bir kısmı bu dar geçitten geçmektedir. Bu nedenle İran savaşı yalnızca Ortadoğu’nun değil, küresel ekonominin de kaderini etkileyebilir.

Rejim Değişikliği Projesi

Askeri saldırılarla eş zamanlı olarak bir başka cephe daha açılmıştır: psikolojik ve siyasi savaş.

ABD yönetiminin İran halkına yaptığı çağrılar, sürgündeki muhalif hareketlerin devreye sokulması ve geçiş yönetimi tartışmaları bu savaşın yalnızca askeri değil siyasi bir hedefi olduğunu göstermektedir.

Rejim değişikliği söylemi emperyal müdahalelerin en sık kullanılan argümanlarından biridir. Irak’ta, Afganistan’da ve Libya’da da aynı söylem kullanılmıştır.

Ancak tarihsel deneyim çok nettir: dış müdahaleyle gelen rejim değişiklikleri demokrasi üretmez. Çoğu zaman devlet çöküşü, iç savaş ve uzun süreli istikrarsızlık üretir.

Irak bugün hâlâ savaşın yaralarını taşımaktadır. Afganistan yirmi yıllık savaşın ardından yeniden Taliban yönetimine dönmüştür. Libya ise parçalanmış bir ülke olarak varlığını sürdürmektedir.

Savaşın Ekonomisi: Ölümün Maliyeti

Savaş yalnızca siyasi bir mesele değildir; aynı zamanda ekonomik bir mekanizmadır. Her bomba, her füze, her savaş uçağı dev bir sanayi üretiminin sonucudur.

Silah endüstrisi dünyanın en kârlı sektörlerinden biridir. Büyük güçler ürettikleri silahları çoğu zaman üçüncü dünya ülkelerindeki savaşlarda test eder. Bu savaşlar aynı zamanda yeni silahların pazarlanması için bir vitrindir.

Fakir ülkeler savaşırken zengin ülkeler silah satar.

Savaşın maliyeti ise ironik bir biçimde insanların hayatı üzerinden hesaplanır. Bombaların maliyeti, uçakların maliyeti ve operasyonların maliyeti hesaplandığında ortaya çıkan sonuç şudur: savaş her zaman pahalıdır, fakat bu pahalı maliyet ölen insanlara hiçbir fayda sağlamaz.

Savaşın kazananı çoğu zaman cephede savaşanlar değil, silah üretenlerdir.

Ortadoğu’nun Bitmeyen Döngüsü

Ortadoğu’nun son yirmi yılına bakıldığında belirgin bir pattern görülmektedir. Irak işgaliyle başlayan süreç Suriye iç savaşı, Libya’nın parçalanması ve Yemen kriziyle devam etti.

Bugün İran’ın hedef alınması bu zincirin yeni halkasıdır.

Bölge devletleri zayıflatılmakta, siyasi yapılar parçalanmakta ve sınırlar giderek daha tartışmalı hale gelmektedir.

Bu süreç yalnızca askeri bir strateji değildir; aynı zamanda küresel güç dengelerinin yeniden şekillendirilmesi anlamına gelir.

Türkiye’nin Zor Dengesi

Bu savaşın etkileri Türkiye açısından da son derece kritiktir. Ankara diplomatik açıklamalarında dengeli bir dil kullanmaya çalışsa da coğrafi gerçekler bu dengeyi zorlaştırmaktadır.

Türkiye, Ortadoğu’daki bu devasa çatışma alanının hemen yanında yer almaktadır. İncirlik ve Kürecik gibi askeri üsler, bölgesel gerilimin Türkiye’yi doğrudan etkileyebilecek bir noktaya taşıyabilir.

Savaşın olası sonuçları yalnızca güvenlik boyutuyla sınırlı değildir. Yeni göç dalgaları, enerji krizleri ve ekonomik şoklar Türkiye’yi doğrudan etkileyebilir.

Demokrasi Bombalarla Gelmez

Savaşın meşruiyetini savunanların en sık kullandığı argümanlardan biri “demokrasi getirme” söylemidir. Ancak modern tarihin en basit gerçeği şudur: demokrasi bombardıman uçaklarıyla gelmez.

Demokrasi toplumların kendi iç dinamikleriyle gelişir.

Dış müdahaleler çoğu zaman otoriter rejimleri devirmek yerine daha büyük bir istikrarsızlık yaratır.

Bu nedenle İran’daki rejimin hataları ya da baskıcı politikaları, dış müdahaleyi meşrulaştırmak için kullanılamaz.

Bir rejimin baskıcı olması, başka bir devletin şehirleri bombalama hakkını doğurmaz.

Katillerin Dünyası

Ortadoğu’nun trajedisi çoğu zaman iki farklı güç arasında sıkışmış olmasıdır. Bir tarafta otoriter rejimler, diğer tarafta emperyal müdahaleler.

Bu ikisinin arasında kalan ise halklardır.

Katiller bazen birbirlerini öldürür. Ama savaşın bedelini her zaman masum insanlar öder.

Bir katilin başka bir katili öldürmesi dünyayı daha adil bir yer haline getirmez.

Sonuç: Yeni Bir Fırtınanın Başlangıcı

Ali Hamaney’in ölümü ya da İran’daki liderlik yapısının hedef alınması bu sürecin sonu değildir. Aksine çok daha büyük bir jeopolitik fırtınanın başlangıcı olabilir.

Ortadoğu yeniden şekilleniyor. Güç dengeleri değişiyor. Uluslararası hukuk giderek daha fazla ihlal ediliyor.

Güçlü olanın istediğini yaptığı bir dünya düzeni, güvenlik değil kaos üretir.

Bugün İran’da başlayan savaş yalnızca bir ülkenin değil, bütün bölgenin kaderini etkileyebilir.

Ve tarih bize şunu öğretiyor:

Cehennemin kapıları açıldığında içeri ilk girenler generaller değil, siviller olur.

YAZARIN DİĞER YAZILARI