HALKWEBYazarlarSavaş Koşullarında Demokratik modernite:Rojava Örneği

Savaş Koşullarında Demokratik modernite:Rojava Örneği

Rojava bugün hâlâ kırılgan, hâlâ tehdit altında olabilir. Fakat insanlık tarihi, kırılgan umutların kalıcı dönüşümlere evrildiği anlarla doludur.

0:00 0:00

Rojava yalnızca bir coğrafya değildir; o, insanlığın kendine tuttuğu aynalardan biridir. Haritalarda kuzeydoğu Suriye olarak işaretlenen bu toprak parçası, aslında yüzyıllardır ertelenmiş soruların, bastırılmış kimliklerin ve inkâr edilmiş umutların yeniden dile gelişidir. Rojava denildiğinde kulağa önce bir savaşın uğultusu gelir; ama dikkatle dinleyenler için orada aynı zamanda bir inşa çabasının, bir arada yaşama ısrarının ve küllerin arasından yükselen bir toplumsal tahayyülün sesi vardır.

İnsanlık sınavı dediğimiz şey, çoğu zaman büyük felaketlerin ardından yazılan tarih kitaplarında aranır. Oysa gerçek sınav, felaket sürerken verilir. Rojava, tam da bu anlamda, dünyanın gözleri önünde süren bir imtihandır. Şiddetin sıradanlaştığı bir çağda, insan onurunun hâlâ savunulabilir olup olmadığı sorusu burada somutlaşır. Farklı etnik kimliklerin, dillerin ve inançların bir arada, eşit yurttaşlık fikri etrafında buluşma çabası; savaşın ortasında dahi kadınların toplumsal ve siyasal özne olarak öne çıkışı; yerel meclislerde karar alma süreçlerine katılım arayışı… Bunların her biri, insanlığın kendine sorduğu “Başka türlü bir düzen mümkün mü?” sorusuna verilmiş cesur bir cevaptır.

Bu cesaret, yalnızca silahlı direnişle değil, düşünsel bir iddiayla da ilgilidir. Ulus-devletin tekçi kalıplarına karşı çoğulcu bir toplumsallık önerisi, hiyerarşiye karşı yatay örgütlenme, patriyarkaya karşı kadın özgürlüğü fikri… Bunlar romantik ütopyalar değil; savaşın ortasında hayata geçirilmeye çalışılan somut deneyimlerdir. İnsanlık sınavı burada derinleşir: Dünya, bu deneyimi görmezden gelerek mi geçecektir bu sınavdan, yoksa dayanışmanın ahlaki gereğini yerine getirerek mi?

Rojava aynı zamanda gelecek sınavıdır. Çünkü gelecek, yalnızca teknolojik ilerleme ya da ekonomik büyüme demek değildir; gelecek, birlikte yaşama biçimimizin kalitesidir. Küresel ölçekte artan otoriterleşme, kimlik siyaseti üzerinden körüklenen düşmanlıklar ve ekolojik yıkım düşünüldüğünde, Rojava’da filizlenen yerel demokrasi ve komünal yaşam arayışları, insanlığın önüne alternatif bir yön levhası koyar. Elbette eksiklikleri, çelişkileri ve zorlukları vardır. Fakat gelecek, kusursuz projelerden değil; cesur başlangıçlardan doğar.

Bu topraklarda atılan her adım, aslında evrensel bir tartışmaya dahildir: Güç mü belirleyici olacak, yoksa hakikat mi? Çıkar mı ağır basacak, yoksa adalet mi? Büyük devletlerin satranç tahtasında piyonlaştırılan halkların hikâyesi mi yazılacak, yoksa halkların kendi kaderini tayin etme iradesi mi? Rojava, bu soruların soyut değil, somut karşılık bulduğu bir mekândır. Orada verilen mücadele, yalnızca bir bölgenin değil, insanlığın gelecekte nasıl bir siyasal etik üzerine yaşayacağının da habercisidir.

Vicdan ve ahlak sınavı ise en çetin olanıdır. Çünkü vicdan, çoğu zaman konfor alanını terk etmeyi gerektirir. Uzaktan bakıp “karmaşık bir bölge” demek kolaydır; oysa ahlak, karmaşıklığın ardına saklanmayı değil, hakikate yaklaşmayı ister. Rojava söz konusu olduğunda vicdan, sivillerin güvenliğini, kadınların özgürlüğünü, çocukların eğitim hakkını, halkların kültürel varlığını savunmayı gerektirir. Ahlak, güç dengelerine göre pozisyon almak değil; insan onurunu merkeze koymaktır.

Edebi bir ifadeyle söylemek gerekirse, Rojava bir çöldeki vaha değildir; o, çölün ortasında su arayanların birlikte kazdığı kuyudur. Kuyunun suyu berrak mı, yeterince derin mi, sürdürülebilir mi? Bunlar tartışılabilir. Fakat asıl mesele, o kuyuyu kazma iradesidir. İnsanlık, çoğu zaman kendi umutsuzluğuna teslim olur; oysa Rojava deneyimi, umudun pasif bir bekleyiş değil, kolektif bir inşa faaliyeti olduğunu hatırlatır.

Belki de en önemlisi şudur: Rojava bize, tarihin yalnızca büyük başkentlerde, saraylarda ve zirve toplantılarında yazılmadığını gösterir. Tarih bazen küçük bir köy meclisinde alınan kararda, bazen bir kadının silah ve kalem arasında yaptığı tercihte, bazen de farklı dillerin aynı sofrada buluşmasında yazılır. Bu, insanlığın en eski ama en çok unutulan hakikatidir: Gelecek, korkunun değil cesaretin; nefretin değil dayanışmanın; inkârın değil tanımanın üzerine kurulduğunda anlamlıdır.

Rojava bugün hâlâ kırılgan, hâlâ tehdit altında olabilir. Fakat insanlık tarihi, kırılgan umutların kalıcı dönüşümlere evrildiği anlarla doludur. Eğer dünya bu sınavdan geçecekse, bu; Rojava gibi deneyimlere kulak vererek, onları eleştirel ama adil bir gözle değerlendirerek ve en önemlisi insan onurunu her tür jeopolitik hesaptan üstün tutarak olacaktır.

Sonuçta Rojava, uzak bir coğrafyanın adı olmaktan çıkar; hepimizin içinde taşıdığı bir soruya dönüşür: Daha adil, daha eşit ve daha özgür bir dünya için risk alabilir miyiz? Bu soruya verilen her dürüst cevap, yalnızca Rojava’nın değil, insanlığın geleceğini de belirleyecektir. Ve belki de umut tam burada başlar: İmkânsız denileni denemeye cesaret edenlerin varlığında.

YAZARIN DİĞER YAZILARI