HALKWEBYazarlarOrtak Bir Kaderin İnşası: Evrensel Deha Atatürk'ten Geleceğin Dünyasına Bakış

Ortak Bir Kaderin İnşası: Evrensel Deha Atatürk’ten Geleceğin Dünyasına Bakış

Tarih göstermiştir ki; silahla kurulan düzenler yıkılmaya mahkûmdur, ancak bilgi ve vicdan üzerine inşa edilen medeniyetler kalıcıdır.

0:00 0:00

İnsanlık tarihi, büyük fikirlerin büyük eylemlerle buluştuğu anlarda yön değiştirir. 20. yüzyılın başlarında H. G. Wells, “Cihan Tarihinin Umumi Hatları” adlı eseriyle tarihi; kralların, savaşların ve fetihlerin kronolojisi olmaktan çıkararak insanlığın ortak gelişim serüveni olarak yeniden tanımladı. Bu eser, Mustafa Kemal Atatürk’ün kütüphanesinde yalnızca bir kitap değil, bir düşünce pusulasıydı.

Wells’in “Tarih, eğitim ile felaket arasındaki bir yarıştır” tespiti, Atatürk’ün zihninde bir devlet felsefesine dönüştü. Bu fikirsel kesişme, yeni dünyanın yalnızca sınırlarla değil, aydınlanmış zihinlerle kurulacağının erken bir işaretiydi.

Wells’in fikirleri ile Atatürk’ün dehası arasındaki o ince çizgiyi takip ettiğimizde karşımıza çıkan şudur: Atatürk’ün çoğu zaman yalnızca bir barış temennisi gibi algılanan “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi, aslında Wells’in savunduğu “Dünya Devleti” idealine uzanan rasyonel bir köprüdür. Atatürk, “Nutuk”un son bölümlerinde Wells’ten ismen söz eder ve onun dünya devleti fikrini ayrıntılarıyla aktarır. Bu düşüncenin ütopya olarak görülmesine karşılık, onu tarihsel bir gerçekliğe şu sözlerle bağlar:

“Wells’in ‘Dünya Devleti’ ideali, uzak bir geleceğin hedefidir. Ancak bu hedefe giden yol, her milletin kendi medeniyet seviyesini yükseltmesinden geçer.”

Atatürk, bu vizyonu Türk milletine aktarırken bir hayal anlatmıyordu. Aksine, Türkiye’yi büyük insanlık ailesinin onurlu, eşit ve çağdaş bir üyesi yapacak stratejik bir yol haritası çiziyordu.

Atatürk için tam bağımsızlık, dünyadan kopmak değil; dünya ailesine başı dik katılabilmenin ön koşuluydu. Onun tasarladığı yeni dünya düzeni, güçlülerin zayıfları ezdiği bir tahakküm sistemi değil; her milletin kendi karakterini koruyarak insanlığın ortak refahı için iş birliği yaptığı bir uyum anlayışıydı. Bu yönüyle Türk Devrimi, yalnızca ulusal bir kurtuluş hareketi değil; aynı zamanda mazlum milletler için evrensel bir uyanış çağrısıydı.

Wells, dar görüşlü milliyetçiliği bir “hastalık” olarak tanımlar. Atatürk ise milliyetçiliği bir ayrışma aracı olarak değil, Türk milletinin modern dünyada yer alabilmesi için gerekli bir basamak olarak görür. Ancak onun nihai hedefi daha geniştir. Bu bakışı şu sözünde açıkça ifade eder:
“İnsanlığın hepsini bir vücut ve her milleti bunun bir organı saymak gerekir.”

Yeni dünya düzeninin temel yapı taşı, insanlığın birbirini anlama çabasıdır. Wells, dil engelleri ve tarihsel önyargıların çatışmaları körüklediğini savunurken; Atatürk, Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi gibi çalışmalarla bu engelleri aşmaya yönelmiştir. Bu çalışmalar, sanıldığı gibi bir üstünlük iddiası değil; “hepimiz aynı kökten geliyoruz” düşüncesine dayalı bilimsel bir arayıştır. Medeniyet ortak bir nehirden besleniyorsa, onun geleceği de ortak bir barış denizi olmalıdır.

Atatürk’ün, Tahsin Mayatepek’i Meksika’ya göndererek Maya dili ile Türkçe arasındaki benzerlikleri araştırması; bu çalışmalarda Wells’in göç yolları ve medeniyetin yayılımına ilişkin haritalarından yararlanması, bu evrensel bakışın somut örnekleridir. Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nun kuruluşu ise Türkiye’nin bu tarihsel yarışta açıkça eğitim ve bilim tarafında yer aldığının kurumsal ifadesidir.

Bugün bir sosyal medya gönderisinin saniyeler içinde dünyayı dolaştığı bu hızlı (dijital) çağ, Wells’in “Dünya Beyni” ve Atatürk’ün “muasır medeniyet” hedeflerinin teknolojik bir yansımasıdır. İnternet, insanlığa evrensel bir bilgi havuzu sunarken; aynı zamanda bilgiye sahip olanlarla onu yalnızca tüketenler arasındaki uçurumu da derinleştirmiştir. Akıl ve bilim rehberliğinden uzaklaşan birey, bu geniş dijital evrende özgürlüğünü kaybetme riskiyle karşı karşıyadır.

Gerek Wells’in düşüncesinde gerekse Atatürk’ün dehasında şekillenen yeni dünya düzeni, askeri ya da ekonomik bir tahakkümden ziyade zihinsel bir birleşme projesidir. Tarih göstermiştir ki; silahla kurulan düzenler yıkılmaya mahkûmdur, ancak bilgi ve vicdan üzerine inşa edilen medeniyetler kalıcıdır.

Sonuç olarak Atatürk’ün, ileri görüşlülüğüyle efsaneleşen “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi, bugün dünya milletleri üzerinde etkisini hâlâ derinden hissettirmektedir. Ancak bu evrensel barış vizyonu, Türk milletinin karakterini ve kaderini belirleyen temel bir iradeden bağımsız değildir.

Türk harbinin parolası olan “Ya İstiklal Ya Ölüm”, yalnızca bir savaş sloganı değil; bir milletin var olma kararlılığının ifadesidir. Aynı kararlılık, Atatürk’ün emir niteliği taşıyan şu sözünde somutlaşır:
“Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

Bu söz, bir üstünlük iddiası değil; sorumluluk yükleyen bir bilinç çağrısıdır. Atatürk’ün işaret ettiği kudret, biyolojik bir ayrıcalıkta değil; tarih bilincinde, akılda ve vicdanda kök salan ulusal özgüvendir. Onun mirası, yalnızca geçmişi yücelten bir hatıra değil; ancak uyanık zihinlere tutulan kalıcı bir ışıktır.

Dünyalı ol, ama kendin kal.
Bilimin ışığından ayrılma, ama vicdanını kaybetme.

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI